30 Haziran 2009 Salı

İtiraf ediyorum

"İtiraf ediyorum…” yazıları bloglarda dolanmaya başlamış. Beni mimleyen olmamış ama ben kendimi mimledim bile.
İtiraf ediyorum:
• Selena’nın birkaç bölümünü izledim.
• Büyük bir egom var.
• Ara sıra ukalalık yapıyorum.
• Bazen dobra olmanın ayarını kaçırıyor, insanlara hakaret ediyor konumuna düşüyorum.

İtiraf ediyorum:
• Film izlerken, dizi izlerken, kitap okurken kendimi çok kaptırıyorum ve ağlanmayacak şeylere bile ağlıyorum.
• Yüzüklerin efendisinin son filminin sonunda ağlamıştım.
• Love Actually filminde bile ağlamıştım.
• Elif şafak ve Nazan Bekiroğlu’nun neredeye her kitabında ağlıyorum.
• 4400’ün Salvation müziğini duyduğumda bir acayip oluyorum.
İtiraf ediyorum:
• Çabuk sinirleniyorum
• Çabuk sinirlenince kriz geçiriyorum
• İnsanlar üzerlerine vazife olmayan şeylere burunlarını sokunca sıfatına ve pozisyonuna bakmaksızın laf çakmaktan kendimi alamıyorum.

İtiraf ediyorum:
• Biraz fazla duyarlıyım.
• Empatinin b.kunu çıkarıyorum.
• Tanımadığım, görmediğim, görmeyeceğim kız arkadaşlarının arkasından iş çeviren erkekleri ispiyonlamamak için kendimi zor tutuyorum. Hatta bazen tutmuyorum.
• Diyetlerimle ya da hastalığımla ilgili cahilce yorumlar yapan insanları umursamıyorum.
• İnsanların iş seçimime burunlarını sokmalarına tahammül edemiyorum.
• Faşo-cahillerden hiç haz etmiyorum.

İtiraf ediyorum:
• Bazen hiçbir şey yapmayıp saatlerce yatmak istiyorum
• Bazen saatlerce yazı yazmak istiyorum
• Bazen saatlerce gezmek istiyorum.
• Bazen saatlerce saçmalamak istiyorum.
• Bazen hiç durmadan çalışmak istiyorum.

İtiraf ediyorum:
• Yalnız kalmaktan çok ama çok hoşlanıyorum.
• Popülariteden nefret ediyorum.
• Popüler olmaktan nefret ediyorum.
• Modadan nefret ediyorum.
• İlgi çekmekten nefret ediyorum.
• Yeni tanıştığım insanlarla muhabbeti yürütmekte bazen zorlanıyorum.
• Sıkıcı insanlardan çok çabuk sıkılıyorum.
• İşim var diye bazen yalan söylüyorum. Tek amacım o ortamdan tüymek oluyor.
• Kıskancım. Sevdiğim herkesi ve her şeyi kıskanma potansiyeli taşıyorum.
İtiraf ediyorum:
• Konserlerde bağırmayı seviyorum.
• Feridun Düzağaç konserlerinde Tarkan hayranı şapşal kızlar gibi bağırabilirim ama bağırmıyorum. İtiraf ediyorum:
• İşe servisle gitmekten nefret ediyorum.
• Başka imkanları olduğu halde işe arabasıyla tek başına gidenleri görgüsüz ve ayı buluyorum.
• Ekonomik durumları sebebiyle başkalarını aşağılayan “Beyaz Türkler”i zavallı, karaktersiz, haysiyetsiz, şerefsiz… neyse… işte öyle buluyorum.
• Sigara içenlere kızıyorum.
• Sosyalim diye sapıtanlara acıyorum.
• Erken olgunlaşmaktan memnunum.
• Evrimini tamamlamamış olanların eğlence anlayışlarına gülüp geçiyorum.

İtiraf ediyorum:
•Depresif şarkıları, kitapları, filmleri, dizileri seviyorum.
• Türk dizilerini sevmiyorum.
• Çizgi filmleri seviyorum.
• Eski Türk filmlerine bayılıyorum.
• Hala çocukça hayaller kuruyorum.

İtiraf ediyorum:
• Biraz huysuzum
• Biraz dağınığım
• Biraz asabiyim
• Biraz depresifim.
Sanırım bu kadarı yeterli.

Özgün İçerik Kodu: 5E8EB12F6D989861D7E117DF2B9C3C8C3B5306D5

24 Haziran 2009 Çarşamba

Doktorum biçim biçim


Doktorlar hastalandığımızda rahatsızlığımızı küçümsemeyip doktora gitmemiz gerektiğini söyleyip dururlar. Peki, biz hastalandığımızda ilk iş doktora mı koşarız? Tabi ki koşmayız. Etrafımızdakilere sorar, koca-karı ilaçlarını dener, en kötü ihtimalle eczaneye gideriz. Başa çıkamayacak hale gelirsek ancak o zaman doktora gideriz. Çünkü aslında hiçbirimiz doktorlara güvenmeyiz. Kimseyi zan altında bırakmak istemiyorum ama yakın akrabalarım da dahil olmak üzere doktorlara güvenmiyorum. Araştırma firmaları anket yapıp halkın doktorlara duyduğu güveni sorgulasa %100’e yakın bir oranda güvensizlik çıkacağından eminim.

Geçtiğimiz günlerde üniversiteden birincilikle mezun olan doktor kızımız aynı dönemden mezun olduğu arkadaşlarına güvenemediğini, onlara ailesini teslim edemeyeceğini söyledi. Hocaların derslere girmediğini, hep asistanlarla çalıştıklarını da ekledi. İçeriden, yaşayan, gören bir göz olarak bu doktor kızımızın söyledikleri önemliydi.

Bildiğiniz gibi doktorların tam gün çalışmasına yönelik bir yasa gündemde bu aralar. Ya devleti tercih edip bütün gün çalışacaklar ya da muayenehaneleri seçip devletten vazgeçecekler. Pek tabi ki doktorlar buna çok kızdılar. Çalışma verimlerinin düşeceğinden, ekonomik sıkıntıya gireceklerine kadar türlü türlü bahaneler uydurdular. Devlet hastanelerinde yığınla insan olmasının sorumlusu elbette doktorlar değil. Ama hastaya köpek muamelesi yapan doktorlar da bu ülkenin hastanelerinde çalışıyor. Canını dişine takarak farklı farklı insanlarla uğraşanları da var, haysiyetsizliğin boyutunu gereksiz ameliyatlara vardıranlar da. Hipokrat yemini unutulalı çok olmuş, doktorlar artık tüccar olarak faaliyet gösteriyor. Yanlış ameliyat da yapsalar, yanlış ilaçlarla sağlam adamı hasta da etseler hatta ameliyat masasında adam öldürseler bile başhekimler ve hastaneler doktorları hep koruduğundan kimse doktorlara hesap soramaz. Bütün bu haysiyetsizlik ve şerefsizlik içinde hastaneden muayenehaneye hasta yönlendirmeleriyle doktorlar – devlet memuru olmalarına karşın – servetlerine servet katıyor. Özel sektörde çalışanlar daha yüksek maaşlarla çalışırlar ama iş garantileri yoktur. Devleti tercih edenler daha rahat çalışırlar, daha az maaş alırlar ama iş garantileri vardır ve emeklilikleri daha rahattır. İş seçerken herkes bunu bilerek seçimini yapar. Artık özel sektörde de maaşlar düşük olduğu için devlette çalışmak daha avantajlı durumda. KPSS sınavına giren bu kadar çok üniversite mezunun olması da bunu ispatlar nitelikte. Bu şartlar altında doktorlara hem özel muayenehane hem devlet şansı tanınınca doktorlar iki kere haksız kazanç elde etmiş oluyor. Çünkü hem devlete bağlı oldukları için çalışma saatleri az ve güvenceleri var hem de özel sektör diğer alanlarda çalışanlarının canına okurken doktorlar özel muayenehanelerinde yüksek vizite ücretleri ile zenginleşiyor. İşin ucu öğretim üyelerine dokunduğunda daha da vahim bir tablo ortaya çıkıyor. Çünkü tıp fakültesinde öğretim üyesi olan doktorlar iki kutsal ve önemli mesleği bir arada icra ediyorlar. Hem doktorluk yapıyorlar hem öğretmenlik. İşin içine muayenehaneler de girince hocayı okulda görebilene aşk olsun.

Bütün bunların yanında göz ardı edilen bir nokta daha var. Diyelim ki bütün sakıncaları yok edildi, hayat bayram oldu ve doktorlara hem devlete bağlı kurumlarda çalışma hem de özel muayenehane açma imkanı verildi. O zaman diğer öğretim görevlilerin ya da diğer memurların ne suçu var? Devlet üniversitelerinde kadrolu çalışan hiçbir öğretim üyesi kendisine işyeri açamaz. Öğretim görevlisi olmak demek, kırklı yaşlara kadar fatura ödemek için hesap kitap yapmak demektir. Makine mühendisi bir profesörü, tüccar bir doktordan aşağı yapan nedir? Tüccar doktorun hangi özelliği daha yirmili yaşlarını bitirmeden onu zengin yapar? Doktorda olup da mühendiste olmayan, mühendis profesörü kırklı yaşlara kadar süründüren eksiklik nedir? Var mı bir cevabınız sevgili doktorlar? Sizinki kutsal meslekse onlarınki de gayet kutsal bir meslek. İnsan hayatını kurtardığınız bütün cihazlar onlar sayesinde var. İçinde bulunduğunuz hastaneler, dokunduğunuz her ekipman, kullandığınız her yazılım onlar sayesinde var. Hiçbiriniz elle ameliyat yapmadığınıza göre bir bakıma onlara muhtaçsınız da. Sizi mühendislerden ya da öğretmenlerden üstün yapan hiçbir özelliğiniz yok. Bu yüzden onlar nasıl tercih yapıyorsa, devlette çalışmanın olumlu/olumsuz yanlarını değerlendirip bazen bir ideal uğruna her şeyden vazgeçip kararını veriyorsa siz de aynısını yapmak ve uygulamak zorundasınız.

Bir doktor dürüst olduğunu, hastayı sömüren doktorlardan olmadığını belirtmek zorunda kalıyorsa bu durum, o meslekte dürüst olmamanın normalleştiği anlamına gelir ki ülkemizde yaşanan da budur. Bu sebeple doktorlara tam gün çalışma zorunluluğu getiren bu yasaya itirazların vardığı nokta çok açıktır. Doktorlar haksız yere elde ettikleri kazanç kapılarının kapanmasına itiraz etmektedir. Bu itirazlar sağlık sisteminin ülkemizde ne durumda olduğunun açık bir kanıtıdır. Arkadaşlarım ve yakın akrabalarım da dahil olmak üzere – dürüstleri tenzih ederek – söylüyorum:
Foyanız meydana çıktı sevgili doktorlar. Hepinizin gözlerinden öper, geçmiş olsun dileklerimi iletirim. Biraz işinize bakın he, ne dersiniz?

Not: Avukatlara da sıra gelecek.

Özgün İçerik Kodu: F280A8C09FBEBE7DB0F7DCB7144EE6535286C4DD

22 Haziran 2009 Pazartesi

Komşu komşunun sesine mecbur mudur?

Sevgili okumayanlarım.
Birazdan aşağıda okuyacaklarınız hayatın orta yerinden ve kişisel yaşanmışlıklardır. Biliyorum, aranızda söyleceklerimi yapanlar var. Bu yüzden bu yazıda ilgili şahıslara söyleneceğimi bilin. Sansür sebebiyle burada yer veremediğim küfürlerden özür dilerim. Ama siz o küfürleri biliyorsunuz nasılsa, lütfen ilgililer üzerine alınsın.

Her şey, dün gece saat 01:00’e doğru arka apartmanın balkonunda oturan ailemsi yapıya mensup insanımsı yaratıkların konuşmalarıyla başladı. Bu insanımsı yaratıklara iki ayaklı hayvan dememiz halinde körpecik, zavallı hayvanlara haksızlık etmiş olacağımızdan insanımsı yaratık demeyi daha uygun buluyorum. Olaylara geçmeden önce arka binanın vukuatlarından bahsetmek istiyorum biraz. Bu binanın yeri, açısı, balkonlarının biçimi ve sokağa hakimiyeti uzun uzun mimarını düşünmeme sebep oluyor. Cam açık olduğunda ya da balkonda biri oturduğunda konuşmalar sokakta yankılanarak büyüyor. Bu apartmanın kuzey cephesinde psikologların, sosyologların, hayvan bilimcilerin, bilim adamlarının, evrim araştırmacılarının takım çalışması ile incelemesi gereken şahıslar ikamet ediyor. Kendileriyle ilk tanışmam böğürtü sesleri ile kitap okuduğum masamdan kalkmam suretiyle gerçekleşmiştir. Kıştan yaza geçtiğimiz ve artık sıcakların rahatsız etmeye başladığı günlerde herkesin pencereleri açık olduğu için evlerden dışarı taşan sesler sokaklardan duyulabiliyordu. İşte arka taraftaki o değişik binanın kuzey cephe yaşayanlarından bizim daire ile karşı karşıya olanından garip sesler geliyordu. İTÜ Makina Fakültesi kantininde langırt oynayan mühendis gençlerin naralarından bin beter olan bu seslerin nereden geldiğini anlamak için cama koştum. Cama koşarak gittim çünkü sesler adeta dışarıda bir kavga varmışçasına yüksek çıkıyordu. Garip apartmandan geldiğini saptadığım böğürtülerin sebebini anlamak için binanı tam karşısında olan odaya geçtim. Karşı dairenin bir oda camı ve balkon kapısı açıktı. Odada iki genç PES oynuyor ve dişisini arayan erkek hayvanlar gibi bağırıyorlardı. Biz, zavallı mahalle sakinleri, onlar her böğürdüğünde yerimizden zıplıyor, özelini dışarıya taşıyan bu saygısız gençlere lanet ediyorduk. Benzer olaylar yaz geldiğinden bu yana sık sık yaşanıyor, rahatsızlıklar kısa süreli olunca ya da gündüz saatlerinde vuku bulunca tatsızlık yaşanmıyor. Ama dün gece arka apartman-kuzey cephesinin işin b.kunu çıkardıkları bir geceydi gerçekten. Gece saat bir sularında kart bir erkek sesinin, titreyen orta yaşlı bir kadın sesinin ve cilveli, ince, uyuz bir genç kız sesinin vokal olduğu bir şarkı sesi duyduk. “Söylemem derdimi hiç kimseye…” diye iğrenç, detone, kulak tırmalayıcı sesleri ile ailemsi bir yapı balkonda oturmuş eğleniyordu. Ailemsi yapı camlardan başını uzatıp bakıp bakıp içeri girenlere aldırmadan yüksek sesle gülmeye, şarkı söylemeye, böğürmeye, çığlık atmaya devam ediyordu. Hatta bir ara anne konumundaki yaratık işi iyice abartıp oğluna bağırma seansını sokağın ekosundan faydalanarak tamamladı. Dışarıda top patlasa bana fark etmez, devirip popomu fosur fosur uyurum. Ama ışığı açmak için elektrik düğmesine bastığınızda çıkan çıt sesini duyan bir komşumuz alt katımızda ikamet ediyor. İşte o, bu seslerden rahatsız olur. Nitekim öyle de oldu. Alt kattan bir pencere açıldı, bir kadın sesi “Biraz sessiz olabilir misiniz?” diye gayet kibar, efendi, saygılı bir ses tonu ile ricada bulundu. O işveli, ince, kulak tırmalayıcı ses kerhane yosması tavrı ile cevap verdi: “He canım he. Tamam sessiz oluruz.” Alt kattaki kadın, kerhane yosması kılıklı kadının cevap veriş biçiminden rahatsız olduğu için usulüne uygun bir biçimde, ters konuşmadan derdini ifade etti. Yanındaki baba konumundaki ama daha ziyade p….i andıran evrimini tamamlamamış yaratık “Bi dakka ya, niye sessiz oluyomuşum, onu söylesene bana sen. Camını kapat uyu sen, bizi dinleme” diyerek iç dünyasını iyice dışa vurdu. Kadın tatsızlık çıkmasın diye penceresini kapatıp yattı. Kerhane yosması edalı kız, bu kez daha yüksek sesle konuşmaya başladı. Evlerde zaten pimapen varmış, kapatırsa duymazmış. Taa ordan milletin balkonuna müdahele ediyormuş. İnsanlar da ne kadar salakmış. Masada alçak sesle konuşmayı tercih eden bir kadın daha vardı. Sessiz konuştuğu için ne dediğini duyamadım ama kerhane yosması kılıklı kızın çemkirmelerinden anladığım kadarıyla sessiz kadın, alt komşumuzun haklı olduğu söylüyordu. Kerhane yosması kılıklı kız ve p…. görünüşlü babası ise buna karşılık alt kattaki kadına hakaret yağdırmaktaydılar. Uyuyakaldığım için sonradan ne olduğunu bilemiyorum. Mahalledekiler görgülü insanlar. Ayılığa ayılıkla karşılık vermezler. Zaten bu insanımsı yaratıkları bu sokağa FBI, CIA, KGB, MOSSAD gibi ulvi amaçlar için çalışan kurumların gizli biyo-genetik araştırmalar için yerleştirdiğini düşünmeye başladım. Ya da bilim adamları evrimi tamamlamaya çalışan bu canlıların hangisinin bulunduğu ortama uyum sağlayacak kadar güçlü olduğunu incelemeye çalışıyor. Kerhane yosması kılıklı kızla p….. görünüşlü babası için bence artık çok geç. O ikisi uyum sağlayamadan göçüp gidecekler bu diyarlardan. Arkalarından bir kişi bile anmayacak onları. Doğal seleksiyon. Gerizekalılar gider, akıllılar kalır. Anne ve oğlu için çok geç olmayabilir. Sessiz kadın zaten evrimini tamamlamış gibiydi.

Sabah kalkıp balkona çıkınca dün geceki patırtının sebebini anladım. Ailemsi yapı popolarında pireler uçuşarak uyurken insanlar kalkmış, işine gidiyordu. Utanma duygusundan yoksun insanımsı yaratıklar işine giden insanların gürültüsünden rahatsız olmamak için balkonun pimapenlerini sıkı sıkı kapamışlardı. Ama balkon pimapenleri perdesiz olduğu için dün geceden kalma masayı görebiliyordum. Ne demiş atalarımız?
“İçmesini bilmiyorsan, içmeyeceksin. Şişede durduğu gibi durmaz bu meret.”

Evet sevgili okumayanlarım. Dün gece mahallemiz sarhoş hayvanlarca basıldı. Aşırı alkol aldığı gözlenen insanımsı yaratıklar sakinliğiyle bilinen mahallede olay çıkardı. Aranızda benzer şeyleri yaşayanlar/yaşatanlar varsa hakaretlerimi ve ailemsi yapının düştüğü konumu göz önüne alarak evriminizi bir an önce tamamlayın derim. Zira bu böyle devam ederse polisin kapılara dayanması yakındır.
Yapmayın arkadaşlar, ayılık yapmayın. Kaşınmayın.

NOT: Akşam eve gelince ailemsi yapıyı bu kez arka apartmanın bahçesinde tıkınırken yakaladım. Gündüz gözüyle bakınca p.. kılıklı baba olarak gördüğüm kel, göbekli adamla kerhane yosması kılıklı kadının karı-koca olduklarını gördüm. Aralarında yaş farkı olduğu çok açık ama baba-kız olacak kadar çok değilmiş. Karanlıkta öyle görmüşüm. Bu durumda balkonda bulunan diğerlerinin kim olduğunu çözememiş oluyoruz. Ama siz bunu boşverin, olaylara odaklanın.

Özgün İçerik Kodu: F8DC346AF25EB04D871BF7FCD04D1DC3F4D3556E

19 Haziran 2009 Cuma

İnsanımız "Ayşe Arman" diyor çünkü...

Geçtiğimiz günlerde hepinizin bildiği üzere Ayşe Arman Nihat Odabaşı’na çıplak/yarı-çıplak seksi pozlar verdi. Arman’ın cesaretinden, evli olmasından, kızından, çılgınlığından, gazeteciliğinden çokça söz edildi. Elli, atmış yaşlarında kır saçlı, siyasi yazılar yazan koca koca köşe yazarları Arman’ın vücudundan, ne kadar seksi olduğundan bahsederek kendinden geçti. Bu bilmem kaçıncı çıplaklık dalgasının ardından şimdi sıra külleri konuşmaya geldi. Vatan Gazetesi’nin 18.06.2009 tarihli, “Arman’ın cesur pozları tıklanma rekoru kırdı” başlıklı haberinde, başlıktan da anlaşılacağı gibi, Ayşe Arman’ın seksi pozlarının gazetelerin internet sayfalarında tıklanma rekoru kırmış olduğundan bahsediliyor.(1) Basılı gazetelerin de elden ele dolaştığından şüphemiz yok. Gazetelerin internet sayfaları porno site olmaya başladığından beri her gazete, çoğu zaman yabancı bazen yerli güzellerin göster-ama-elletme pozları ile dolup taşıyor. Bu bolluk içerisinde, artık her gün birinin kalçasını, bacaklarını, göğüslerini görebiliyoruz, çok mutluyuz. “Biraz daha açsa görünecekmiş” , “Şu fotoğrafçılar da ne şanslı adamlarmış” diye hayıflanarak baktığımız güzeller, arka sayfa güzeli olmaktan çıkıp gazetelerin en çok tıklanan sayfaları olmaya başlayalı beri öyle fotoğraflar yayınlanıyor ki artık her türlüsü normal gelmeye başladı.

Peki efendim o zaman şunu soralım: Bu gökten yağan çıplaklık içerisinde Ayşe Arman’ın pozları neden bu kadar ilgi çekti? Daha az giysi, daha fazla çıplaklık içeren pozlarıyla yabancı güzeller dururken Ayşe Arman’a bu ilgi neden? Bu sorunun cevabı aslında sorunun içerisinde saklı. Çünkü söz konusu olan kişi Ayşe Arman. Yani bir Türk. İçimizden biri. Sokakta görebileceğiniz, kim bilir belki de yakın bir kız arkadaşınızın içine kaçmış olma ihtimali olan bir kişilik. Erkek milleti Angelina Jolie, Adriana Lima, Rus kızları, Alman kızları, turistler diye sızlanır durur ama hiçbirinin çıplak pozları ya da internetten yayılan videoları Gamze Özçelik’in videosu kadar ilgi çekmez. Şimdi bu hasta ruhlu erkek güruhunun önüne yerli-yabancı kadınların başrolünü oynadığı bir takım videolar koyup davranışlarını inceleyelim. Farz edelim ki aşağıda isimlerini sayacağımız kişilerin bazı özel videoları var. Bu güruhtan söz konusu kişilerin videolarını bir sıraya koyarak izlemelerini isteyelim. Sıralamanın aşağıdaki gibi olacağından eminim.*

1. Yan apartmanda oturan Hayrullah Abi’nin genç ve diri vücutlu karısı Gülsüm’le çekilen görüntüleri
2. Yan sokaktaki dul Hayriye Abla’nın sevgilisiyle görüntüleri
3. En yakın arkadaşım Ahmet’in motor sevgilisi Sibel’le görüntüleri
4. Gamze Özçelik’in tecavüz videosu
5. Gülben Ergen’in pornosu
6. Saba Tümer’in etek altı görüntüleri
7. Angelina Jolie’nin yatak görüntüleri
8. Adriana Lima’nın çıplak görüntüleri
9. Paris Hilton’un videolarından biri
10. Pamela Anderson’ın porno videosu

Ellerinde imkan varsa önce komşunun karısını izleyeceklerinden şüphem yok. Bu güruha mensup erkekler, her fırsatta saydırıp döktürüp Türk kızlarını küçümsüyor olsalar da hepimiz biliyoruz ki her zaman Hayrullah Abi’nin karısı Pamela Anderson’dan önce gelir! İşte bu yüzden bunca güzele rağmen “Ayşe Arman” diyor insanımız. Çünkü o bizden biri, evli (bir kocası var yani), bir çocuk sahibi ve üstelik yandaki dairede ikamet ediyor da olabilir! Haksızlar mı yani? Pamela Anderson’dan daha ilginç değil mi?
Başka bir örnek için Bihter ile Behlül’ün sevişme sahnelerinin reyting rekorları kırmasına ve ortalığı kasıp kavurmasına bakabilirsiniz. (2) Ne yani, boşuna mıydı Yaprak Dökümü’nün Fikret’in kocasıyla öpüşme sahneleri yayınlandığında kırdığı reyting rekorları? Bütün bu örnekler bir şeyler ifade etmeli.

Erkeklerin ilgisini çeken çıplak görüntüler kadınların da ilgisini çekiyor, merak etmeyin. Kaç kadın Pamela Anderson’ı Hayrullah Abi’nin karısı Gülsüm’e tercih etmez ki? İşte bu yüzden, yaşasın Behlül’le Bihter! Yaşasın Ayşe Arman!

*Listede ismi geçen kişilerin hepsinin gerçeklerle ilgisi yoktur. Hemen Google’dan arama yapmayın!

Özgün İçerik Kodu: 7A771F30061D799B28D0AA33BCB7073C88875D86

16 Haziran 2009 Salı

Çıplaklığın özgürlük ve sanatla ilişkisi

Bazı insanların çıplaklıkla özgürlük arasında kurdukları ilginç ve yüzeysel bir bağ var. Çıplaklık özgürlük üzerinden sanata girerse bu bağ iyice kuvvetleniyor. Çıplaklığın ülkemiz üzerindeki tetikleyici etkisi belli. Bu şartlar altında sanat için soyunmak ya da özgürlük adına çıplaklaşmak tepkilerle dolu bir süreci de beraberinde getiriyor. Çoğu sanat ve özgürlük savaşçısı çıplaklıkla porno arasındaki o ince çizgiyi kaçıran hatta bilinçli olarak o çizgiyi geçirip işi ticarete döken uygulamaların savunucusu olsalar da onların neyi savunduklarını anlayabiliyor ve bazen bir oyunun parçası haline geldiklerini göremedikleri için onlara kızmıyorum. Ama kızmamam susacağım anlamına da gelmiyor.

Çıplaklığın özgürlükle bağdaştırıldığı iki anlayış, özgürlük ve sanat, aynı zamanda modernite denen ilginç kavramın birer kolu. Daha doğrusu geri kalmış güzel ülkemizde modernliğe, çağdaşlığa uygunluk belirli başlıklar altında çıplaklık üzerinden ölçülüyor. Yukarıda da bahsettiğim üzere bizimki gibi muhafazakarlıktan açılan toplumlarda, toplumun bazı kesimlerinde şiddetli içe kapanış bazı kesimlerinde de sonradan görmelik yaşanması normaldir. Bu iki kesim çatışa çatışa birbirine saygı duymayı zamanla öğrenir. Ama hayat bayram olana kadar çok ciddi çatışmalar yaşanır. Herkes kendi doğrusunu savunur. Bu çatışmalarda muhafazakar kesim dini muhatap almayanlara nedense hep dini referans olarak gösterir. Dini inançlarına bağlı olsalar bile muhafazakarlar gibi hayatı din referansında yaşamayan insanlara kendilerini din çerçevesinde ifade etmekte ısrarcı olurlar. Halbuki bu davranış, bütün ifadeleri ve savunmaları boşa sallamaktır. Karşıdaki için hiçbir şey ifade etmeyecektir. Batı’ya çıplaklıkla entegre olmaya çalışan kesim ise bir çatışma söz konusu olduğunda hep aynı yere saldırır: “Siz kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapıyorsunuz!” Muhafazakarların kadınları örtmesine karşılık onlar da kadınları soyma yoluna giderek cevap vermeye çalışırlar. Dikkatinizi çekerim, bu modernlik-muhafazakarlık kavgası kadın üzerinden devam eder.

O zaman soralım, neden özgürlükler hep kadın bedeni üzerinden? Nedense kimse çıplak erkek bedenleri üzerine özgürlük tezleri geliştirmiyor. Özgürlükse özgürlük kardeşim, o zaman erkeklerin çıplaklığı da teşvik edilsin ki bu çifte standart ortadan kalksın! Diyorsanız ki erkekler çıplak olunca daha özgür olmazlar, bunun onunla ilgisi yok. Mevzu çıplaklık mevzusu değildir. O zaman sevgili kardeşlerim ne alıp veremediğiniz var çıplaklıkla? İki uç noktadaki tezleriniz neden hep çıplaklığın dereceleri üzerinden yürüyor? Aynı durum toplumsal alandan çıkıp sanatçı algılarına dahil olduğunda da benzer sorunlar sanatta ortaya çıkıyor. Sanata saygımız var da sanatın kadına saygısı yok mu? Neden sanatta çıplaklık hep kadın bedeninin çıplaklığı üzerinden tartışılıyor? Neden sanatta çıplaklıkla ilgili sansasyonlar, çıplaklığa karşı olanlar, çıplaklığı savunanlar, kadın bedeni üzerinden harekete geçiyor? Sanatın engellenmesini protesto ederken bir kadının çıplaklığı sergileniyor da neden bir erkeğin çıplaklığı bu protestonun bir aracı haline getirilmiyor? Sanatçılar çıplak kadın çizme özgürlüklerini savunurken neden çıplak erkek çizme özgürlüklerini de savunmuyorlar? Erkeklere neden haksızlık yapıyorlar? Onlar da istemez mi ressamlar erkekleri de çıplak resmetsin, sansürlendikleri zaman sanatçılar onların da hakkını savunsun(!)

Sanata sansüre gösterilen tepkinin ille de kadın çıplaklığı üzerinden olması düşündürücü ve bence erkek egemen toplumun da bir göstergesi. Aynı zamanda aydın olduklarını sanan/iddia eden sanatçıların bile (aksi istikamette de olsa) ne kadar bağnaz olabileceklerine bir kanıt teşkil ediyor.

Ben, çıplakla - özgürlük arasındaki bağıntıyı, fonksiyonu, korealasyonu anlayamadım sevgili okumayanlarım. Kıyafet özgürlüğü de nihayetinde dünyada büyük-küçük tekstil firmalarının ürettiklerine bağlı. Tekstil fabrikalarının hepsi renk renk, desen desen, boy boy çarşaf üretirse kıyafet özgürlüğü çarşafa bağlı olur, mayo üretirse mayoya bağlı olur. Dönemin şartlarına, sermayedarların keyfine, stilistlerin zevkine bağlı olarak değişen bir anlayışı özgürlük olarak algılamak, kıyafette özgürlüğü başkalarına bağlamak demek ki zaten kıyafette özgürlük kavramı feci halde topluma, yaşanılan coğrafyaya, içinde bulunduğumuz döneme, başkalarının algılarına ve anlayışına bağlı. Şimdi mesela ben size Kraliçe II. Elizabeth'in elbiselerini getirsem, "Bak bunun göğüs dekoltesi harika" desem o elbise sizi özgürleştirmez mi? Niye özgürleştirmesin canım, II. Elizabeth onu giydiği dönemde gayet özgürdü. Erkeklere uçları fistolu uzun donlar versek uzun pelerinlerinin altına giymeleri için, ayaklarına da dizlerine kadar uzanan botlar versek özgürleşmezler mi? Neden canım, soylular o zaman gayet özgürdü.

Değiliz kardeşim, hiçbirimiz kıyafet konusunda özgür değiliz. Her sezon nerelerinizi örtüp nerelerinizi açacağınıza, vücudunuzun hangi hatlarını belli edip hangilerini saklayacağınıza, hangi iç çamaşırlarının cinsel hayatınızı süsleyeceğine, hangi renkler içinde ruh halinizin değişeceğine moda denen tek dişi kalmış canavar karar veriyor. Hala kıyafete özgürlük diye kendinizi kandırıyorsunuz. En yakın alışveriş merkezine gidip 42 beden üstü kıyafet arayın, kıyafet seçiminde hiç de özgür olmadığınızı göreceksiniz!

Kadın ne giyerse giysin söyleyecek bir sözü olan zihniyet. Biliyorum aranızda çok sayıda kadın da var. Sözlerim o kadınlara da aynı zamanda. Bir an önce başkalarının hayatlarına burnunuzu sokmaktan vazgeçin. Burnunuzu soktuğunuz her ortam çiçek kokmayabilir, dikkat edin. "Bana rastlamayın" uyarısı ve temennisidir de bu aynı zamanda.

Rahat bırakın kadınların kılık kıyafetlerini. Son verin artık şu müdahalelerinize. Yoldan çekilirseniz zaten kadınlar kıyafetler için birbirlerini yerler yani siz merak etmeyin!

Özgün İçerik Kodu: 3F8BD723632892DA32E68350B2E0604D371A55FA

10 Haziran 2009 Çarşamba

Bir acayip gazete haberleri

Her gün onlarcasını görüyorum, okuyorum. Bunu da yazayım, şunu da anlatayım derken bakıyorum bu tür haberler öyle birikmiş ki yazmaktan vazgeçiyorum. Kendi içinde kopukluk içeren gazete haberlerinden bahsediyorum. Çoğunlukla Vatan Gazetesi’nde rastladığım bu tür haberlerin bazılarında başlık – içerik, bazılarında içerik – haber resmi uyumsuzluğu mevcutken bazılarında her şeyin uyumsuz olduğunu görüyorum. 10.06.2009 Çarşamba günü Vatan Gazetesi’nde “Tarihi Karar”* başlıklı bir haber yayınlandı. Bazı askeri fabrikaların kapatılacağını bazılarının ise özelleştirileceğini anlatan bu haberin sonlarına doğru haberin konusu nedense bir değişikliğe uğruyor. Haber, TSK’ya askeri malzeme ve yedek parça satan fabrikaların akıbetiyle ilgili bilgi verirken birden Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun ÖSS ve SBS’ye girecek öğrenciler için valiliklere gönderdiği talimatla ilgili bilgiler vermeye başlıyor. Yazının resminde işaretlediğim gibi aynı başlık altında verilen iki farklı haberi görebilirsiniz. Aslında haberin böyle olmasının sebebi yazının sonunda bertilen haber kaynağından anlaşılabiliyor. Anlaşılan o ki haberi Akşam Gazetesi’nden alırken kopyalayıp yapıştırma yöntemini kullanmak suretiyle kontrol etmeden yayınlamışlar. İhmalkarlık mı dersiniz, işgüzarlık mı bilemem. Ama gazetecilik diyemeyeceğimiz kesin. Bunu yapan yerel bir gazete ya da küçük bir gazete olsa normal karşılanabilir belki ama dürüst gazetecilik anlayışıyla ve kadrosuyla övünüp övünüp duran, skandal manşetler atan, duyarlı taklidi yapan, özgürlükçü görünen ama başka bir gazeteden aldığı haberi ayıklama zahmeti bile göstermeyen bir gazeteden söz ediyoruz.
Okursanız.
Yerseniz.

Sözüm yine meclisten içeri, gündemden Vatan Gazetesi vasıtası ile haberdar oluyorsanız sevgili okumayanlarım, en azından bu habere bakarak kararlarınızı gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Vatan olmuş, Milliyet olmuş, Radikal olmuş fark etmeksizin her haberin altına yorum yazma hastalığı olan “işyerinden-internetten-gazete-okur”lara ise haberin doğruluğu, kalitesi fark etmez. Haberleri okumadan altına yorum yazdıklarından manşet atıp içine yüzlerce kez lorem ipsum yazsanız da fark etmez.

Yazdıklarıma inanmak isteyenler -ya da istemeyenler- Vatan Gazetesi’nden herhangi bir haberi açıp içinden rastgele 3 yorum okuyunuz, anlatmak istediğimi anlayacaksınız. Yorumlara geçmeden önce haberi okumayı da unutmayınız!

* Tarihi Karar, 10.06.2009, Vatan Gazetesi

Özgün İçerik Kodu: BB98A055ACE14AC6DB956345BCEA5569892A8950

8 Haziran 2009 Pazartesi

İzmirli olmak, işte bütün mesele bu!

Mutlu Tönbekici 01.06.2009 tarihli “İzmirli olmak İzmir’in lağım koktuğunu görmezden gelmektir”(1) başlıklı yazısında İzmirli olmanın gözümüze gözümüze sokulan olumlu/modern taraflarına zıt olarak İzmir’in ve İzmirli olmanın olumsuzluklarını ve bu olumsuzlukların İzmirliler tarafından nasıl yok sayılarak hala Polyannacı bakış açısı ile taçlandırıldığını anlatan bir yazı yazdı. İçeriden, yarı İzmirli biri olarak, biraz itiraf biraz eleştiri tadında. Bu yazıda sanırım İzmirlilerin en çok kanına dokunan kısım şehrin lağım kokuyor olmasına karşılık İzmirlilerin bunu hala görmek istemiyor olmalarından yakınan bölümdü. Mutlu’nun bu yazısından sonra olumlu/olumsuz çok sayıda eleştiri aldığı açıktı. Nihayetinde beklenen yazı Yılmaz Özdil’den gelmiş, Mutlu’nun yazısına Yılmaz Özdil köşesinden cevap vermiş (2). Bu çalımı Mutlu Tönbekici çok zekice karşılamış ve “Sevgili Yılmaz Özdil” (3) başlıklı yazısında kendi yazısını resmen Yılmaz Özdil’e aynen postalamış. Bütün bu yazışmaları gülerek izlerken not alıp bir kenara bıraktığım notlarımı anımsadım ve ne zamandır ertelediğim “İzmirlilik” yazısını yazmaya karar verdim.

Daha önce Siminya’nın “Sen onlara bakma Ankara” (4) yazısında dile getirdiği bu konuya cevaben Nur Çintay’ın bir yazısından alıntı yapmıştım. Çintay 03.04.2009 tarihli yazısında (5), daha önce Cumhuriyet mitingleriyle ilgili söylediklerine İzmirli bir kadının cevabını yayınlamıştı. Hülya G. İsimli İzmirli bu kadın Nur Çintay’a şöyle diyordu:
“Genellikle sizin gibi bakımsız, kompleksli ve aldatılan kadınlar kendinden güzel olan kadınları hep kıskanır. Sen KADIN’ın ne anlama geldiğini de bilmiyorsundur. Kocan seni öpüyor mu? Bence bu yüzdendir bu açlığın ve kadınlara karşı duyduğun nefretin. Önce bir giyin, temizlen, Cumhuriyet kadını gibi, İzmir kadını gibi misler gibi kok, bak bakalım kocan seni nasıl öper. Ama bu kafayla bunu ancak rüyanda görürsün. Bir insanın insan içerisine bakımlı çıkması da sana garip geliyordur, ama öyledir, biz öyleyiz. Bunu öğrensen artık iyi olur.”

Yılmaz Özdil’in yazısına bakalım, Mutlu’nun eleştirilerine cevaben yazdığı yazıya girişi nasıl:
“Ne yapalım arkadaş
Bizim kızlarımız sizden güzel.”

İzmir denilince herkes söze neden kızlarının güzelliğinden başlıyor? Siyasetten, lağım kokusundan, hoşgörüsüzlükten bahsedildikçe mevzu hep İzmirli kızların güzelliğine kayıyor, tartışılan konu ortadan yok oluyor. Rakılı, güzel kızlı, mehtaplı, duygusal konuşmalar devreye giriyor. Bir bakmışız hoop lağım kokusu gitmiş, zehirli suyun yerinde yeller esiyor. Karşıdan salına salına mini etekli sarışın- renkli gözlü güzel bir İzmirli kadın geliyor ve herkes ona bakıyor! Size de ilginç gelmiyor mu?

Sözüm meclisten de içeri, bu bir İzmirlilik halidir a dostlar. Mutlu’nn da belirttiği gibi yolu İzmir’e düşmeyenlerin bile sahiplendiği bir acayip haldir bu. İnsanın doğduğu, büyüdüğü yer elbette kişiye değerlidir. Çocukluğunuzu/gençliğinizi geçirdiğiniz, ilk aşk acısını, ilk kavgaları, dertleri, sıkıntıları sevinçleri tattığınız yerler, her gün geçtiğiniz yollar neredeyse oraya bağlılık hissedersiniz. Bunun adı yaşanmışlıktır. Vefadır. Duygudur. Ama Karadenizliler şöyledir, Egeliler böyledir diye ayrım yapmak - mümkün olmakla birlikte ve Türkiye’de pek çok iş hemşerilik ilkeleri üzerinde ilerliyor olmasına rağmen - var mı İzmirlilerden başka şehrine sıkı sıkı tutunan, bağlanan, kavga çıkaran, çemkiren, çirkefleşen, affedersiniz kendini bir halt zanneden? Manşetlerden yüklenen tecavüz, adam öldürme, sevgilisini kayıt altına alıp görüntülerini internette yayınlama, ensest ilişki, liselerde kız/erkek kavgası gibi haberlere göz yuman/yumabilen kaç şehir daha var Türkiye’de? Şehrinde hiç kötü şeyler olmazmış gibi davranan, her şehrin pisliğini belediyesine yıkarken kendininkini şehirde yaşayan “cahil kesimi” ile aklamaya çalışan? Bu tür olaylar hiç yaşanmamış gibi laik/modern maskesinin arkasına saklanarak pislikleri halının altına süpürmeye çalışan başka bir şehir var mı bu ülkede? Memleket bazında bakmamak lazım, İzmir ile alakası olmayan insanlar bile “İzmirliyim” havasında. Zannedersin ki İzmir küçük bir cennet. Güzel olmasına güzeldir muhakkak. Pek çoklarına göre İstanbul’dan kat kat daha yaşanılabilir bir şehir olduğu aşikar. Gelin görün ki “İstanbul da İstanbullular da iğrenç” yakınmalarıyla ortalığı bulandıran biraz-İzmirli’ler nedense İstanbul’un en güzel semtlerinde ikamet etmekte.

Boş teneke çok ses çıkarırmış sevgili okumayanların, bir insan nereli olduğunu her yerde her şeyden önce ortaya atıyorsa bakın o gürültünün altından bir halt çıkmaz. Her memlekette bu tip insanlar vardır. Ama İzmirlerin bunu yapması modernite anlayışı gibi yutturulmaya çalışılır. İtiraz edersen ya yobazsındır ya da İzmirlileri kıskanan çirkin kadınsındır. Sonra kocan seni aldatır. Bu mantığa göre diyelim ki aldatılan bütün kadınlar çirkin ve diyelim ki kocalar eşlerini çirkin oldukları için daha güzel kadınlarla aldatıyor. Ee her İzmirli kadın İzmirli olmayan bütün kadınlardan daha güzel olduğuna göre çirkin eşleri olan kocalar, eşlerini her kadından güzel o güzel İzmirli kadınlarla mı aldatır? İzmirli kadınların nüfusunun eşlerini aldatan erkeklere oranının çok yüksek olamayacağı da düşünülürse o zaman bir adet İzmirli güzel kadın kaç adet eşini aldatan kocaya, çirkin bakımsız kötü kokulu karısını aldatmakta yardım etmektedir? Vallahi ben demedim, onlar dedi. İnsan ağzından çıkan lafa dikkat ettiği gibi yazdığına da dikkat etmeli.
Hürriyet gazetesinde köşe sahibi bile olabilen bu zihniyeti ne yapmalı, nereye koymalı?

Korkmayın sevgili okumayanlarım, İzmir’e ve İzmirliler’e eleştiri gönderir de çuvaldızı kendimi batırmadan durur muyum? 9 yıl Kadıköy’de yaşadım ve İzmirlilerde görülen modern/laik/zengin/elit kompleksi vakasına bizzat Kadıköy’de de şahit oldum. İki kuşak zenginlik görmüş adamlardan korkacaksınız sevgili okumayanlarım. “Dünya’da hiç kimse, ama hiç kimse üst sınıf Türkler kadar tiksindirici olamaz” diyor Perihan Mağden kitabında (6). İstanbul’da yaşayanlar bilir, Kadıköy Anadolu Yakası’nın en zengin, öğrenim düzeyi en yüksek ilçesidir. Ya da Kadıköylüler öyle sanır, bilmiyorum. Büyüklüğün getirdiği körlük ile onlar da İzmirliler gibi kendini bir halttan sayma hastalığına yakalanmıştır.

Yer sorunumuz yok ama yazının daha fazla uzamaması için Kadıköylü olmak halini bir sonraki yazıya bırakalım.

(1) İzmirli olmakİzmir'in lağım koktuğunu görmezden gelmektir, Mutlu Tönbekici, 01.06.2009, Vatan Gazetesi
(2) Herkes biraz İzmirlidir, Yılmaz Özdil, 07.06.2009, Hürriyet Gazetesi
(3) Sevgili Yılmaz Özdil, Mutlu Tönbekici, 08.06.2009, Vatan Gazetesi
(4) Sen onlara bakma Ankara, Siminya, 22.04.2009, siminya.blogspot.com
(5) Aynı insan Hrant Dink ve Muhsin Yazıcıoğlu'nu aynı ölçüde sevebilir mi?, Nur Çintay, 03.04.2009, Radikal Gazetesi
(6) Biz kimden kaçıyorduk anne?, Perihan Mağden, Haziran 2007, Can Yayınları

Özgün İçerik Kodu: DACDC16557006D81C4EB92EC6AB1EF7B22D829F9