24 Eylül 2009 Perşembe

Adaptasyon Molası

Bu kez ihtiyaçtan değil adaptasyon süreci sebebiyle kısa bir süreliğine mola veriyoruz. Yeni işe ve işyerine alışana kadar, otobüslerle derdimizi halledip işleri yoluna koyana kadar bana müsaade.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Alın verin ekonomiye can verin


Türkiye Reklam Konseyi’nin “alın verin ekonomiye can verin” kampanyası 15 Eylül’e kadar devam edecekmiş. Simit alırsak yaşam standardımızın yükseleceğini vaad eden reklamları izleme seremonisi bugün son buluyor.

Ne diyor bu reklamlar?
www.ekonomiyecanverin.com adresinde ana sayfanın altında bir animasyon var. Küçük bir çocuk para verip balon alıyor, baloncu çocuktan aldığı parayla gidip fırıncıdan ekmek alıyor. Fırıncı da çiftçiye para verip buğday alıyor. Sonra hep beraber horon tepmeye başlıyorlar. Doktor, memur, ev hanımı, işçi derken herkes bir araya gelip horon tepmeye başlıyor. Hepimiz sonunda nasıl mutlu olduk? Küçük bir çocuk balon aldı ve piyasada sular akmaya başladı.
İlk baktığımızda etkileyici, güzel, hoş, sıcak bir reklam kampanyası görüyoruz. Mal mübadelesi ile hayatınızı idame ettirmiyorsanız günümüzün ekonomi anlayışında ancak para harcayarak para kazanabilirsiniz. Reklam kampanyasının doğrultusu bu açıdan doğru. Ancak gelin krize bir de başka bir açıdan bakalım. Herkesin hayatında birebir yaşadığı ama üzerinde durmaktansa hep başkalarını suçladığı bu açıdan bakmaya çalışalım.

Yazıya devam etmeden önce ekonomist olmadığımı ve gördüklerime dayalı fikrimi belirttiğimi bilmenizi isterim. Farklı fikirlere, hata düzeltmelere ve eleştiriye açık bir yazıdır.

Kriz Nedir?
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre kriz, ekonomideki anlamıyla “çöküntü” demek. “İktisadi Kriz”in anlamı ise “Bunalım” olarak verilmiş. Ekonomik “bunalım” ya da finansal “bunalım” nasıl olur? Yine ekonomistlerin çok iyi bileceği gibi ekonomik krizin çok farklı dinamikleri vardır. Ancak her şeyi en ilkel haliyle alıp kullanan bir ülke olarak ekonomik krizi de en ilkel, en basit haliyle yaşıyoruz. Türkiye’de ekonomik kriz demek, piyasalarda nakit sıkıntısı demek. Yaşadığımız son krizi ele alalım. Gerçekten piyasalarda nakit sıkıntısı var mı? Evet, var. Peki, bu sıkıntı nereden kaynaklanıyor? Piyasada para yok mu? İş yok mu? Pazar yok mu? Bu sorulara cevap ne yazık ki net: Bunların hiçbirinin yokluğunu çekmiyoruz. Tabi ki özellikle yurt dışına çalışan firmalar, tekstil sektörü ya da ekonomik kriz karşısında dayanma gücü düşük olan bazı sektörler ve firmalar ilk yıkılanlar arasına girdiler. Ancak global ekonomik krizin patlak verdiği ilk günden bugüne değin etrafımdaki işveren veya çalışan kime “Nasıl, ekonomik kriz vurdu mu sizi? İşler nasıl?” diye sorsam bir kişinin bile “İşler kötü, iş yok” dediğine şahit olmadım. Ama ekonomik kriz onları, herkesi vurdu. “Çünkü alacaklarımızı tahsil edemiyoruz.”

Büyük bir firmayı göz önüne alalım. Büyük bir firma için bu sayı daha fazla olur ama her ay düzenli olarak 10 orta ölçekli firmadan mal alımı yaptığını düşünelim. Ekonomik kriz ya da kriz risk ortamında müşterilerinin şüpheci yaklaşımı ile bu büyük firmaya ödemelerini geciktirdiğini hatta bazılarının yapmadığını varsayalım. Büyük firma da “Ben alacaklarımı tahsil edemiyorsam, vereceklerimi de ödemem” diyerek alım yaptığı 10 firmaya ödemelerini yapmıyor olsun. Bu 10 küçük firma da kendi alımlarını yaptığı daha küçük 5’er firmaya ödemelerini durdursun. Ve daha küçük firmalar da kendi ödemelerini durdursun. Bu iş, kırtasiyeciden ataç alımına kadar zincirleme devam etsin. Ancak bütün bu süreç içerisinde mal/hizmet akışı devam ediyor. Yani iş var; ama para yok. İşte güvenli bulmadıkları ortamda paralarını kasalarında saklayan firmalar sayesinde ekonomik kriz riski bile kriz haline gelebiliyor. Çünkü herkes sözleşmişçesine piyasadan parasını çekerse, nakit akışı durursa, sıcak para akışı kesilirse o krizin gelmeyeceği varsa da gelir, devirir, geçer. İşte, iş var ama para yok yakınmalarının sebebi bundan. Nasıl iş olur da para olmaz lan? Para yoksa iş de olmaz. Kapatır gidersin dükkanı ama maşallah fazla mesailer, reklamlar, promosyonlar havada uçuşuyor. İşi dolaştırıp parayı dolaştırmayınca da dayanma gücü düşük olanlardan başlayarak listenin yukarısına doğru çöküş başlıyor.

Peki, piyasayı ne ayakta tutuyor azizim? Vatandaşın, son kullanıcının cebindeki para. Hükümetin ekonomik kriz için çözümlerine bakın. Hepsi vatandaş daha fazla alışveriş yapsın diye yapılıyor. ÖTV indirimleri falan hepsi son kullanıcıya hitap ediyor. Elinde parayı tutan, yastığının altına saklayan, bir yandan tüketirken bir yandan da kesenin ağzını açması gerektiğini unutanlara yönelmek gerekirken yukarıda bahsettiğim kampanyada olduğu gibi emeklinin, işçinin, çalışanın cebindeki parayı piyasaya sokma çabaları ile ekonomik krizden çıkılmaya çalışıyor. Ulan, vatandaşın cebinde ne kadar var ki, ne kadarı nakit olarak dolaşınca piyasayı hareketlendirecek? Daha önemlisi, bu ülkenin insanının ne kadar lüksü vardı ki ekonomik kriz gelince onu terk edecek? Ekonomik krizler geldi geçti, vatandaşın cebine giren parada bir değişiklik oldu mu? Parasını her gece dışarılara çıkıp eğlenerek, akşam yemeklerini hep dışarılarda yiyerek mi harcıyordu da ekonomik kriz çıkınca bu zevklerinden vazgeçti? Bundan önce de millet ay sonuna kredi kartı borcuyla giriyordu, bugün de ay sonuna kredi kartı hatta kredi borcu ile giriyor. Yarın da aynısı olacak. O yüzden hiç kaygılanmayın siz, vatandaş cebinde olmayan parayı bile harcıyor hayatta kalmak için.

Önce yastık altına sakladıkları paralarla aldıkları hizmetin karşılığını ödemeyenlerin kaygıları giderilsin özel çözümlerle. Sonra o paralar yastık altından çıkıp piyasalarda dolaşmaya başlasın. Milletin cebine de para girsin ki onlar da gidip sakız alsın, simit yesin, balon uçursun.

Al-ver ekonomisi bu şekerim. Tek taraflı yürümüyor. Fedakarlık gerek.

Özgün İçerik Kodu: 55F0B8181BB85957814CA6EC51AF196DB16B5A64

13 Eylül 2009 Pazar

Bana iyi bak general!

Bugün hiç yapmadığım bir şey yapacağım. Bir köşe yazarının yazısının tamamını burada yayınlayacağım. Link vermekle yetinmeyeceğim.

Yazı, Ece Temelkuran'ın Milliyet Gazetesi'ndeki köşesinde yayınlanan "Bana iyi bak general!" başlıklı yazısı. Ece Temelkuran bu yazıyı, Ethem Dinçer'in 06.09.2009 tarihinde Radikal 2'de "Mezarsız Veysel Güney'den darbecilere sorular" başlıklı yazısının devamı olarak yazmış.

Ece Temelkuran ile ilgili fikirlerimi açıklamak istemiyorum şu an, ama kendisinin yer yer haklı olmakla birlikte taraflı davrandığını ve bazen taraf tutmaktan gözü karardığında kendisiyle çeliştiğini düşünüyorum. Ancak bu yazıya burada tüm bunlardan bağımsız olarak yer vermek istiyorum. Ethem Dinçer'in yazısı da çok anlamlı hatta belki daha anlamlı ancak Ece Temelkuran'ın yazısı çok içten ve etkileyici. İşte bu yüzden bu yazının geri kalanını 12 Eylül darbesinin 29. yılında içinden geçenleri böylesine güzel ifade edebilen bu yazıya ve yazara bırakıyorum.

---------------------------------------------------------------------------------

Bana iyi bak general!

12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.

Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi'nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak'ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren'in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam’
Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

Bana iyi bak general, 13,09,2009, Milliyet Gazetesi

8 Eylül 2009 Salı

Çocuğundan nefret eden anne


Motordan indikten sonra otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Gözüne kestirdiği en boş otobüse atladı. Otobüsün gidiş yönüne paralel koltuklardan birine oturdu. Ters bile gidebilirdi ama yan gitmekten hiç hoşlanmazdı. Otobüs hareket ettikten sonraki ilk durakta otobüse genç bir anne ve iki kızı bindi. Anne ve küçük kızı yan koltuklardan birine oturdu. Elinde canlı bir gül taşıyan büyük kızı da hemen annesiyle kardeşinin yanındaki, otobüsün ilerleyiş yönüne paralel yerleştirilmiş koltuğa oturdu. Küçük kız 3-4 yaşında, büyük kız da 7-8 yaşında olmalıydı. Otobüs tekrar harekete geçti. Anne kucağındaki küçük kızıyla oynuyor, onunla şakalaşıyordu. Büyük kız ise ara sıra onlara göz atıyor ama çoğunlukla camdan dışarıyı seyrediyordu. Aradan çok geçmeden annesi dönüp büyük kızına bir şeyler söyledi. Kaşları çatılmıştı. Büyük kızın cevabı karşısında yüzüne çileden çıkmış bir kadının ifadesi yerleşti. “Bak” dedi duraklayarak. “ Beni deli etme. Oturmasaydın o zaman.” Dişlerini sıkmış, kızgınlığını belli eden gözlerini iri iri açmıştı. Annenin söylediklerinin hepsini duyamıyordu. “Hep böyle yapıyorsun” dedi sesini yükselterek. Annenin kucağındaki küçük kız ağlamaya başladı. “Ne oldu kızım” dedi anne, küçük kızına dönerek. Gözlerindeki öfke yerini sevgiye bırakmıştı. “Ya, ablama bağırma anne” dedi küçük kız ağlamaklı. “Tamam kızım, bağırmıyorum” dedi annesi küçük kızın yanağını okşarken. Ve tekrar küçük kızla ilgilenmeye başladı. Büyük kız ise hiç cevap vermeden camdan dışarıyı seyrediyordu. Elindeki gülün sapını sıkı sıkı kavramış elleri daha da gerilmişti.

Genç anne ve kızlarının oturduğu koltuklar, oturduğu yere uzak değildi. Biraz bağırsa sesini duyurabilirdi. “Pardon bakar mısınız hanım efendi?” dedi onlara doğru dönerek. “Bana mı dediniz?” diye cevapladı onu kadın. “Evet, bir şey sormak istiyorum da. Şurada oturan çocuk da sizin çocuğunuz mu?” diye sordu parmağıyla büyük kızı işaret ederek. “Evet, ne olmuş?” dedi kadın. Kaşları havaya kalkmıştı. Şimdi otobüste bulunan az sayıda kişi de gözlerini onlara çevirmişti. “Madem sizin çocuğunuz hanımefendi, kucağınızdaki çocuğun bile gösterebildiği merhameti ona niye göstermiyorsunuz? Küçük kızınızı çok seviyorsunuz ama büyük kızınız ağzını açar açmaz bağırmaya başlıyorsunuz.” Otobüsteki herkes gibi kadın da kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı. Şaşkınlığı üzerinden atar atmaz kaşlarını çattı ve cevapladı: “Sanane be kadın! Benim çocuğum değil mi, istediğim gibi davranırım. Sana mı soracağım. Manyak mısın nesin be. Gelip bana hesap soruyorsun” Herkes gözlerini “o”na çevirmişti. Şimdi elleri titremeye başlamıştı. Yerinden kalkıp kadına doğru yürüdü. “Evet, beni ilgilendirir” dedi. “İlgilendirmez” diye bağırdı kadın. “Benim çocuğum o, ben çocuğumu severim de döverim de. Kime ne?” Kucağındaki çocuğu yanındaki koltuğa bırakmış, ayağa kalkmaya hazırlanıyordu. “Sevmiyorsun onu” diye mırıldandı. “Gördüm!” Kadın, tam ayağa kalkmak üzereydi ki titreyen ellerini kadının boynuna doladı. Ellerinin arasında kadının genç boynunu hissedebiliyordu. Ellerini gittikçe daha fazla sıkmaya başladı. Kadının gözleri iri iri açılmıştı. Boğazından acayip sesler geliyordu. Annenin boğazına sarılan ellerini daha fazla sıkarken bağırdı. “Gördüm seni! Nefret vardı gözlerinde. Orospu! Bu çocuktan nefret ediyorsun!” Kadının artık sesi kesilmişti. Debeleniyor, “o”nun ayaklarına küçük tekmeler atıyordu. Genç kadının yüzünün rengi değişmeye başlamıştı. Elleri ile nefes almasını engellediği bedenin gücünün azaldığını hissetmesine rağmen kendini durduramıyordu. “Ne biçim annesin sen? İnsan çocuğundan nasıl nefret eder?” diye haykırdı. Genç kadının çırpınmayı bıraktığını görünce, ellerini yavaş yavaş gevşetmeye başladı. Ellerini kadının üzerinden tamamen çektiğinde otobüsün hareketi ile genç kadının cesedi sağa doğru hafifçe eğildi. Kadının yüzüne baktı. Yerinden fırlayacakmış gibi açılmış gözlerinde korku vardı.

“Kızım, iyi misin?”
Otobüste oturduğu koltuğun başında dikilen kadının omzuna dokunması ile irkildi. Titreyen ellerine bakıyordu. “Ben bu ellerle o orospuyu öldürdüm” dedi içinden. “Bu ellerle geberttim onu.” Yüzünde şaşkın bir ifade ile başını kaldırıp kadına baktı. “İyiyim teyze, sağol” dedi. Elleri hala titriyordu.

Başını yana çevirdi. Genç kadın, kucağındaki küçük kızıyla oyun oynuyordu. Büyük kız, elinde sıkı sıkı tuttuğu gül ile camdan dışarıyı seyrediyordu. “O” ise hala iki yana açtığı titreyen ellerine bakıyordu.
Az önce çocuğundan nefret eden o anneyi boğarak öldüren kendi ellerine.
İçinde pişmanlık yoktu.

Büşra AKDOĞAN

Özgün İçerik Kodu: 314956B6CE3BAB61A11B859D8576E740355E06E9

7 Eylül 2009 Pazartesi

İlk bilim kurgu hikayem

Ortaokuldayken yazdığım bir hikaye vardı. Dersanedeki hocama gösterdiğimde biraz saçma oldu demiştim ama aslında o bir bilim kurgu hikayesiymiş. Yeni yeni fark ediyorum. Elden geçirilse fena olmayabilir.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Sarı sayfalı defter

Masamın üzerinde çeşitli kitap, dergi, defter ve kağıtlardan oluşan bir yığın var. Taşınırken sağdan soldan çıkanları bir çantanın içine tıkmıştım. Yerleşmem biraz uzun sürdüğünden ancak bu karmaşık yığına sıra gelmişti. İşten ayrılınca vefat eden teyzemin fotoğraflarını taratırken yığını da bir elden geçireyim dedim. Yığının içerisinde sarı sayfalı bir defter elime geçti. İçinde 15 - 20 sayfa ya var ya yoktu. 2 ya da 3 sene önce kim bilir neye heves edip bir kaligrafi kalemi almıştım. Hatta kalemi ilk aldığımda 3 ayda 5 sayfasını ancak yazdığım hikayeye kaligrafi kalemi ile yarım günde 5 sayfa daha eklemiştim. (Evet, kaligrafi kalemi ile hikaye yazan o kişi ben oluyorum.) Kalemin kerameti demiştim ama alakası yoktu tabi. Sonra kalem mürekkep kaçırmaya başlayınca parmaklarım sürekli mürekkebe boyandığından kalemden soğumuştum. İşte bu sarı sayfalı deftere de çoğunluğu o kaligrafi kalemiyle olmak üzere bir şeyler karalamışım. Lakin hafızamı ne kadar yoklarsam yoklayayım, bu yazıları ne zaman yazdığımı neden yazdığımı hatırlayamadım. İnsan hafızası çok acayip azizim. Üzerinden en fazla 3 yıl geçmesine rağmen neredeyse defterimi tanımayacaktım. Neyse ki yazı hala benim yazım.

Sayfalar bitip yazacak yer kalmayınca defterin kapağının arkasını kullanmışım sanırım.


Bu sayfayı yazarken neler olduğunu hatırlıyorum. Sayfadakileri yazdığımı/çizdiğimi hatırlamıyorum da yazılanı hatırlıyorum. Geçen yıl ben iş ararken kuzenim de iş arıyordu. Bana iş bulmaya çalışan aracı firma da kuzenim için dış ticaret asistanlığı gibi bir görevi düşündüğünü söylemişti. Sanırım onu not almışım. Resimde görülen samsung benim eski telefonum olup yanındaki neredeyse telefon kapağının yarısı kadar olan kapak da kaligrafi kalemimin kapağıdır. Güzel resim çizemem zahir.



Bunları neden çiziktirmişim, hiçbir fikrim yok. Hiçbir şey anımsatmadı bana.


Cry Freedom diye bir kitap vardı, hala kütüphanemde durur. Zenci bir adamın Afrika'da (yani kendi ülkesinde) verdiği var olma savaşını ve iç savaşa karşı yürüttüğü mücadeleyi anlatıyordu. O kitabı tekrar okumuştum. Masamın üzerinde o kitap, yanında tabi ki kaligrafi kalemim. Nescafe bardağım. Nescafe bardağımın üzerini sonradan çizmişim.

Bu sayfada herhalde listening egzersizi yapmışım. Dizi izliyor olabilirim. Duyduğum kelimeyi yazmışım.


Listenin egzersizlerine devam.

Bu sayfada sansürlemem gereken bir şeyler yazmışım. Sanırım bunlar da bir şeyler izlerken aldığım notlar.

Değişik çizim çalışmalarım. Numune enjektör ile neyi kasetmişim acaba?


Kaligrafi kalemi ile oluşturduğum saçma bir desen!


İşte bunu hatırladım. En azından bir kısmını. İlk başta hatırlayamamıştım ama üzerinde biraz düşününce çıkardım. Simon enişte, Şevval Sam ile Feridun Düzağaç'ın başrollerini oynadığı Derman dizisinde geçiyordu. Bunu da o zaman not almışım.

Tekrar ediyorum, insan hafızası çok acayip. Bilinç dışı/ İstem dışı hareketlerle yazmışım bir şeyler deftere. Çoğunu hatırlamıyorum bile. Her yazdığımı unutmam tabi. Ama bunları unutmuşum.
Yüzleri unutmada da çok hızlı zihnimiz. Çok sık gördüğünüz biri bile olsa zamanla aklınıza getirdiğinizde zihninize düşen yüz gittikçe silikleşir. Üstelik bu, o kadar kısa zamanda olur ki çok fena şaşırtır insanı. Neyse ki fotoğraf diye bir şey var. Zihnim ne kadar silmeye, yok etmeye, belirsizleştirmeye çalışsa da saklayabiliyorum teyzemin yüzünü hala aklımda.

4 Eylül 2009 Cuma

İdealist öğretmen

Mehmet, güneşli bir pazar sabahına uyandı. Mutfaktan kahvaltıyı hazırlayan annesinin sesi geliyordu. Neşesi yerindeydi. Sevdiği bir şarkıyı mırıldanıyordu.
Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin. Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin.

Elini yüzünü yıkayıp salona geçti. Babası salonda gazete okuyordu. Kardeşi de babasının gazete okumasından faydalanarak play station’ı televizyona bağlamış, oyun oynuyordu. Babasına ve kardeşine günaydın dedikten sonra mutfağa annesinin yanına geçti. Annesi kahvaltı için yöresel bir yemek hazırlıyordu. “Daha uzun sürer mi anne?” diye sordu. “Daha var oğlum, sen git gazete oku” dedi annesi.
Babası yılların alışkanlığı ile yalnızca iki gazeteyi okurdu. Milliyet ve Sabah. Milliyet cumartesi günleri, Sabah ise pazar günleri alınırdı. Evdeki tek gazete de şu an hala babasının elinde olduğundan Mehmet odasına yöneldi. Bilgisayarını açıp takip ettiği gazetelerin internet sayfalarını açtı. Manşetlere göz gezdirdikten sonra yazılarını beğendiği birkaç köşe yazarının yazısını okudu. Sonra sırası ile diğer köşe yazarlarını okumaya başladı. Bir süre sonra annesinin içeriden kahvaltıya çağıran sesini duydu. Ailece güzel bir pazar kahvaltısı yaparken işten güçten, memleket meselelerinden bahsettiler. Birkaç espiri, biraz takılma ve alayla kahvaltılarını tamamladılar. Mehmet, kardeşi ve annesi masayı birlikte topladılar. Annesi bulaşıkları yıkamak için mutfağa girdi, kardeşi yine oyuna döndü. Mehmet de salondaki koltuklardan birine yerleşti. Babası hala gazeteyi okuduğundan Mehmet, gazetenin eklerini kurcalamaya başladı. Sabah Pazar’da karar kıldı. Gazeteyi biraz inceleyip bazı yazıları okuduktan sonra Gülse Birsel’in yazısı gözüne çarptı. Gülse, yazısında kısa yoldan para kazanmaya çalışan gençleri eleştiriyor, medya dünyasında çok kazananların az sayıda olduğunu, gençlerin kendilerine uygun bir meslek seçmeleri ve o mesleği en iyi şekilde yapmaları gerektiğini, ne yaparlarsa yapsınlar işlerini en iyi şekilde yaparlarsa para kazanabilecekleri söylüyordu.
“O köşe yazdığını gördüğünüz insanların (neredeyse) hepsi, yetenekli olmalarına rağmen, en az 10 yıl muhabirlik, editörlük, şudur budurluk yaptıktan sonra o köşeleri elde ettiler. Ve bu 10 yılın ilk iki üç yılı, şahsi tecrübelerime dayanarak söylüyorum, para almadan, mesai saati olmadan, ne iş olsa yapmak ve terlemekle geçti! “ *

Gülse Birsel Mehmet’in bildiği kadarıyla başarı merdivenlerini çok hızlı tırmanmış biriydi. Tamam, çok çalışmış olabilirdi ama geçen yılın en çok kazanan televizyoncusu olarak aylık geliri belki de elli yaşındaki başköşe yazarlarından daha fazlaydı. Mehmet yazının tamamını okuduktan sonra kendi hayatını düşündü. Otuz yaşındaydı. Yani Gülse Birsel’den sekiz yaş küçüktü. Sekiz yıldır matematik öğretmeniydi. Yirmi iki yaşında üniversiteden mezun olduğunda idealist bir öğretmen adayı olarak devlet okullarında çalışmak istiyordu. Zaten üniversite sınavlarından sonra öğretmenliği seçmesi de olaylı olmuştu. Babası devlet bankasında çalışan bir memurdu. Annesinin babasından kalma evinin kirası olmasa belki üniversiteyi bile okuyamazdı. Babasını örnek gösteren bütün akrabaları, arkadaşları Mehmet’e daha çok para kazandıracak bir mesleği seçmesi için baskı yapsalar da Mehmet ideallerinden vazgeçmemiş ve öğretmen olmak için kararlı davranmıştı. En çok matematiğe eğilimi olduğu için de matematik öğretmenliğini seçmişti. Mezun olur olmaz ilk sene ataması çıkmayınca etrafındaki meraklı gözler dört yıl sonra yeniden Mehmet’e çevrilmişti. “Hak ettin sen bunu” dercesine. Mehmet atama beklediği ilk yılda sağda solda ufak tefek işlerde çalışmış bir yandan da hem deneyim edinmek hem de topluma faydalı olabilmek için fakir semtlerde çocuklara ders verilmesini sağlayan bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü öğretmen olarak görev almaya başlamıştı. İkinci yıl ülkenin en doğusu bile olsa atamasının yapılacağından emindi Mehmet. Ancak ikinci yıl da ataması yapılmadığında yirmi dört yaşında işsiz bir erkek olduğu için üzeri kapalı baskı gördüğünden fikirlerine çok zıt olmasına rağmen birkaç özel dershaneye başvuru yaptı. Ancak devletten atama bile alamamış ve bir yılını boş geçirmiş bir öğretmen adayı olarak dershanelerde çalışmak için deneyimsiz bulundu. Küçük dershaneler de askerliğini bahane ederek Mehmet’i işe almadı. İkinci senesinde kısa dönem askerlik yapacağı belli oldu ve Mehmet vatani görevini tamamlamak için Ankara’ya gitti. Askerden döndüğünde artık yirmi beş yaşındaydı ve hiç deneyimi yoktu. Üçüncü senesinde de atama beklerken yine ufak tefek işlerde çalışıyordu. Bir gün bir arkadaşı Mehmet’e geçici süreliğine de olsa taksicilik yapmasını, en azından bekleme süresinde biraz para kazanabileceğini söyledi. Yapacak bir şeyi olmadığından Mehmet bu durumu çaresizce kabullendi. Bu arada kız arkadaşı Güler de iki yıl atama bekledikten sonra beklemekten vazgeçmiş, İngilizce öğretmeni olarak daha şanslı olduğundan özel bir şirketin satış bölümüne girmişti.

Mehmet’in düşüncelerini annesinin sesi böldü. Bir tepsiyle çay getirmiş, tepsiyi masanın üzerine bırakmıştı. Mehmet çayını alıp balkona çıktı. Balkonun sokağı görebileceği en güzel yerine oturup bir sigara yaktı. Mezuniyetlerinden üç yıl sonra kız arkadaşının düzenli bir işi ve maaşı varken, o hala atama bekliyor, beklerken de taksicilik yapıyordu. Dördüncü yılda Mehmet’in ataması nihayet gerçekleşti. Bu kez şanslıydı çünkü çalışacağı okul İstanbul’daydı. Her ne kadar çalışacağı okul, oturduğu semte çok uzaksa da evini taşımak zorunda kalmadığı için şanslı sayılırdı. Her sabah 07:00’de evden çıkıyor ve okula gidiyordu. Ama bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Bir işi vardı. Okulunu, mesleğini, öğrencilerini seviyordu.
Okulda ilk yılında Mehmet öğrenciler tarafından çok sevilen bir öğretmen haline geldi. Okulun en yaramaz ve tembel çocuklarına bile matematiği sevdirmeyi başarabildi. İdeallerinden ödün vermeden devam ettiği öğretmenlik yaşamında bütün çocuklara aynı ilgiyle yaklaşıyor, elinden geldiğince onlara yardımcı olmak için çaba sarf ediyordu. Fakat artık yaşı ilerlemişti. Ailesi evlenmesi için baskı yapıyordu. Kız arkadaşı da yıllardır Mehmet’in artık bir şeyler yapmasını, evlilik için adım atmasını bekliyordu. Mehmet de evlenmeyi çok istiyordu ama aldığı bu maaşla nasıl evlenecekti ki? İkisinin maaşının toplamından kirayı düşünce ancak geçinecekleri kadar para kalıyordu geriye. Mehmet’in eşya almak için birikmiş parası yoktu. Düğün masrafları da işin cabasıydı. Bu şartlar altında ilk adımı atmak çok zorlaşıyordu. Derdini açtığı bir meslektaşı ona, diğerleri gibi özel ders vermesini önerdi. Devlet okulunda çalıştığı için özel dershanelerde çalışamazdı. Prensip olarak dershanelere bile karşıyken özel ders fikrine nasıl sıcak bakabilirdi? Mehmet, bu fikrinde de ancak bir yıl ısrarlı olabildi. Bir yıl sonra özel ders vermeye karar verdiğinde iki öğrencisi çoktan hazırdı. Yine prensip olarak çalıştığı okulda okuyan öğrencilere özel ders vermiyordu. Çok sevilen bir öğretmen olmasına ve işini çok iyi yapmasına rağmen çevresindeki öğrenciler hep fakir ailelerin çocukları olduğundan bu işten de fazla gelir elde edemiyordu. Yine de bu özel dersler, ona evlilik hazırlıklarına başlaması için yeterli gücü sağlamıştı.

Meslek hayatının sekizinci yılında çok akıllı, çok çalışkan olmasına ve işini çok iyi yapıyor olmasına rağmen ideallerini bir bir hayatından çıkarmak ve bugün hayır dediklerine yarın evet demek zorunda kalan bir öğretmen olarak Mehmet, güneşli bir pazar sabahında balkonda oturmuş sekiz yılda nelerden vazgeçtiğini düşünüyordu. Ah Gülse ah, işini iyi yapmak yeter mi zannediyorsun, diye geçirdi içinden. Mutfaktan kendine bir bardak çay doldurup tekrar balkona çıktı. Elindeki parayı ve borçlarını gözden geçirdi. Güler, önceki gün uzun süredir sinemaya gitmediklerini söylemiş; paraları olursa bu pazar sinemaya gitmeyi önermişti. Mehmet telefonunu cebinden çıkarıp sevgilisine mesaj yazmaya başladı.

Hayatım. Bugün yine sinemaya gidemeyeceğiz, özür dilerim. Taksitler var biliyorsun. İnşallah önümüzdeki ay gideriz. Akşamüstü bizim kafede oturur birer çay içeriz. Seni ararım. Seni seviyorum.

Bardaktan son bir yudum alıp ayağa kalktı. Odasına, öğrencilerin sınav kağıtlarını okumaya gitti. İçinden “Ah, Gülse ah. İşini iyi yapmak yeter mi sanıyorsun” diye geçirirken içeriden temizlik yapan annesinin sesi geliyordu.

Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin. Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin.



*Kayıp gençlik nasıl bulunur?!, Gülse Birsel, 30.08.2009, Sabah Gazetesi
Özgün İçerik Kodu: C7455EB739E7688515E966EAF189C7ACFCFF4391

3 Eylül 2009 Perşembe

Balkondaki kadın Leyla

Leyla, İstanbul’un ortalama mahallelerinden birinde ikamet eden tekdüze hayata sahip bir kadındır. Kocası Serdar Leyla'dan birkaç yaş büyük, kel, asker emeklisi bir adamdır. Bütün gün evde ya da apartmanın kapısında oturup apartmandaki diğer erken emeklilerle vakit öldürmektedir. Leyla ile Serdar’ın biri yirmi iki yaşında üniversite öğrencisi diğeri on yaşında iki oğlu vardır. Oğlanlardan büyüğü şehir dışında bir üniversitede okuduğu için yılın büyük bölümünde evde değildir. On yaşındaki sevimsiz, yaramaz diğer çocuk ise bütün gün sokaklarda top peşinde, “kirlenmek güzeldir” prensibi ile hayatına devam etmektedir. Leyla’nın kel kocası, sevimsiz oğlu ve varlığı yokluğundan küçük olan büyük oğlu ile mutlu bir hayatı var gibi görünmektedir. Leyla da kendini mutlu sanmaktadır zaten. Hayattaki tek eğlenceleri akşamları balkonda yemek yemek olan bir aile ile Leyla, gerçekten de ülke ortalamasının üzerinde bir hayata sahiptir. Çünkü hayatları durağandır. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini süsleyen haberlere konu olacak hiçbir olay başlarına gelmediği için Leyla ve ailesi mutlu sayılırlar.

Sahip olamadıkları için kendisini bastırmasından mıdır bilinmez Leyla’nın tavırlarına ilk bakışta sezilebilen bir kendini beğenmişlik hakimdir. Eş-dost toplantılarında, arkadaş muhabbetlerinde, tartışmalarda, atışmalarda Leyla hep kendini yukarıda görendir. Çünkü Leyla yaşına göre genç görünen ve kendini güzel bulan bir kadındır. Leyla diğer kadınlardan üstündür çünkü Leyla yaşını göstermemektedir. Leyla üst komşusu Necla’dan üstündür çünkü Necla, Leyla’nın iki katı kadardır. Leyla aynı apartmanda en alt katta oturan kuzeni Zehra’dan da üstündür çünkü Zehra yuvarlanarak yürümektedir. Leyla alt komşusu Hayriye Teyze’den üstündür çünkü Hayriye Teyze’nin başında tülbent varken Leyla’nın hafif dalgalı, uzun ve boyalı saçları rüzgarda özgürce dalgalanmaktadır. Leyla tanıdığı diğer bütün kadınlardan üstündür çünkü kocası onlarınkinden daha zengindir. Leyla diğer bütün kadınlardan üstündür çünkü bütün gün hiçbir şey yapmayarak hayatın tadını çıkaran bir aileye sahiptir. Leyla akşam yemeklerinde masanın yıldızıdır. Leyla popülerdir. Bütün arkadaşlarının kocaları Leyla’ya hayrandır. İşveli konuşması sebebiyle Leyla ağzını her açtığında masadaki tüm erkekler onun ağzından dökülecek kelimeleri dinlemeye hazırdır. Hareketleri, saçlarını savuruşu, kahkahaları, cilveli sesi ve konuşması ile Leyla çok popülerdir. Bütün gün evde oturup hiçbir işe yaramayan bir aileye sahip olsa da, Leyla kendini çok kıymetli ve önemli hissetmektedir.

Oysa ki aylardır karşı balkondan görünen, günde üç kere kocasına ve oğluna yemek hazırlayan bir kadından başka bir şey değildir. Gerisi Leyla’nın hayal gücünden ibarettir.

Özgün İçerik Kodu: D597F2083AAD9D51EA4B5FDB11C28C436058DF2A