30 Ağustos 2009 Pazar

Saba Tümer'e açık mektup


Sevgili Saba,

Sana sevgili dediğime bakma, aslında benim için hiç de sevgili bir insan değilsin. Adettendir diye yazıyorum işte.

Sabacığım, bu mektubu sana neden yazdığımı merak ediyorsundur. Merakını gidereyim. Geçen gün iki ayrı gazetedeki röportajlarını okudum ve artık karar verdim ki seninle ilgili bir şeyler yazmalıyım. Çünkü sen Saba, bu hayatta hiç başıma gelmemiş bir şeyi yaşatıyorsun bana. Okumaya devam edersen onun da ne olduğunu öğreneceksin. Mektubumu okurken sık sık şuh kahkahalar atmayı ihmal etme Saba, yoksa üzülürüm.

Saba, ben televizyon izlemeyi uzun süre önce bırakmış biriyim. Seni bugüne değin bir kez bile televizyon ekranından görmüş değilim. İsmin böyle bir yerlerden tanıdık geliyordu ama işin, gücün, yüzün hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ayrıca neden bilmiyorum ama, ben seni hep erkek sanırdım. Sonra bir gün yine internetten gazete okurken seninle ilgili bir haber gördüm sayfanın aşağısına doğru bakınca. Haberin küçük resminde sarışın bir kadın görünce “Aaa, Saba Tümer erkek değil miydi ya” diyerek habere tıkladım. Gazetelerde seninle ilgili her haber okuduğumda Saba, hakkındaki ilk haberi okuduğum o güne lanet ediyorum. Çünkü ondan sonra seninle ilgili yapılan haberlerin ardı arkası kesilmedi. Artık her gazete sayfasını açtığımda en az iki günde bir seninle ilgili bir haber okuyacağımın bilinciyle korkarak açıyorum. Kimi zaman programından bir kesit içeren videolarla tanıdım seni, kimi zaman kadın erkek ilişkilerine dair fikirlerinle bizi aydınlattığın haberlerde gördüm seni. Bazen röportajların, bazen fotoğrafların. Yüzünü gördüğüm hiçbir haberi es geçmedim Saba.

Bizim ailede bir özellik vardır. Babamla ben mesela, fikirlerimizin hiç uyuşmadığı insanların köşe yazılarını okumaya bayılırız. Bazı köşe yazarları var, ismini vermek istemiyorum ama versem de fark etmez çünkü zaten muhtemelen sen onları programına çağırmadıysan haklarında en ufak bir fikrin bile yoktur, işte onların yazdıkları her cümleden saçmalık aksa da ben onları okurum. Hoşuma gider çünkü, zıtlıkları severim. Seninle de ilgili böyle olacak sandım Saba. Tabi sen köşe yazarı değilsin. Gazetelerde haberlerini gördüğümüz ünlü tayfasından hiç hoşlanmadığım insanlar oluyor tabi ki. Ama sonuçta herkes kendi halinde yaşayıp gidiyor. Okur geçerim. Seni de onlardan biri sandım. Değilmişsin Saba, değilmişsin.

Yukarıda bahsettiğim gibi hiç sempati besleyemediğim ünlü grubunun içinde geniş kitlelerce sevilen insanlar da var, kendi çapında ünlü olanlar da. Ben hiç hoşlanmasam da o insanları seven birilerinin olduğunu anlayabiliyorum. Ama seni anlayamıyorum Saba. O sarı saçların, bronz tenin, gülüşün, dişlerin, şuh kahkahaların, ahkamların ile bana o kadar itici geliyorsun ki anlatamam. Sakın yanlış anlama Saba, senden nefret ediyorum sanma. Ama bana vallahi çok itici geliyorsun. Bana itici gelen tek kişi sen değilsin Saba ama itici de olsa insanlarla yaşayıp gidiyoruz işte. Ama seninle olmaz Saba. Yakınımda olmasan bile seninle bu iş yürümüyor. Gül burada Saba, gül.

Seninle ilgili duygularım gün ışığına çıktığından beri kendimi sorguluyorum. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Anlaşamadığım hatta hiç anlaşamadığım insanlarla bile yuvarlanıp giderken sen neden farklıydın? Zeka konusu üzerinde durmuyorum bile. Acaba dedim güzelliğini mi kıskandım? Tamam yaşına başına göre hoş bir kadınsın ama bence öyle o kadar güzel de değilsin. Ayrıca güzel olsan bile seni niye kıskanayım Saba? Sen nerede, ben nerede. Çok ayrı dünyaların insanlarıyız. Ayrıca benim kıskançlık duygularım karşımdaki için değil yanımdaki içindir. Yani sevdiğim için kardeşimi bile kıskanabilirim ama kardeşimi kıskanırım, karşımdaki kişiyi değil. Buna rağmen ille de karşıdan birini kıskanacak olsam sana sırana gelene kadar oooo Saba. Benden çok kazanıyor olman desem, benden hatta senden çok daha fazla kazanıp bir kuruşunu bile hak etmeyen insanlar varken sen bile az kazanan kalırsın onların yanında. Başkasının parasında gözüm zaten olmaz. Bu yüzden benden çok kazandığın için de bana itici geliyor olamazsın Saba. Kariyer, meslek desem, popülariteden, şöhretten nefret eden biri olarak seninle benzer bir pozisyonda olmadığım için ancak sevinebilirim Saba. Bilmiyorum beni anlıyor musun Saba ama gerçekten biz çok farklı dünyaların insanlarıyız. Aramızda çatışacak hiçbir şey olamaz. Egolarımız mı çatıştı diye sorsam. Egolarımızı çatıştıracak bir ortam olmadığı gibi ben hayatımı kahkahamla, gülüşümle kazanmıyorum ki Saba. Ben aklımı kullanıyorum. Egolarımız niye çatışsın. Diyorum ya çok uzağız birbirimize. Buralarda kahkaha atmayı unutma sakın.

Sonuçta kendimi çok sorguladım. Bir yere varamadım Saba. Artık kabul edelim seninle yıldızlarımız barışmıyor. Bilmiyorum, belki gerçekten çok iyi bir insansındır. Cana yakın, iyi niyetli vs. İleride bir gün belki tanışırız ve ben senin çok iyi bir insan olduğunu görürüm ama bence senden yayılan bu itici güç zayıflamayacak, geçmeyecek. Bu yüzden bence hiç tanışmayalım.

Umarım beni yanlış anlamıyorsundur Saba. Sana bu mektubu en içten duygularımla yazıyorum. Adımla soyadımla yazıyorum bak. Sana hakaret falan da etmiyorum. Ama vallahi sıkıldım Saba. En son röportajında sana flörtöz müsün diye sormuşlar. Sen de flörtöz denemez ama mavi boncuk dağıtıyorum, gibi bir şey demişsin. Ona mavi boncuk dağıtmak denmez Sabacığım, “Gördüğüne aşık görmediğine bulaşık” denir. Bunun daha ciddi, daha hakaretimsi bir versiyonu da var da sen ondan değilsin bence.

Mektubuma burada sonra verirken Saba, bana ettiğin eziyetin son bulmasını, olur olmaz her şey için gazetelerde haberlerinin çıkmamasını diliyorum.

Hep gül Saba. O sinir bozucu kahkahalarından hayranlarını sakın mahrum bırakma.

Bizi birbirimizden uzak tutan hayatın hep uzak tutması dileklerimle
Büşra.

Özgün İçerik Kodu: 2468E3F7AA929C75289D44B4E3E466EC94BDE431

28 Ağustos 2009 Cuma

Hey sen, elit, çocuğuna sahip ol!

Ülkemizde eğitim seviyesine bakmaksızın pençesine aldığını maymuna çeviren salgın bir hastalık var. Elitlik hastalığı. Bu hastalığa yakalanmak için sonradan görme olmak da gerekmiyor. Kendini sonradan görme gibi hissetmek yeterli. Ortada sosyal, ekonomik, fiziksel, psikolojik, nörolojik, patolojik vb. bir farklılık varsa bu hastalığın kendini göstermemesi mümkün değil. Bu farklılıklara sahip olanlardan çoğunun zayıf karakterli olmasından mütevellit nerede “seninle benim aramda irice bir fark var”sa orada bu hastalık var.

Bu zavallı, acınası, karaktersiz insanlar kendi hallerinde yaşayıp kendi hallerinde ölüp gitseler sözüm olmaz. Birbirlerinden bulurlar. Herkes aynı olamayacağına göre bir grubun kendini üstün göreceği yerler olunca bunlar birbirlerine de düşüyorlar. Sonra aşağılan o diğer elit grup kuvvetli bir yanını keşfediyor. Bu sefer de o başlıyor havalanmaya. İşte kendi hallerine bıraksak ezecek kimse bulamayınca birbirlerini çiğ çiğ yerler. Yesinler, umurumda olmaz. Bunların iş bitmiş yaşlı versiyonları kendi hallerinde ama gençleri insan içine çıkıyor, aramıza karışıyor azizim. Özel üniversitelerde zeka seviyelerine yakışır hareketler, arabalarla hava atmalar, habire kız değiştirmeler. Şımardıkça şımardılar. İyice kafamıza çıktılar. Babalarının aldığı son model spor arabaları ile kaç kişinin canına mal oldular acaba? Kaç kişiyi sakat bıraktılar Cadde’de gezerken? Münevver’in katili Cem denen insanlık-dışı yaratık da elit çocuğuydu. Kendi başını yaksa umurumda bile olmazdı, hatta "oh olsun" bile derdim ama gencecik kızın da hayatını aldı ellerinden. Hem de nasıl! Annesini, babasını da perişan etti. Poposunun keyfinde, gezmelerde beyefendi şimdi.

Geçen gün okuduğum bir haber de BMW’siyle hız yapma manyaklığına kendini kaptırmış iki gencin sürücünün direksiyon hakimiyetini kaybetmesi ile bir tırın altına girerek can verdiğini söylüyordu. Tır şoförünün akıbeti ile ilgili bir bilgim yok. Yaralanmış ya da ölmüş olabilir. Hiçbir şey olmamış da olabilir ama kendilerinden başkasına zarar verebilirdi pekala!

Geçen ay bir haber almıştım. Uzak bir akrabamızın daha da uzak bir akrabası alkollü araç kullanırken bir kaza yapmış. Üstelik hız sınırının da üzerindeymiş. Kendisine bir şey olmamış ama çarpıştığı araçtakilerden bir kişi ölmüş. Diğerleri yaralanmış. Araçta bulunanlardan biri de hamile bir kadınmış. Bu kadın, hem çocuğunu kaybetmiş hem de belden aşağısı sakat kalmış. Ve bu adam cezadan mümkün olduğu kadar kurtulmanın yollarını arıyordu.

Bütün bunlar neden oluyor efendim? Neden oluyor? Bunların anneleri, babaları Cem’in annesi ile babası gibi olanlar yani, şu elitler biricik evlatları ne istiyorsa yapıyorlar da ondan oluyor. Karşılığında kimin canı yanmış, kim ölmüş, kim kalmış, hiç dertleri değil. Evet, böyle ananem gibi konuşuyorum. “Hanım hanım, çocuğuna sahip ol” tadında söyleniyorum ama yanlış mıyım azizim? Haksız mıyım?

Bu yüzden diyorum ki hey sen, elit, çocuğuna sahip ol. Bir gün beraberinde seni de b.kun içine çekecek bilmiş ol!

Özgün İçerik Kodu: FEDEB035B9752E484FA6758BB34324F382EDBF6F

Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?

Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?
Doğduğu coğrafyaya göre kaderi çizilen sen değil misin?
Gençliğini nasıl yaşayacağın daha annen ninenin karnından doğmadan belli olan sen değil misin?
Sen değil misin vatanının batısında yaşayan yaşıtların okula giderken tarlaya giden?
Sen değil misin, ey oğul, akranların yurtdışında çalışma hayali kurarken kuru ekmeğe talip olup köydeki sevdiğinle evlenmeye razı gelen?
Sen değil misin için içini yese de içine kapalı mahallelerde yaşamaya, seni yetiştirenler gibi olmaya zorlanan?
Sen değil misin oğul, yaşıtların gece kulüplerinde kızlarla dans ederken vatan uğruna askere giden?
Ananı, sevdiğini arkanda bekler bırakıp silah kuşanan sen değil misin?
Akranların yüzünü bile hatırlamadıkları sevgilileriyle tekrar tekrar çıkarken sen değil misin her günü çentik çentik kalbine kazıyıp sevdiğine kavuşmayı bekleyen?

Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?
Sen değil misin canı politik oyunlara, kişisel tatminlere, tabulara, “beyazlar”ın rahatına ya canı ya hayatı feda edilen?
Umarsızca atılan her adımda, iktidar kavgasının arasında ortaya atılıp kurban edilen senin canın değil mi?
En iyi olduğuna inandırıldığı için, kendinde her hakkı gördüğü için pimi çekilmiş bombayla seni cezalandıran teğmeninin aldığı can, senin değil mi oğul?
Kendinde her hakkı görenler değil mi seni tanrılarına kurban edenler?
Senin kanın değil mi ardı kesilmeyecekmişçesine akıtılan?

Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?
Ardında anneni gözü yaşlı, sevdiğini yalnız bırakırsın.
Ne ilk olacaktır senin canın başkalarının hatalarının bedelini ödeyen ne de son olacaktır bu kan davasına son veren.
Ey oğul, sana her söyleneni dost bilme.
Sana her anlatılanı düşman belleme.
Öyle bir dünyada yaşıyorsun ki oğul, dostun kim düşmanın kim belli değil.
Sırtını döndüğün dostun bir bakmışsın oluvermiş düşmanın
Düşmanım dediğinse olmuş düştüğünde elini uzatanın.
Ey oğul, öyle bir dünyada yaşıyorsun ki
Milyonlardan sadece birisin.
Ve yaşadığın bu dünyada canının kıymeti olmayanlardan biri de sensin.

Ey oğul, sen canını kıymetli mi sanırsın?
Eğer öyle sanıyorsan bil ki çok aldanırsın.

Büşra Servet AKDOĞAN

Özgün İçerik Kodu: 24059252FEF08FCD4EB77A87C0782509CED7006D

Kreatif Blogger Ödülü

Kreatif Blogger ödülüne beni layık gören Bevren'e teşekkür ederim. Bevren'in bloguna http://bevren.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Ödülün 7 kuralı:

1) Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
2) Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
3) Ödülün logosunu yayınlayın
4) 7 yaratıcı blogeri ödüllendirin
5) Bu 7 bloğun linklerini yayınlayın
6) Ödellendirdiklerinizi bundan haberdar edin
7) Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.

Ödüllendirdiğim Bloggerlar:

1. Bilgisiz - http://www.bilgisiz.org/
2. Rouge - http://ladiaboliquerouge.blogspot.com/
3. Medusa - http://spirit-perversum.blogspot.com
4. Delirapunzel - http://delirapunzel.blogspot.com/

Hakkımda 7 ilginç şey:

1. Bazen insanlar gerçekten deli olduğumu düşünüyorlar. Çünkü öyle davranıyorum.
2. Eski Türk filmerine bayılıyorum.
3. İlk bakışta çok ukala ve soğuk görünüyorum. Ama hiç de öyle değilim.
4. Yemek yapmaktan hiç hoşlanmadığım için özellikle evde kimsenin olmadığı zamanlarda dışarıdan yemek söylemek en büyük zevklerimden biri.
5. Çok acayip rüyalar görüyorum. Öyle ki bu rüyaları yazsam korku edebiyatı yazarlarıyla yarışabilir.
6. Hayalgücümü olmayan şeyleri düşlemekte değil olma ihtimali olan şeyleri düşlemekte de fazlasıyla kullanabilirim. Aklıma kötü kötü şeyler getirip onlara inanabilirim. Kontrol tamamen bende.
7. Misafir ağırlamak konusunda biraz beceriksizim.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Bin Muhteşem Güneş

“Bunu öğren, kafana iyice sok, kızım,” dedi Nana. “Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma, Meryem.”

Böyle diyordu Meryem’e annesi. Ne yazık ki Meryem’in kendi hayatında da, tanık olduğu hayatlarda da pek çok kez doğrulanacak olan bu söz, romanın her sayfasında kendini hissettiren bir gerçekliğe vurgu yapıyor. Romanın her sayfası aynı yeri işaret ediyor: Afganistan’da kadın olmak.

“Bin Muhteşem Güneş” Khaled Hosseini’nin ikinci romanı. (İlki Uçurtma Avcısı) 2008 yılında Everest Yayınları tarafından Türkiye’deki okurlara sunulmuş. Temelde Afganistan’ın değişim süreci boyunca Afgan kadınlarının yaşadıklarına değinilmiş. Uçurtma Avcısı’ndan farklı olarak bu kez Afganistan’daki siyasi çalkantılar hikayeler arasında çok daha fazla kendini hissettiriyor. Burnumuzun dibinde olup bitenlerden bihaber yaşadığımız çok yakın dönemleri, Afganistan Kadınlığı ile beraber yansıtıyor.

Meryem annesi ile şehirden uzak bir kulübede yaşayan toplumdan soyutlanmış bir çocuktur. Büyük şehre gitmenin, babası ile birlikte olmanın hayalini kurarak büyümüştür. Meryem’in annesi, Nana, kızına ölesiye bağlı ancak bir o kadar da sorunlu bir kadındır. Meryem ise baskın annesi ile pısırık, korkak babası arasında sıkışmış meraklı bir çocuktur.

Leyla ağabeylerinin gölgesinde yaşamak zorunda kalan, babasının çok sevdiği annesinin ise pek görmediği çok güzel bir kızdır. Babası, Leyla’nın eğitimine çok önem vermektedir. Leyla için belki de hayattaki en önemli şeylerden biri okumak ve ülkesine faydalı işler yapmaktır. Leyla’nın mahalledeki çocukluk arkadaşı Tarık ile yakın ilişkisi zamanla aşka dönüşür. Afganistan’da süren savaş Leyla’yı, ailesini, Tarık’ı farklı yönlere savurur.

Birbirinden çok farklı karakterlere sahip bu iki kadın, Leyla ve Meryem, savaşın ortasında istemeden de olsa ortak bir nokta da buluşurlar. Bu noktadan sonra gittikçe acımasızlaşan hayat, Leyla ve Meryem için daha da ağırlaşır. Hapsoldukları evde her türlü aşağılanmaya, fiziksel ve cinsel şiddete mazur kalırlar. Bir yandan devam eden savaş, nefes alma haklarını da ellerinden aldığında yaşananlar dayanılmayacak hale gelir. Tüm yaşananlar boyunca Leyla ile Meryem birbirlerine hep destek olurlar. Meryem’in bir zamanlar en büyük isteği annesi ile yaşadığı o izole kulübeden kurtulmaktır ancak hayat Leyla ile Meryem’in başına öyle işler açar ki iki kadının tek isteği şehirden uzak bir yerde küçük bir evde yaşamak olur.

Erkeklerin hatalarının kadınlara biçilmesi sebebiyle hayattan uzak yaşadığı günlerden kurtulmak Meryem’in hayatında hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Şehrin ortasına düştüğünde bile Meryem, hep kaybeden, horlanan, aşağılanan, sabreden olmak zorundadır. Leyla ise bütün gelecek hayallerine, iyi aile yaşantısına, güzel bir aşka ve sevgiliye sahip olmasına rağmen belki de hiç suçlu olmadığı olayların cezasını üstlenen kadınlardan biridir. Nana haklıdır. Gerçekten de bir pusulanın sürekli kuzeyi göstermesi gibi bir erkeğin suçlayan parmağı hep bir kadını gösterir.

Uçurtma Avcısı için “okumalısınız” demiştim. Bin muhteşem güneş için “Mutlaka okumalısınız” diyorum. Üslubun yine akıcı olduğundan şüpheniz olmasın. Kadın hakları, eşitlik, annelik, kadınlık üzerine benzerlik ve farklılıklar adına çok şey bulabileceğiniz bir kitap bu. Ancak daha da önemlisi bu kitap, çok yakın zamanlarda yaşanmış olan hala da yaşanmakta olan dünya gerçeklerini aslında hiç bilmiyor olduğumuzun kanıtı. Kitabın en acıtıcı yanı, Leyla’nın ve Meryem’in gerçekliği, Leyla ve Meryem’in gerçek olma ihtimali, aramızda bulunma olasılığı. Batı’nın ve Doğu’nun farklı görünüşteki dayatmalarının, aşağılamalarının aynı yere çıkışı. Bütün kadınların dayanmaları gerekenlerin hep aynı başların altından çıkması. Birbirini tanımayan, hiç tanımayacak olan kadınları kardeş yapan acıların ortaklığı. Ve bazı kadınların diğerlerinden farklı olarak hala nasıl işkenceye maruz kaldıkları. Hepsi aynı işaretin sonucu. Erkeklerin suçlayan parmaklarının işaret ettiği suçlu: kadın.

Afganistan duvarlarının ardındaki “Bin Muhteşem Güneş”i görmek ve tanımak için bu kitabı mutlaka okuyunuz.

Özgün İçerik Kodu: 04B5DFDF782F9D0F9BC5F6B77BEFFCED6DC16DD2

21 Ağustos 2009 Cuma

Uçurtma Avcısı

Uçurtma Avcısı (The Kite Runner), Afgan kökenli Amerikalı yazar Khaled Hosseini’nin ilk romanı. 2003 yılında yazılan kitap 2004 yılında Everest Yayınları tarafından Türkiye’de yayınlanmış.

Bu kitabın ne ismi ne de kapak resmi ilgimi çekmişti. Kitabı, kardeşimin edebiyat öğretmeninin tavsiyesi ile aldık. Kitabın arkasını okuduğumda da bu kadar ilginç olabileceği aklıma gelmemişti. En çok satanlar listesinde olması edebiyatseverler açısından bir kitap için her zaman bir dezavantaj olmuştur. Ancak salt en çok satanlarda uzun süre ilk sırada kaldığı için bir kitabı reddetmek de benim anlam verebildiğim bir davranış değil. Bir kitap en çok satanlar listesinde çok iyi pazarlanıyor olsa da gerçekten iyi bir kitap olabilir.

Uçurtma Avcısı edebi açıdan çok doyurucu bir kitap değil. İngilizcesini okumadım ama en azından Türkçe çevirisinden anladığım kadarı ile edebi bir roman olarak da yazılmamış. Ancak fazlasıyla gerçek, sürükleyici ve yüzleştirici bir roman.

Emir ve Hasan Kabil’de birlikte büyüyen iki çocuktur. Emir sevilen, sayılan, baskın karakterli, idealist ve zengin bir babanın oğludur. Hasan ise Baba ve Emir’in hizmetinde çalışan Ali isimli hizmetkarın oğludur. Emir ile Hasan arasında sosyal sınıf farkı yanında etnik fark da vardır. Emir bir Peştun iken Hasan ise bir Hazara’dır. Baba, oğlu Emir ile hizmetkarının oğlu Hasan’ı birbirinden ayırt etmeden sever ancak iki çocuk arasındaki sınıf farkı hayatlarının her döneminde kendini hissettirir.

Hasan, arkadaş olmalarına rağmen Emir’in hizmetkarı konumundadır. Emir’e sürekli “Emir Ağa” şeklinde hitap eder. Ağasına çok bağlı, sadakati şiar edinmiş bir hizmetkardır. Emir ise babasının baskın karakteri altında ezilen, vicdanı asla rahat etmese de ezildikçe Hasan’ı ezen bir çocuktur. Ancak Emir ne yaparsa yapsın Hasan’ın ağasına olan bağlılığı son bulmaz. Emir, Hasan’ın sadakati altında eziliyor olsa da, yaptıklarından, yanlışlarından dolayı vicdan azabı çekiyor olsa da 38 yaşına kadar doğruyu yapmayı asla başaramaz. Hep korkak, yalancı konumundadır. Yapmadığı her şeyde, sebep olduğu her olayda aklına Hasan’ın sadakati gelir. Aklına geldikçe kendini kötü hisseder Emir; ama hiçbir şey yapmamaya devam eder. “Bin tane iste, senin için yakalayayım!” der Hasan. Ama Emir bunun karşısında en ufak bir cümleyi bile kurmaktan acizdir.

Afganistan’dan Rus askerlerinin çekilmesinden sonra Taliban yönetimine giren Afganistan’ın değişimi anlatılırken hayatları farklı yönlerde ilerleyen Hasan ve Emir’in birbirlerinden habersiz ama asla birbirlerini unutmadan yaşadıkları da anlatılır. 38 yaşındayken bir gün Emir, bütün hayatının bir yalan üzerine kurulu olduğunu anlar. Bütün hayatını gözden geçirir ve yapması gerekenler hakkında bir karara varır. Yıllardır erteledikleri ile yüzleşir ve hak ettiğini düşündüğü cezayı çektikten sonra hayatına yeni bir yön verir.

Kitabın akıcılığı, gerçekçiliği yanında benim en çok ilgimi çeken tarafı ise hikayenin Emir’in dilinden anlatılıyor olmasına rağmen okuyucunun bir türlü Emir’e sempati besleyememesi. Tüm pişmanlıklarına, vicdan azabına ve sonunda cezasını çekmesine rağmen Emir, okuyucunun gözünde hala pısırık, korkak, içten pazarlıklı, bencil ve şımarıktır. Hem tanıdık karakterler içermesi, tanıdık olayları anlatması hem de bilmediğimiz, tanımadığımız bir dünyanın kapılarını aralaması bakımından Uçurtma Avcısı oldukça sürükleyici ve faydalı bir roman. Okumanızı tavsiye ediyorum.

Amerikalı’ların bu kitabı bu kadar yüceltmelerinin sebebi ise daha önce “Milyoner” filmi ile ilgili yazımda değindiğim sebepler ile aynı:
Gerçeğini görme, inkar et, aşağıla. Kitabına/filmine değer ver. Vicdanını rahatlat.

Amerikalı’ları da çok satan listelerini de boşverin. Siz okuyup ne anladığınıza odaklanın.

Not: Kitabın filmi de çekilmiş. Uçurtma Avcısı

Özgün İçerik Kodu: 752A96A23052A3E8451C0FCCBDA0C73654099855

17 Ağustos 2009 Pazartesi

17 Ağustos


Dün gece saat 03:30 civarında çöp atmak için mutfak balkonuna çıktım. Karşı komşu balkonda oturuyordu. Karşı komşumuz buraya taşınmadan önce Yalova-Çınarcık'ta oturuyormuş. Kadın, eşi, bir kızı ve oğlu Rize'de tatildeyken geri kalan 4 çocuğu Çınarcık'ta evlerindelermiş. 17 Ağustos depreminde Çınarcık'taki evlerinde kalan 4 çocuğunu da kaybetmiş. Vicdan azabı, son kez görememe özlemi, evlat acısı ile geçen 10 yıl... İşte dün gece deprem saatinde o kadın balkonda oturmuş depremde enkaz altında kalıp hayatını kaybeden çocuklarını düşünüyordu.

Bütün gün boyunca televizyonlarda 17 Ağustos depremi ile ilgili haberler yayınlandı. Belki 10. yıl olmasının sebebi ile uzun bir süre üzerine 17 Ağustos depremini ilk günkü gibi hissettim. Hem karşı komşumuzun o hali hem de gördüklerim/izlediklerim tekrar tekrar aynı şeyleri düşünmeme sebep oldu. 17 Ağustos depremini yaşayan belki de herkese depremden bir anı kaldı. Belki bir korku, bir zaaf, bir tedirginlik, psikolojik bir rahatsızlık ya da hastalık.
Gölcük depremi gerçekleştiğinde Düzce'deydim. Depremi çok yakından hisseden ve ciddi yıkıma uğrayan yerlerden biriydi Düzce. Daha sonra Düzce depremi ile karşı karşıya kaldığında çok daha büyük bir yıkım yaşamıştı. O dönemde kış mevsimine girmek üzere olduğumuz için hemen hemen her evde soba yanıyordu ve bu durum pek çok konutta deprem sonrası yangın ile sonuçlanmıştı. Bu bakımdan Düzce depremi belki de daha acıydı.
Her iki depremde de depremden en çok etkilenen bölgelerde yaşayan akraba sayım oldukça fazla olmasına rağmen ve çoğu enkaz altından çıkmasına rağmen çok yakın akrabalarımdan ya da arkadaşlarımdan kimseyi kaybetmedim. Ama yıkıma ve acıya çok yakından tanık oldum.

Yakın zamanda çok değer verdiği ve sevdiği teyzesini kaybetmiş biri olarak başta karşı komşumuzun çocukları olmak üzere 17 Ağustos'ta hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet ve dayanılması çok zor bu acıya dayanabilmeleri için ailelerine sabır dilerim.
Özgün İçerik Kodu: 9E646B2FDBAC4F38555CF4531E12EA6A0C3C1ACA

13 Ağustos 2009 Perşembe

Yeşilçam sevdası


Kimden geldi, nereden geldi bu hastalık bilmiyorum. Bir ihtimal ananemden bulaşmış olabilir. Annemi es geçmiş direk bana aktarılmış bir gen olabilir bu. Eski Türk filmlerine karşı ciddi anlamda bir zaafım var. Dikkat, ilgim var demiyorum. Zaafım var diyorum. Bu bir zaaf olmasa hangi aklı başında insan repliklerini artık ezbere bildiği filmleri tekrar tekrar izler ve "Vay anasını ne sosyal mesaj vermişler" diye oturup ağlar?

Orta 3'te kör olasıca LGS sınavına hazırlanırken gittiğim dersanenin rehberlik hocası "Boş zamanlarında rahatlamak için neler yaparsın?" diye sorduğunda "Kitap okurum, müzik dinlerim" diye cevap vermiştim. Adam da onca öğrencinin boş zamanlarında rahatlamak için ne yaptığını aklında tutamayacağı için önündeki kağıda söylediklerimi not alıyordu. "Türk filmi izlerim, eski Türk filmlerini" dediğimde gözlerini iri iri açarak ilgisini önündeki not aldığı kağıttan eski Türk filmlerine yönlendirince neden eski Türk filmlerini izlediğimi anlamadığını anlamıştım. "Nesini seviyorsun eski Türk filmlerinin?" diye sordu şaşkın ve gerçekten cevap bekleyen bakışlarla. "Seviyorum çünkü" dedim. "Huzur veriyor. Gerçekçi olmayabilir, oyunculukları ve teknolojileri berbat olabilir ama samimi" dedim. Şimdi düşünüyorum da sebebini açıklamasam 15 yaşında bir kız gibi Türk filmleri izlememi anlayabilirdi belki hoca. Ama 15 yaşında bir kız gibi Türk filmi izleyip bunu 30 yaşında bir kadın gibi açıklayınca gözlerindeki anlamama ifadesi gitmedi haliylen. Her neyse, o benim filmleri neden izlediğimi anlamadan, ben onun neden bu filmleri izlediğimi anlamadığını anlamadan o günler de geçti gitti. Daha sonra lise yıllarında eski Türk filmlerinden esinlenme bir senaryoyu film haline getirme işine girişmiştik. Hem yönetmen olacaktım hem de çok sevdiğim bir rolü icra edecektim. Ikınsu olacaktım. Yönetmenin daha "y"sini bile başlayamadan müdürden şiddetli bir red cevabı geldi. Ikınsu'ya sıra bile gelmedi.
Özellikle lise yıllarında depreşen Türk filmi sevdam babamın da dikkatinden kaçmadı. "Yakışmıyor sana" dedi gülerek, yarı şaka yarı ciddi. Dedim ki kendime "Ulan neden Türk filmlerini sevdiğimi babam bile anlamadı." Ondan sonra da neden Türk filmlerini sevdiğimi birilerine anlatmaktan vazgeçtim. Bir dönem üniversitede ananemin yanında kalırken eve erken geldiğimde onunla oturup Türk filmi izlerken karşılıklı ağladığımızda yalnızca "Sen de mi?" diye sormuştu. Birbirimize bakmış ve Türk filmlerinde ağlayanlara has özel bir sinerjiyle konuşmadan anlaşmıştık.Sorgulamadı ananem. Kabullendi.
Geçen gün deliler gibi izlemediğim Türk filmlerini indirirken (ne kadar da çoklarmış) fark ettim ki bu iş neredeyse benim için ayrı bir ihtisas alanı olmuş. İzlediğin, ezberlediğin yeter artık, dedim. Yeşilçam günlerini başlattım. İlk seçtiğim filmle ilgili notlar aldım. Aslında seçmek için düşünmeme bile gerek yoktu, açık ara hepsinden önce benim için. İzledikçe, yorumladıkça burada da yayınlayacağım Yeşilçam filmleriyle ilgili yazılarımı. Belki o zaman anlarsınız eski Türk filmlerini neden bu kadar sevdiğimi.

Özgün İçerik Kodu: 3D142D73373C6A850F8D6C26406999F3C4B0C3A2

12 Ağustos 2009 Çarşamba

ATV'ye vuruluşum

Her şey o gün onu market çıkışında görmemle başladı. Marketten olağan alışverişimi yapmış sola sapmış evime doğru yol alıyordum ki bir adamla bir kadının kullandığı (2 ayrı) ATV'yi yola çıkarken gördüm. Olduğum yerde bir süre kaldım. "Ben bundan istiyorum" diye kendi kendime mırıldandım. O günden beridir aklım ATV'lerde.

Aslında motosikletlerle aram hiç iyi değil. Türkiye gibi bir ülkede İstanbul gibi bir şehirde motosiklet kullanmak ölüme davetiye çıkarmak gibi bir şey. Motosiklet sürücüleri (özellikle kuryeler) şeritten seyretmek zorunda olduklarını unutarak her yere burunlarını sokuyorlar. Araç sürücüleri de (özellikle minibüs ve taksi şöförleri) motosikletlilere eziyet etmek için elinden geleni yapıyor. Bir kaza halinde iki taraf da zarar görebilir ama motosikletlinin şansı ne yazık ki çok çok daha az oluyor. Bir kere Ataşehir'de yürürken bir motosiklet kazasına sahit olmuştum. Arabanın farı bile kırılmazken motosiklet 50m kurye de en az 100 metre öteye fırlamıştı.

Bütün bunların yanında kişisel olarak motosiklet üzerinde denge sorunu yaşamaktan korktuğum için motosikletlere uzağım. Yani aram iyi değil. Sevmiyorum, hoşlanmıyorum. Ama ATV başka. Bir kere bu resimdekinin ve gördüğümün 4 tekeri var. Yere daha bir sağlam basıyor gibi görünüyor. Kesinlikle çok hoş ve cezbedici. Şimdi biraz daha araştırma yapacağım. Belki bir gün alırım.
Hatta kafaya koydum gibi. Şu resimdekine benzer bir ATV'ye elbet bir gün sahip olacağım!

Özgün İçerik Kodu: 687B3D329BB8A2CC38FD75032CDE0772016C8805

11 Ağustos 2009 Salı

Az organize "Gebze Organize"

Bugün şu veya bu sebeple yolumun uzandığı yer Gebze Organize Sanayi Bölgesi'ydi. GOSB'ye ilk gidişimiz değildi. 3. ya da 4. olması lazım. Gebze Organize Sanayi'nin yerini bulmak ayrı dert, içinde bir yer bulmak ayrı dert.

"Gebze Organize Sanayi Bölgesi'ne nasıl giderim?" diye sorsam herkes şunu söyler:
"Sabancı Üniversitesi'ne doğru düz devam ediyorsun. Sapma falan yok. İşte o yolda düz giderken gişelerden sonra sağa ayrılan sapaklar var ya. İlki Kartal çıkışı. İkinci Çayırova çıkışı. Üçüncü de Şekerpınar. Üçüncüden çıkacaksın. Şekerpınar gişelerinden Gebze Organize'ye çıkarsın."

Bana sorsalar ben de böyle tarif ederim. Nitekim bugün de babamla arabanın içinde üçüncü sapaktan gireceğimizi biliyor olmanın ve daha önce gelmiş olmanın verdiği güvenle konuşa konuşa ilerliyorduk. Sağ şeritte ilerleyen kamyon ve iri araçlar sebebiyle Çayırova sapağı denen 2. sapağı kaçırmışız. Hal böyleyken 3. sapak olan Şekerpınar sapağını 2. sapak sandık. 3. sapağın levhasına hem Çayırova hem de Şekerpınar yazmak hangi aklın ürünüydü bilemiyorum. Her kimse o kişi, bugün bana/bize ettiği eziyetler yüzünden kendisine teşekkür edeceğim. Herkesin 120km/sa hızla seyrettiği bir yolda sapak levhasının önünde durup düşünme şansımız yoktu elbette. Saydığımız 2. sapak oluşunun üzerine levha üzerinde Çayırova yazması da eklenince "Burası herhalde 2. sapak. 3. de ilerdedir." diye düşündük.
Hayatımızın hatasını yapmışız. 3. sapağı geçince sapma olasılığı ortadan kalkıyormuş. O noktadan sonra artık sapıtma evresine adım atılıyormuş. Dakikalarca hüzünlü gözlerle sağa bakıp bir sapak arayarak ilerledik. Gitmemiz gereken yere de belirli bir saatte varmamız gerekiyordu ama doğru sapağı kaçırdığımızı anladığımızda o belirli saate daha 45 dakika olduğu için çok kaygılanmadık. Gelin görün ki en yakın sapağa uzanan yol uzadıkça uzadı. Nihayet sonunda sağda Gebze sapağını gördük. "Tamam" dedik. "Gebze'nin içinden yol vardır herhalde. GOSB Levhası falan koymuşlardır." Koymuşlar koymasına da nereye koymuşlar acaba? Gebze'nin içine giden yolda ilerleyişimiz uzadıkça sinirlerimizde lokasyon değişiklikleri görülmeye başladı. Az ileride üzerinde Gebze yazan bir levha gördüm. Babam da o yolun Gebze'nin içine gidiyor olabileceğini bizim düz devam etmemizin daha mantıklı olacağını söyledi. Hiçbir fikrim olmadığı için evet, olabilir dedim. Geri dönüş yolunun Gebze sapağını geçtik ve daha 2 dakika geçmemişken yanımızdan akan yolda GOSB'un levhasını gördüm. Tabi ki geri dönme şansımız yoktu. "Evet çok mantıklı bir yere koyulmuş bu levha" dedim. Gebze Organize'ye gitmeyi biliyorsan yani nereden sapacağını biliyorsan çok faydalı olabilirmiş! Yapacak bir şey kalmadığından levhalara göre Bayramoğlu'na doğru ilerlemeye başladık. Amacımız tekrar gişelere çıkıp lanet olası sapağa ulaşmak. Bu arada zamana karşı yarış da başladı. Orada olmamız gereken zamana 10 dakika kalmışken gişelere geldik. Gişeleri geçince bu işte bir gariplik olduğunu sezdik. Sabancı Üniversitesi solumuzda olması gerekirken sağımızda kaldı. Ve beklenen cümle babamdan geldi: "Şekerpınar sapağı yine geride kaldı."
Bu cümleden sonra yeni bir mücadele zamanı başladı benim için. Bol sayıda telefon görüşmesi ile gerekli ayarlamaları yapmaya çalıştım. Bu arada babam tekrar geri dönüş yoluna koyuldu. 40 yıllık şöför olarak bir sapak yüzünden Gebze organize'nin etrafında 40 dakikadır dolaşıyor olmak gururuna dokundu. Bu kez artık İstanbul'a dönmeye karar vermiş. Tekrar geri İstanbul'a dönüp gişelerden geçtik ve sapakları saymaya başladık! Zaten kaç tane gişeden geçtik, kaç kere o OGS cihazını cama yukarı doğru tuttum hatırlamıyorum! Bu kez babam 3.yü beklemedi ve 2. sapaktan içeri daldı. "Buradan nasılsa çıkarım ama şu lanet yoldan sapmazsan bir daha çıkamıyorsun" dedi. Sapmak çözüm değil. Yoldan görsen bile saptıktan sonra da Gebze Organize Sanayi'ye çıkmak kolay değil. Ufak uğraşlar sonucunda amacımıza ulaştık. Bu süreç içinde telefonda gerekli ayarlamaları da yaptım. Bu kadar maceradan sonra işimiz halloldu neyse ki.

Peki bütün bu tantananın sorumlusu kim sizce?
3. sapağın önüne bir adet GOSB levhası dikmeyen Gebze Organize Sanayi Bölgesi yönetimi tabi ki! Anayol üzerinde her yere İstanbul Park levhası konulabildiğine göre GOSB'unki de koyulabilir. Sağolsunlar, içeriye levha koymuşlar ama o kadar içeriye koymuşlar ki o levhaları ancak oraya gitmesini bilenler görebilir.

Benim yanımda babam vardı. Neredeyse 40 yıldır araba kullanıyor. İstanbul'un içini ve yakın şehirlere kadar şehirlerarası yolları adı gibi bilen biri. Ya benim gibi ehliyetini yeni almış biri tek başına gidiyor olsaydı? Ya hiç yol bilmeyen biri gidiyor olsaydı? Ya yabancı biri, İstanbul'u hiç bilmeyen biri gidiyor olsaydı? Çemberler çizerek bir yere varamadan saatlerce dolanıyor olurdu muhtemelen. 3. sapağı kaçırdığımız andan gitmek istediğimiz yere varana kadar tam bir saat geçti.

Koskoca Gebze Organize Sanayi Bölgesi dersiniz değil mi? Değilmiş işte. Sevmedim ben bu Gebze Organize'yi. Hiç organize değilmiş. Bir levha koyamamışlar kör olasıcalar.

Özgün İçerik Kodu: 9966D7A6199FD056D754682685EEBAE2354C4EEE

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Pazarlama ile pazar arasındaki fark

Pazarlamayı gündelik yaşamda sık sık yaşadığımız/kullandığımız ama bir ürünün/hizmetin pazarlanması hakkında en ufak bir fikrimizin bile olmadığı zamanlar vardı. Sonra pazarlama diye bir şeyin olduğunu öğrendik. Dünyada bile yeni yeni akademik birimleri oluşmaya başlamış bir alan için Türkiye’de meslek etiğinden, kurallardan, prensiplerden bahsetmek mümkün değil. Bu sebeple pazarlama sık sık pazarlamacı olmayanların diline dolanır. Ülkemizin “sat ama üretmesen de olur” prensibiyle çuvallayan, batan binlerce firmasının varlığının bile etkileyemediği piyasanın dengesiz maaşları, teknik işlerde çalışanlar ile pazarlamada çalışanlar arasındaki uçurumu gittikçe derinleştiriyor.

Birden fazla mühendisin aynı ortamda bulunması halinde birincide, olmadı ikincide o da olmazsa üçüncü muhabbette mutlaka konuşulan bir konudur bu. İki mühendis bir araya gelirse mutlaka ülkemizde pazarlamacılara/satışçılara verilen değer bir bir anlatılır, buna karşılık mühendislerin ne şartlarda ne maaşlara çalışmaya mecbur bırakıldığından bahsedilir. “Kimsenin maaşında gözümüz yok ama çok adaletsiz bir düzen” diye konuşmanın sonuna iyi niyetler eklenir. En sonunda “Ama mühendisler de kendi işlerini kurabilir” düşüncesiyle avunulur. Her mühendis gibi benim de zihnimi sık sık meşgul eden bir konu bu. Kriz olsun olmasın şirket zarar ettiğinde ürünleri satamayan satışçıların değil de ürünü üreten, satmaya hazır hale getiren mühendislerin ilk elden çıkarılanlar olması yemek arası – masa başı mühendis tezlerini doğrular nitelikte. Son birkaç gündür bu konu olması gerektiğinden daha fazla zihnimi kurcalıyor. Bugün yine günlük olağan yüzleşme-sorgulama mesaimde masamın başında sandalyemde oturmuş şirket içi organizasyonel yapılar üzerine düşünüyordum. Sıra tam pazarlamaya gelmişken dışarıdan gelen bir ses gözümün önünde şimşekler çakmasına neden oldu.

Pazartesi günleri odamın penceresinin baktığı sokakta semt pazarı kuruluyor. Gürültü, patırtı, araba sesleri, çocuk sesleri birbirine giriyor ama bu durum her hafta tekrarlandığı için artık fark etmiyorum. İşte tam pazarlama üzerine tezler geliştirirken pazardan bir adamın sesi diğer pazarcıların sesini ezerek kulağıma ulaştı.

“Gel abla, geeeeeeel. Bakmadan geçme. Almadan gitme. En iyisi burda.”

O an dedim ki kendime “Tez yazmaya, aklını yormaya değmez. Her şeyin özünde yine aynı şey var.”

Pazarlamanın semt pazarında mal satmaktan hiçbir farkı yok. Çok sesi çıkan çok ilgi çekiyor. Çok bağıran çok kazanıyor. Bu yüzden pazarcılar, çiftçiden çok kazanıyor. Çünkü çiftçinin sesi çıkmıyor. Çünkü Halime teyze çiftçiyi değil pazarcıyı biliyor!

Özgün İçerik Kodu: 5033F5E178C3D3401E73524B3F321C48A7494504

9 Ağustos 2009 Pazar

Gerçeküstü anlar


İnsanın başına bazen öyle şeyler gelir ki gerçekliğine inanamaz. Başa gelenlerin gerçekliği şüphesizdir ama akıl başa gelenlerin kendi başına geldiğini kabul etmemekte direnir. Öyle garip bir haldir ki bu sanki ruhunuz bedeninizden çıkmıştır, yukarıdan bir yerlerden başınıza gelenleri eliniz kolunuz bağlı izler vaziyettesinizdir. Yaşanan an gerçekliğini yitirmiştir. Bir film sahnesi, bir rüya, bir kitap sayfası olma ihtimali gerçekten yaşanıyor olma ihtimalinden yüzlerce kez daha yüksektir. İşte bu anlardan net hatırladığım bir kaç tane var. Biri, babamla mutfak masasında yemek yerken yaptığım o konuşma. Bir diğeri teyzem öldüğünde geçirdiğim günlerde yaşadıklarım. Son olarak da toplantı masasının başında yapılan o konuşma. O zamanlarda ne ben bendim ne de söylediklerim benimdi. Hiçbir duygu, hareket, davranış, sözcük bana ait değildi. Ben yukarıda izleyendim. Benim yerime biri üzerine düşeni yapmak için olmam gereken yerlerdeydi.

Ve işte bugün yine aynı şey oldu. Annem evde olmadığı için yemek yapma görevi üzerime kalmıştı. Patatesleri haşlamak için mutfağa gitmiştim. Patatesler haşlanırken bir yandan da vakit kaybı olmasın diye mutfak masasında kitap okuyor, kağıtlara notlar alıyordum. İşte o anda ruhum sanki bedenimden ayrılıp yukarılara yükseldi. Ruhumun yukarılardan gördüğü sahnede, çatallı tokayla arkadan topuz yapmaya çalıştığı saçlarından yüzüne düşenleri üfleyerek “P&G’nin 165 Yıllık Serüveni”ni okuyan, bir yandan okuduklarını not alırken bir yandan da patateslerin haşlanmasını bekleyen bir kız vardı. Sahnede birbiriyle uyumsuz nesneler vardı. Yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığının kokusu, ait olma olgusunu altüst eden bir varoluşun izleri vardı. Bir yerde sorun vardı ama neredeydi?

Aslında sorunun yeri belliydi de çözüme biraz daha zaman vardı.

Özgün İçerik Kodu: 747EDA2A10F74EE6E6EABC720154FD205335E92A

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Cumhuriyet Kadını'nın ta kendisi ile Özgür Kadın(!)'ın kavgası

Sayfamı takip edenler ve yakın arkadaşlarım bilirler ki son bir ayımı üzücü, can sıkıcı, yorucu hatta yer yer hayattan bezdirici ağır darbelerle geçirdim. Ve bunun için de bir süre önce "Ahdım" başlıklı yazımda biraz zamana ihtiyacım olduğunu belirttim. Aslında hala zamana ihtiyacım var ama nispeten daha boş zamanları yaşadığımdan teyzemin yoğun bakımda yattığı süreç içerisinde gözümden kaçmayı başaramayan bir olayı (daha doğrusu bir atışmayı) yazacağım bugün.

Daha önce “Çıplaklığın özgürlük ve sanatla ilişkisi” başlıklı yazımda değindiğim konu, Ayşe Arman’ın Hello dergisine soyunmasıyla farklı bir zeminde yine yazıma konu olmuştu. “İnsanımız Ayşe Arman diyor çünkü” başlıklı yazımda Arman’ın Nihat Odabaşı’na verdiği çıplak pozlara halkımızın ilgisini yorumlamıştım. Bu olayın etkisi daha geçmemişti ki Ayşe Arman sosyolojik bir araştırma yapmaya karar verip mahalle baskısını test etmeye niyetlendi. İşte tam bu dönemde teyzem rahatsızlandığı için bu konuyla ilgili bir şey yazamadım. Arman’ın çalışmasını değerlendirmek gerekirse ciddi, akademik, sosyolojik bir araştırma olduğunu elbette söyleyemeyiz. Kendisi de bu iddiada değildi zaten. Dolayısıyla Ayşe Arman bakış odaklı bir araştırmayı okuduğumuzu göz önünde bulundurarak yorumlarsak kendi çapında bir şeyler yaptığı için Ayşe’yi suçlayamayız. Şahsi fikrim bu araştırmanın sonuçlarının bu kadar abartılmaması gerektiği yönünde; fakat belirli bir bakış açısını yansıttığı gerçeği de göz ardı edilmemeli. Aşağıda değineceğim konuya gelmeden önce belirtmek isterim ki beni tanıyanların çok yakından bildiği gibi Ayşe Arman ile yıldızımız pek barışık türden değil ve yıldızlarımız barışacak gibi de durmuyor. Ama bu olaylarda Ayşe’nin üzerine fazla gidildiğini düşünüyorum. Sonuçta söz konusu kişi Ayşe Arman. Kendisini gazeteci yerine koymayan binlerce insan varken, gazeteciliğine de şahsına da saygı duymayan binlerce insan varken bu kadar abartmamak gerekir. İşte şimdi değineceğim ve yoğum bakımda teyzem hayat mücadelesi verirken bile beni kahkahalarla güldürebilen eleştirinin sahibi, kantarın topuzunu kaçırmakta Mine Kırıkkanat, Bekir Coşkun ve türevleri ile ilk sıraları paylaşacak bir köşe yazarımız: Ruhat Mengi. Çok bilmiş tavırları, durmadan kendini övmesi, kendini her alanda bilirkişi ilan edip fetvalar vermesi, insanların aileleri ve hassas olduğu konularla dalga geçmesi ya da bu konuları sürekli deşifre etmesi ile köşe yazarı skalasında yerini çoktan almış durumda. Hatta birçoğu hakaret konusunda onu sollarken onun gözü, 14 yaşında çocukların psikolojisiyle oynayacak kadar döner. Örnek isterseniz, Müjde Nişanyan – Sevan Nişanyan arası bok kavanozu skandalı hakkında Mutlu Tönbekici’nin yazılarını inceleyebilirsiniz. Bu mevzuda da aynısını yapmış, hiç ilgisi olmamasına rağmen Ayşe Arman’ın annesini tartışmanın içine katmıştır.

Ayşe Arman, tesettüre girip İstanbul’un kalbur üstü mahallerinde, mini elbiseler giyip muhafazakar mahallelerinde dolaşarak izlenimlerini yazmaya başladıktan sonra Ruhat Mengi,” Mahalle baskısı mı? Espri herhalde!” başlıklı bir yazı yazmış. Oldukça zorlama çıkarımlarıyla bezenmiş yazısından bir bölümü aşağıda veriyorum:

“Soyunma” haberinin etkisi geçince bu kez “örtünme” ye gelmiş olmalı sıra... Olabilir, ister soyunur, ister örtünür, demokratik bir ülkede (devlet alanları dışında) herkesin kendi tercihidir. Hele de Türk geleneklerinden çok Alman geleneklerine yakın (Mami’si hâlâ Türkçe’yi Almanca gibi konuşan) birinin soyunup giyinmesi Türkiye’yi hiç ilgilendirmez. (1)

Bu yazıya Ayşe Arman köşesinden aşağıdaki gibi cevap vermiş.

“Kimsenin annesine babasına laf edilmez, öğretmediler mi sana? Ayıptır. Kimsenin aksanına, tabiyetine de laf edilmez. 40 yıldır bu ülkede yaşayan artık Türkleşmiş Alman annemden ne istersin? Aksanı mı batıyor sana? Herkes senin Türkçenle mi konuşmak zorunda?” (2)

Yenilen pehlivan yenilmeye doymazmış. Ayşe Arman’ın bir paragraflık cevabına bir köşe döşemiş Ruhat Mengi. “Taş atma… Üstüne sıçrar” başlıklı yazısında saygıdan, mesleki etikten, köşe yazarları arası hiyerarşik sıralamadan sanki kendisinde varmış gibi sunduğu değerlerden bahsedip durmuş. Bu yazıyı gülümseyerek okudum tabi. Yine alakasız bir biçimde Ayşe Arman’ın kendisine Dubai’den cevap verdiğine değinmiş. Türkiye’de yaşamadığı için Ayşe Arman’ı taşlamamız gerektiğini düşünüyor olsa gerek. Ama bu yazıda beni sabah sabah mesai başlamadan önce yoğun bakımda hastam olduğu halde kahkahalarla güldüren bir bölüm var. Bakalım siz de buna gülecek misiniz benim kadar?

Amaa... Ben Cumhuriyet kadınının ta kendisi olduğum için (okuyucu ve izleyicinin kararıdır, binlerce mail arşivde) ve Dubai’de değil ülkemde yaşadığım, onun ve rejiminin korunması, değerlerinin korunması büyük önem taşıdığı için yalanların, yanlışların doğru gibi yutturulması halinde, gençlere “her rezalet geçerlidir, bir gün nasılsa bunları unutturacağınız konuma gelirsiniz” mesajları verilmesi halinde veya sınırsız terbiyesizlik halinde katı ve sert olabilirim. Bu özelliğimden de çok memnunum. (3)

Evet, evet benim o! Cumhuriyet kadınının bizzat kendisi ben oluyorum! Cidden çok trajikomik. Ama komedisi trajedisinin çok üstüne çıktı. Gerçekten çok komik!

Ayşe Arman da köşesinde sıkıcısın Ruhat Mengi (4) temelinde birkaç maddelik bir şeyler karaladıktan sonra Ruhat Mengi bu kez olaya felsefi açıdan yaklaşıp yine bir paragrafa bir yazıyla hakkında geleceğim senin demiş ve “Kartallar ve sürüngenler” (5) başlıklı yazıyı “çakmış”. İşte bu yazı Ayşe Arman’ın da kopma noktası olmuş çünkü bu yazıda Mengi, kendini – yani o Cumhuriyet Kadını’nın ta kendisini – ilkeli kartal olarak tanımlamış, Arman’ı ise ilkesiz sürüngen olarak! Yazının içerisinde çok sayıda güldürü unsuru mevcut ama ilkesiz sürüngen yeterince bomba etkisi yarattığı için kalanını alıntılamaya gerek duymuyorum.

İlkelerini takip edecek kadar yakından tanımıyorum, belki Ayşe Arman gerçekten ilkesiz sürüngen olabilir ama ilkeli kartal hakkında da zihnimiz çok karıştı. Zira herkes kartalların yüksekten uçtuğunu ama alçaktan z.çtığını bilirken Cumhuriyet Kadını’nın ta kendisinin bunu bilmiyor olması ironik kaçtı biraz sanki, değil mi?

Not: Bu yazının başlığını "Sarışın yazarların kavgası" koymak vardı ama yapamam ki. Yapamadım ki :)

(1) Mahalle baskısı mı? Espri herhalde!, Ruhat Mengi, Vatan Gazetesi, 13.07.2009

(2) Kimi beğendi, kimi beğenmedi AMA HERKES KONUŞTU, Ayşe Arman, Hürriyet Gazetesi, 19.07.2009

(3) Taş atma... Üstüne sıçrar!, Ruhat Mengi, Vatan Gazetesi, 21.07.2009

(4) Estağfurullah o sizin seksiliğiniz!, Ayşe Arman, Hürriyet Gazetesi, 22.07.2009

(5) Kartallar ve sürüngenler, Ruhat Mengi, Vatan Gazetesi, 25.07.2009

Özgün İçerik Kodu: AEF2491F3184A382D8773B07BF1C90686DB5EDFF

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Yeniden

1 yıl sonra yeniden.
Başladığımız yere geri döndük.