22 Temmuz 2009 Çarşamba

Ahdım

Ortasında bırakılmış bir hayatın kalıntıları duruyordu izinin olduğu her yerde. Kahvaltı için alınmış ama ambalajı açılmamış bir sandviç. Akşamdan hazırlanıp plastik bir kaba koyulan sarma dolmalar. Sıkılınca çiğnenmek üzere saklanan birkaç sakız. Cep telefonunda fotoğrafın. İşyerinde defterlerin. Evde fotoğrafların. Yeni aldığın, daha kullanmaya fırsat bulamadığın parfümlerin. Kuzeninin nikahında giyeceğin elbise için ayrılmış para. Anneme vermek için çantanda gezdirdiğin düğün davetiyesi. Anahtarlığın. Telefonun. Makyaj malzemelerin. Evden aceleyle çıkarken dolabına koymayı unuttuğun pijamaların. Katlamaya üşendiğin kıyafetlerin. Mutfakta bulaşıkların. Kitapların. Filmlerin. Sakladığın eski belgeler. Süs eşyaların. Çeyizin. Mısır’a gitme hayallerin. Ardında bir terk edilmişlik hissi. Öyle bir yalnızlık hissi ki bu. Öyle bir kaybetme acısı ki. Tarif edilebilir olmaktan çok uzak.

Bir değil altı evin olduğu için hepimize diğerinde kalıyormuşsun gibi gelen bu ayrılık hissi inanmayı zorlaştırıyor. Bazen hepimize başımıza gelenleri yukarıdan izliyormuş hissi veren bu acı. Hala kötü bir rüyadan uyanmayı arzulayarak yaşıyoruz. Hala nasıl inanacağımızı, nasıl alışacağımızı bilmiyoruz. O güzel yüzünü, o tanıdık-bildik yüzünü mavimsi bir beyazlıkla, şişmiş halde gördüğümde bile zor gelmişti inanmak. Ama içimdeki bu acı, içimdeki bu sıkıntı. Gidişinin kalbimde açtığı yara. İçimdeki sana ait doldurulamaz bu boşluk. Hayat ne kadar anlamsızlaşıyor. Kavgalar, acılar, kırgınlıklar bir bir değerini yitiriyor. Ciğerlerim parçalanana kadar ağlamak, kendimi parçalamak istiyorum. Ananem ve dedemin yanında içimde yükselen çığlıkları bastırmak için gösterdiğim çaba boğazımda düğümlenen acı ile sonuçlanıyor.

Herkesin hayatında olduğu gibi benim de hayatımda zorluklar vardı. Ama ben hiç bu kadar yanmadım teyze. Hiç kimseye ve hiçbir şeye bu kadar ağlamadım. Hiçbir şeye bu kadar kanamadım. Bu kadar acımadım. Senden önce bir insanın canının bu kadar çok acıyabileceğini bilmezdim. Her an vücudumdan bir parça koparılıyormuşçasına acı çekmenin ne demek olduğunu bilmezdim. Anne gibi, abla gibi, arkadaş gibi, teyze gibi. O kadar çok şeydin ki. Giderken de o kadar çok şey götürdün ki.

Yoğun bakımda geçirdiğin her gün bir parçamı daha aldı götürdü. Hayatım boyunca bu kadar dua etmedim belki de. Hiçbir zaman kendimi bu kadar unutmadım ben. Kendimden bu kadar vazgeçmedim . Yoğun bakımda geçirdiğin 12 günü hatırlamadan yaşamadım. On ikinci gün. Sensiz geçireceğimiz 12. güne hazırlanırken ve tüm benliğimizle aramıza dönmen için dua ederken. O günde. 12. Günde. Takvimler 17 Temmuz Cuma gününde kaldı. Saatler 12:05’te durdu. Durdu dünya. Hayattaki tüm gerçekler, gerçekliğini yitirdi. Gerçek olan iki şey vardı: sen ve acı. İçime oturduğu yerden bir daha kalkmamak üzere bir acı yerleşti.

Bu satırları yazacak gücü kendimde bulabildiğim bu gün, sensiz geçireceğimiz sayısız günlerin yalnızca altıncısı. Acı çok sıcakken belki çok anlayamıyor insan. Altı gün oldu. Güneşler doğdu üzerimize. Geceleri tükettik dualarla. Yemek yedik, su içtik, uyuduk, uyandık. Yürüdük, ağladık. Nefes aldık, yaşadık. Sen ise beş gündür toprağın altındasın. Çocukken elinden tuttuğum, sarıldığım, öldükten sonra dokunduğumda yokluğunu yüzüme tokat gibi çarpan buz gibi soğuk bedenin beş gündür toprağın altında. Sonu olmayan bir yolda yitirilensin teyze. Kaybedilensin. Çok ama çok özlenensin.

Yokluğunu hissettirip daha çok canımızı acıtacağın zamanlar daha gelmedi, biliyorum. Ramazan’da toplu iftar yemeklerinde masadaki yerin boş kaldığında, düğünlerde, nikahlarda, aile toplantılarında, fındık zamanı geldiğinde köyde, akşamları çekirdek çitleyerek “O” yaptığımızda, köydeki o köhne ev yıkılırken, yeni eve taşındığımızda, Ortaköy’e her gittiğimizde, Ortaköy sahiline her indiğimizde, Nevzat’ın dükkanının önünden her geçtiğimizde, Üsküdar’a her indiğimizde, o ayakkabıcının önünden her geçtiğimizde, her Stephen King kitabı okuyuşumuzda, köfteci çocuktan her köfte alışımızda, bir olayı anlatırken biri lafı çok uzattığında “Hatice gibi uzattın da uzattın” demek için ağzımızı her açışımızda, masadan en son kalkana her bakışımızda, bize hiç uygun olmayan kıyafetlerin içine girmeye çalıştığımız her anda, “Hiç kıyafetim yok, hiç ayakkabım yok” diye her hayıflanışımızda, birinde gördüğümüz beğendiğimiz bir eşyayı her isteyişimizde, evi dağınık gördüğümüz her anda tekrar tekrar yaşayacağız acını. Bir yanımız hep eksik kalacak. Bir yanımız hep sana hasret yaşayacak.
Acın dinmeyecek.
Yerin dolmayacak.
Ahdım olsun ki yokluğunda da varlığın unutulmayacak.

Not: Küllenene kadar bana biraz müsaade.

19 Temmuz 2009 Pazar

Bugün, sensiz geçireceğimiz sayısız günün daha üçüncüsü...

14 Temmuz 2009 Salı

9. gün

Bugün sensiz geçirdiğimiz 9. gün. Doktorlar çok az zamanı kaldı diyorlar. Kendimizi kötü ihtimale hazırlamaya çalışıyoruz ama insan umut etmeden yaşayamıyor.
Bugün yine tüm kardeşlerin tam kadro yanındaydı. İlyas amca, Hanife abla, Vesile ve Reyhan ablalar, Meral yengem, Kezban teyzemin arkadaşları, Saadet teyze, Emine teyze hastanede bizi yalnız bırakmadılar. Müşerref hala da yine bugün yanındaydı. Ortaköy'deki eski akrabalardan İsmail ve Ömer'in oğlu Tahsin de bugün ziyaretine gelenler arasındaydı. Ayrıca Sena abla da telefonla durumunu öğrenmek için aradı.
Tabi bugün ananem ve dedem de yanındaydı. İlk önce Meral yengemin girmesine karar verilmişti ama sonradan yine ananemde karar kılınmış. Ananem yanına gelene kadar dua etmiş. "Ben onunla konuşurken kalp atışları hızlandı" diyor. Odaya ilk girdiğinde ekrandaki çizgilere bakmış. Seninle konuştuktan sonra hareketlendiğini görmüş. Biz, ananemi duyduğuna inanıyoruz.

Az da olsa, ufak da olsa umudumuz var. Çıkmadık candan ümit kesilmiyor. Geçmişi düşünmemeye çalışıyoruz. Yokluğunu düşünmemek için varlığında yaşadıklarımızı hatırlamamaya çalışıyoruz. Aksi takdirde dayanamıyoruz. Şu anki haline, sana, hastalığa gösterdiğin dirence odaklanmış durumdayız. Sürekli senin için dua ediyor, birbirimize destek olmaya çalışıyoruz. Seni bilmiyorum ama biz çok acı çekiyoruz.

14.07.2009

6, 7 ve 8. gün

6. gün (11.07.2009):
Sensiz geçirdiğimiz 6. günde Müşerref halalar, oğlu Abdullah, Mehmet enişte, İlyas amcalar, kızları ve damatları yanımızdaydı. Hızır amca, kızları ve damatları da durumunun yine sabit olduğu bu günde yanımızdaydılar.

7. gün (12.07.2009):
Sensiz geçirdiğimiz 7. günde dayılarım erkenden hastaneye gittiler. Ben de en kısa sürede yanlarına gittim ve doktorlara konuşmak için sıraya girdik. İlk senin ismin okundu. Doktorlar durumunun sabit olduğunu söylediler. Koma seviyesinin 4 ile 5 arasında değiştiğini ama durumunun sabit olduğunu belirttiler. Sodyum fazlalığı için uyguladıkları tedaviye cevap vermişsin. Sodyum seviyen bir seviye düşmüş. Tansiyonun çok düşük olduğu için sürekli ilaç veriyorlarmış. İlaçları kestikleri zaman tansiyonun yine düşüyormuş. Hala bilincin kapalı.
Kezban teyzem çok yorgundu. Bugün gelmemesini söyledik. Münire abla ve Suat abi yanımızdaydı. İlyas amca, Hanife abla, Şenol abi, Hızır amca, İsmail abi de uzun süre yanımızdaydı. Amcaların senin için ağladılar. Öğleden sonra Şeyda yengem, annesi, abisi ve abisinin eşi de geldi. Kayra da yanlarındaydı. Emine ve eşi de akşam üstü gelmişler. Ortaköy’den Bolulu komşun ve eşi de ziyaretine geldiler. Ortaköy’de herkes seni tekrar balkonda kahve içerken görebilmek için dua ediyormuş.
Ayrıca Dursun amcanın kızları, çocukları ve damatları her gün telefonla annemi arıyorlar. Ananemin adağı kesildi. Herkes senin için dua ediyor.

8. gün (13.07.2009):
Sensiz geçirdiğimiz 8. günde her zamanki gibi bütün kardeşlerin oradaydı. Doktorlar durumunun iyice kötüye gittiğini, koma seviyenin 3e düştüğünü söylemişler. 2 ünite kan verildiği için yerine 6 ünite kan istediler. Verilen akciğerinde enfeksiyona sebep olmuş. Bu durum aslında normalmiş ama senin mücadele gücün olmadığı için enfeksiyonla mücadele edemiyormuşsun.
Bugün İlyas amca ve eşi, Hanife abla, Şenol abi yine hastanedeymiş. İlerleyen zamanlarda Ankara’dan İbrahim ve Abdullah aralarına katılmış. Ortaköy’den Tanyel ve ismini bilmediğimiz bir çocuk da hastaneye gelmişler.Meral yengem, Sabire abla ve Hasan abi, Saadet teyze, Münire abla ve Suat abi yine yanındaymışlar. Akşama doğru babam yanlarına gelmiş ve 20:00’de “İnşallah yarın iyi bir haber alırız” umudu ile hastaneden ayrılmışlar.
Ayrıca Özlem abla kına gecesini iptal etmiş. “Hatice abla orada yatarken ben eğlenemem” demiş.
Evdeki herkesin morali çok bozuktu. En düşük koma seviyesine inmen seni kaybettiğimiz anlamına gelmiyor. Umut etmeye devam edeceğiz.

10 Temmuz 2009 Cuma

5. gün

Bugün sensiz geçirdiğimiz 5. gün. Yine herkes hastanede.
Doktorlar nefes alman için boğazını deleceklermiş. Bu saatten sonra yaşasan bile bitkisel hayatta yaşayacağını söylediler. Bitkisel hayattan 8 yıl sonra kurtulan bir kızın haberi yayınlanmıştı gazetelerde. Hala umudumuz var. Bekleyeceğiz.
Dün hiç umut yok diyen doktorlar bugün bitkisel hayattan bahsediyorlar. Uyansan, bitkisel hayattan çıksan bile hafızanı tamamen yitirmiş olacakmışsın. Bunun geri dönüşünün olup olmadığını bilmiyorum. Salih dayım "Yeter ki uyansın. gerekirse beyin nakli için her şeyi yaparız" diyor.

Bugün masada yemek yerken seni andık. Hatice Teyzem olsa şimdi ikinci kurulan masada hala yemek yiyor olurdu dedim. Herkes güldü. Kezban Teyzem birden ağlamaya başladı. "Ya ölürse, onsuz nasıl yaşarız" diye ağlarken bizi de ağlattı.
Vesile teyzeyle ortaköyde onlarla karşılaştığımız günü konuştuk. Biz Beşiktaş'a yürürken onlar arabayla Sarıyer'e gidiyordu. Hep beraber oturup bir şeyler yemiştik.

Anılar canımızı acıtıyor. Bir yanımız sensizliğe uyum sağlamaya çalışıyor ama bir yanımız hala geleceğine inanıyor. Bekliyoruz.

10.07.2009

9 Temmuz 2009 Perşembe

4. gün

Bugün sensiz geçirdiğimiz 4. gün. Umudumuzu kaybetmedik. Doktorlar hiç umut yok deseler de onlar için olmayan umut bizim için var. İyileşsen bile bizi başka ameliyatlar, başka sorunlar bekliyor olacak ama bunları düşünmüyoruz bile. Bugün ananem yoğun bakıma yanına indirildi. Girmeden önce doktor "Sen girme dayanamazsın" demiş. Ananem kabul etmeyince "Ağlarsan, fenalaşırsan atarım seni dışarı" diye kızmış. Ananem yoğun bakım odasına gelene kadar "Allah'ım bana sabır ver" diye dua etmiş. Yanına gelince ağladı mı bilmiyorum. Neler hissettiğini de tam olarak bilmiyorum. Ama çok dayanıklı ve güçlü görünüyor. Ara ara ağlıyor ama sürekli senin için dua ediyor. Yoğun bakımda başındayken elini tutmuş. "Sıcaktı eli" diyor. Eğer makinaya bağlı değilse çok güzel nefes alıyor da diyor. İlk gün hastaneye gittiğinde daha çok ağlıyorduk, şimdi bütün enerjimizi senin için dua etmeye ayırdık. Hepimiz daha metiniz, daha sağlıklı bakıyoruz olaylara. Kaderde varsa yaşanır ama hepimiz senin için dua ediyoruz.
Doktorlar "Durumu ciddi, her şeye hazırlıklı olun" dediğinde Ahmet dayımın tansiyonu düştü ve bayıldı. Bugün yoğun bakımdan sedyeyle çıkan ölüyü görünce annem de fenalaşmış. Ama şu an herkes iyi.
Düzce'deki neredeyse bütün akrabalar hastaneye geldi. Ziyaretine gelmeyen yok. Dereliköyü'ndeki teyzeler ve çocukları, amca çocukların, dayılarının çocukları, hepsi ziyaretine geldi. Bizi bir an olsun yalnız bırakmadılar. Nurşen Abla ve Ekrem enişte de ilk günden beri geliyorlar.
Bu aralar çekecek çilemiz varmış ki bugün bir de Şeyda yengemin yengesinin öldüğü haberini aldık. Şeyda yengem de senin için çok üzüldü.
Pasajdaki herkes senin için dua ediyormuş. Seni hastaneye getiren kadın ve iki arkadaşın da sık sık ziyaretine geldi.
Amcamı bilirsin. Çok tanımazsın belki ama yufka yürekli olduğunu bilirsin. Annemle konuşmuş bugün, o da ağlamış senin için. Yattığın hastanenin adını, adresi kaydetmiş. Belki gelirim demiş.

Durumunun kritikleştiği ilk anda "İnşallah kimseye kırgın değildir" diye düşünmüştüm. Zerrin abla, hani şu yıllardır dargın olduğun en eski arkadaşın. Bugün annemi aramış. Rüyasında seni görmüş. "Bundan sonra senin kedilerine ben bakacağım Zerrin" demişsin rüyasında. Rüyayı gördüğünde hastanede olduğunu bilmiyordu. İçi rahat etmemiş, annemi aramış. Rüyasını anlatıp nasıl olduğunu sormuş. Annem yoğun bakımda olduğunu, beyninde ödem olduğunu ve durumunun ciddi olduğunu söylediğinde karşılıklı ağlamışlar telefonun iki ucunda. Çok ağlamış Zerrin abla senin için. Bunları okuduğunda şaşıracaksın, biliyorum. Ama kavgalı olduğun, o kinci Zerrin abla bile senin için çok ağlamış teyze.

Doktorlar iki gün sonra sana bağlı makinaları sökecekler ve vücut fonksiyonlarını devam ettirecek güçte olup olmadığını kontrol edecekler. İki gün sonra hala devam edemeyecek kadar güçsüz olursan seni tekrar makinalara bağlayıp bağlamayacaklarını bilmiyoruz. Elimizden gelen tek şey beklemek.

Hiçbirimizi duymadıysan da bugün ananem elini tuttuğunda hissetmiş olmalısın. Hepimiz seni bekliyoruz. Seni sevmediğini düşündüğün, kırgın olduğun, kızgın olduğun herkes bir arada, seni bekliyoruz.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Bu, sensiz geçirdiğimiz 4. gün. Doktorlara göre hiç umut olmasa da bizim umudumuz var. 4000 gün de olsa bekleyeceğiz.

7 Temmuz 2009 Salı

...

Hayatı saatler içerisinde tedaviye vereceği ya da veremeyeceği cevaba göre belirlenecek olan biri orada makinalara bağlı yatarken annemi gördüğünde açabildiği tek gözünden süzülen bir damla yaş, yüzünün tutan tarafında beliren üzülme hissi gözümün önünden gitmiyor. Beni görünce oynatabildiği serumlu eliyle bir şeyler söylemeye çalışması ama başının yana düşmesi ve yine kendinden geçmesi. Ananeme “İyileşecek, bak arkadaş söyledi. Annesine ölecek gözüyle bakıyorlarmış iyileşmiş”, “Bak şunun şunun kızı var ya onun da başına gelmiş, şimdi hiçbir şeyi yokmuş” derken içim nasıl kan ağlıyor, nasıl acıyor.

Bak teyze, geçen hafta aldığımız civcivlerden huysuz olanına senin adını verdik. Ne olur aç gözlerini de civcivini görmeye gel teyze. Ne olur teyze. Dayan teyze.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Onun da söyleyecekleri var, okusana!


Hayatta yetenekleri karşısında şapka çıkarılması gereken bazı insanlar vardır. Çirkefleşmek, karalamaya çalışmak anlamsızdır. Yeteneklidir işte. Babadan kalma değildir. Üzerine konma değildir. Bu ne adaletsiz dünya dedirten cinsten hiç değildir. Yeteneklidir. Saygı duyacaksın. Nokta. Benim de yetenekleri karşısında şapka çıkarttığım çeşitli meslek grubundan birileri var hayatımda/etrafımda. Bu yazının etrafında şekilleneceği şahıslar ise karikatüristler. Bir Ersin Karabulut olur, bir Umut Sarıkaya olur, bir Bülent Üstün, bir Yiğit Özgür, bir Kenan Yarar olur. Böyle gençler kolay yetişmiyor azizim. Hayır hayır, bugün size Ersin Karabulut’tan bahsetmeyeceğim.

Bu yazıda sizlere karikatürlerinden çok tatlı-hüzün veren gülümsetici yazılarını beğendiğim Umut Sarıkaya’dan bahsedeceğim. Uykusuz alındığında tarafımca okunan ilk sayfa Sandık İçi’dir. “Benim de söyleyeceklerim var!” köşesi son okunan sayfadır. Dergiyi okur okur gülerim. Sonra bilirim ki o köşede beni gülümseten bir yazı bekler. İşte efendim, yine böyle bir günde Umut Sarıkaya’nın köşesini okuyordum. Çarşambaları çıkan Uykusuz’u cumartesileri aldığımdan 27 Mayıs tarihli sayıyı da muhtemelen 30 Mayıs günü okuyordum. Her zaman olduğu gibi sıra o köşeye geldi ve ben, uzak-yakın bir yazı okuyacağım bilinciyle okumaya başladım. Benim için olağan şekilde başlayan Uykusuz seansı “Nasıl lan? Çok güzel yazmış lan. Bu yazıyı mutlaka bloga koymalıyım ama nasıl?” düşünceleri ile sonlandı. Dergi yeni olduğu için yazıyı bloga koyup emek çalmaktan kaçındım. Haftaya yayınlarım diyerek dergiyi bir yere koydum. Aralarda birkaç kez aklıma gelip ertelesem de üzerinden beş hafta geçtikten sonra yazıyı ancak yayınlamaya karar verdim. Ama zaten işin zor kısmı da burada başlıyordu. Üzerinden beş hafta geçmişken üç aydır taşınırken dağılan kütüphanesini bile düzeltemeye üşenen ben, Uykusuz’un o sayısını nasıl bulacaktım? Başlamak bitirmenin yarısıdır şiarıyla arama operasyonuna başladım.

Eski sayılar şurada, kıytırık dergiler burada, 1 lirayken aldığım Tempo ve türevi dandik dergiler şu kısımda, fuarlardan belki iş bulurum umuduyla aldığım lüzumsuz bol resimli tanıtım broşürleri şunların üstünde, eski penguenler en altta diyerek dergi arşivimi gözlerimle sınıfladım. Yakın tarihe ait dergiler yani taşındıktan sonra alınanların akıbeti ise çok belirsizdi. Oda kapısının arkasındaki kütüphanede bölge bölge rastlanan süreli yayınlar masa üzerinde yığılı kitap/kağıt tomarlarının arasından da yer yer baş gösteriyordu. Öyle ki bir şeyler yığmak için eşyaların üzeri yetmemiş masanın ayaklarını oluşturan ızgara bölmelerine de dergiler/kitaplar yerleştirilmişti, pardon yığılmıştı. Kütüphanedekilerden başladım. Bazıları eski bazıları yeniydi. Bazı dergiler yalnızca ortalarından kıvrılmış bazıları ise önce ortalarından sonra yarısının ortasından bir kez daha kıvrılmak suretiyle dörde katlanmıştı. “Hayır” dedim. “Bu dergiler temiz. O sayı oldukça yıpranmıştı. Bugün yayınlarım, yarın yayınlarım diye ortalıkta gezdirmekten eskitmiştim dergiyi” dedim. Odanın muhtelif yerlerinde arama yaptıktan sonra sonunda içinde makyaj malzemelerimin, takılarımın, tokalarımın, kardeşime ait olduğu halde niye benim çekmecemde durduğunu hala bilmediğim bigudilerin bulunduğu; önüne gelenin eline geleni attığı kapalı bölmelerden biri olma özelliğini taşıyan çok amaçlı çekmecemde eski bir Bilim ve Teknik Dergisi sayısının altında bağırsakları dışarı çıkmış, Umut Sarıkaya’nın yazısının olduğu sayfa görünecek şekilde katlanmış vaziyette dergiyi buldum. Ama yazıyı burada yayınlamayacağım. Bütün bu tantana boşuna mıydı, boşuna mı okuduk bu kadar lakırdıyı demeyin sevgili okumayanlarım. Yazıyı burada yayınlamayacağım dedim. Bu, yazıyı parmaklarımla ben yazmayacağım anlamına geliyor. Okumayacağınız anlamına gelmiyor. Yazıyı tarattım. Aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.
Bu kadar cümleyi boşuna kurmadım sevgili okumayanlarım. Okuyun diyorsam gerçekten okumanızı istediğim için diyorumdur. Bu sebeple, lütfen okuyunuz!

http://img269.imageshack.us/img269/7152/canerika.jpg
"Can Erik", 27 Mayıs 2009, Sayı: 2009/22, No: 091, Uykusuz Dergisi

Özgün İçerik Kodu: F70C1946738363BBAFF620ABE314CB619BEBF411

3 Temmuz 2009 Cuma

Polis ne iş yapar?

Afişlerde kullanılan, filmlerde görülen temiz yüzlü, yakışıklı polis memurları gerçek hayatta var mı? Toplamı 24 saati bile bulmayan bir süre içerisinde her çeşit polis memuruyla tanıştım. Çevik kuvvet biriminde, emniyet müdürlüğünde, asayiş şube müdürlüğünde, karakolda, danışmada, kimlik kontrolünde, araştırmada görevli çeşit çeşit memur ile görüştüm. Hatta bazıları o kadar iyi davrandı, o kadar yardımcı olmaya çalıştı ki annem de ben de bu kadar iyi olmalarına şaşırdık. Nihayetinde biz, normal vatandaşların devlet dairelerinde köpek muamelesi gördüğü, esnafın kazıkladığı, müşteri olduğu yerde bile aşağılanan, basit şeyleri yapmak için bile en akıllısının ortalama zekalı bir Avrupalı’dan çok daha fazla çaba göstermesi gereken insanların yaşadığı bir ülkenin evlatlarıyız. Mevzu basit bir konu, önlem için dolanıyoruz. Bazı işlemler yapılması gerekiyor. Saatlerce beklemeler, dolanmalar, oradan oraya yönlendirmeler sonucunda hiçbir şey yapmadan dönüyoruz. Bütün sinirlerimin tepemde dolandığı bu hareketli saatler beni bir tek soru üzerinde düşünmeye itti:
“Polis ne iş yapar?”
• Güvenliği sağlar.
• İnsanlara güven verir.
• Vicdanı olmayanlara polislik yapar.
• Suçluların elini kolunu sallayarak gezmesini engeller.
• Önüne gelenin suç işlemesini engellemek için mağdurlara yardımcı olur.
Bunlar gibi kitaplardan çıkma, güzel görevleri polislere ait biliriz. Neyse ki hala yukarıda sıraladıklarımı ve hatta fazlasını yapan polisler var Türkiye’de.

Şimdi bir de bugün tanıdığım bazı polis memurlarının ve benzerlerinin neler yaptıklarını inceleyelim.

“Polis ne iş yapar?”
• 1 Mayıs’ta işçi döver.
• Slogan atan öğrencileri döver.
• Gözüne kestirdiğini gözaltına alır.
• Parasız kalınca ceza keser.
• Artistlik taslar.
• Çay içer.
• Sigara içer.
• İşini yapmaz.
• Boş boş gezer.
• Vatandaşa bağırır.
• Vatandaşı korkutur.
• Kendisine soru sorulmasından hoşlanmaz.
• Sorgulanmaktan haz etmez.
• Bazısı rüşvet alır.
• Silahını gereksiz yere kullanır.
• Görevini kötüye kullanır.
• Karısını, çocuğunu vurur.
• Silahıyla intihar eder.
• Bir şekilde eline düşen hayat kadınlarından faydalanmak için elinden geleni yapar.
• Gece geç saatte yalnız bir kadın gördüğünde onu ille de fahişe yerine koyar, faydalanmak için gereksiz yere devriye arabasıyla gezdirir.
• Hırsızları bulamaz. Hırsızlık artık sıradan bir şey haline gelmiştir. Soyulan herkes başına geleni kabul eder.
• Hatta bazen dolandırıcılığa, hırsızlığa yardım eder.
• Çete kurar, adam dolandırır.
• Kendini savcı zanneder, hakim zanneder hatta bazen milletvekili zanneder.
• Katilleri bulamaz.
• Bazı suçları ciddiye almaz.
• Görevini yapmaz.

Daha fazlasını yazmak istemiyorum. Gençlerin görev aşkıyla dolu olduğu, orta yaşlıların kendini nimetten saydığı, bürokrasi içinde kaybolmuş, işini sevenini de işinden soğutan yapısıyla emniyet, çeşit çeşit polise ev sahipliği yapıyor. Asayiş büroları, karakollar gibi olmasa da yine de bu yapı içerisinde polislerin Cem Garipoğlu’nu bulamıyor olması normal. Çöp kaybetseler boş boş oturmaktan, şikayette bulunmaya üşeneceklerinden çöpü bulamayanlar katil mi bulacaklar?

Anladığınız üzere ben bugün her türlü polisle karşılaştım. Yardımcı olanlara teşekkür eder, kendini nimetten sayan görevini yapmayanlara vergilerimden ödenen maaşlarını haram ederim. İşsiz olduğu için, borcu olduğu için yuvası dağılmış, intihara teşebbüs eden adamlar dururken ne diye tek yaptığı iş çay içmek olan adamları beslemeye devam edersiniz anlamam ki.

NOT: Asayiş Şube Müdürlüğü, gerçekten de filmlerde görüldüğü gibiymiş. Sivil memurlar, olay yeri inceleme ekibi, olay yeri inceleme odası, görevli olmayanların giremediği delil odaları, kendi aralarındaki nükteli konuşmaları ile kendimi film setinde zannettim. Eğlenceli, zevkli, güzel iş. Başarılar diledim gitti.
Resimdeki uykusuz kapağına buradan ulaşabilirsiniz. Yaklaştırarak soldaki yazıları okuyabilirsiniz. Hatta, lütfen okuyunuz!