27 Mart 2009 Cuma

Ölüm

Ne yazık ki insanlara hayatın anlamsızlığını ölümden daha iyi gösterebilen başka bir kavram yok. Yoğun kar yağışı ve tipi altında helikopter enkazında resmen gözlerimizin önünde can veren altı insanın canından söz ediyorum. Nasıl da boşmuş demek ki oy peşinde geçen günler. Nasıl beyhude çabalarmış kalabalıkların önünde sesi kısılana kadar bağıran liderler. Ne gereksizmiş kavgalar. 

BBP üyelerini ve İHA muhabirini taşıyan helikopterin düşüşü ile pilotla beraber 6 kişinin hayatları hakkındaki bilgileri çelişkili ifadeler eşliğinde saat saat izledik. Bütün partilerin mitingleri iptal edildi. Bangır bangır bağıran, baş ağrıtan seçim müzikleri kesildi. Çünkü, bir anda varoluş durumu değişebilen varlığımızın yanında nefsi hareketler anlamsızlaştı. Ölüm ne kadar da yakın geldi. 

İHA muhabirinin 112 görevlisi ile 20 dakikalık telefon görüşmesinde sesindeki çaresizlik çok acıtıcıydı. “Bacağım kırıldı. Ben öleceğim galiba” diyen bir insanı televizyonların başından izlerken onun, sizin çembere aldığınız hatta 3000 kişiyle aradığınız ama ulaşamadığımız bir yerde ölmekte olduğunu bilmek ne kadar kötü. Her ölüm acıdır, zordur, yaralayıcıdır ama “Öldü” haberi ile “Kaza geçirdi ama ulaşamıyoruz” haberi arasındaki fark nasıl da yüreğe dokunur, insanın kalbini kuşkuların pençeleri arasında nasıl ezer. Bir evlat babasını, bir kadın eşini, bir anne oğlunu nasıl olduğundan bihaber umudun ağırlığı altında 47 saat nasıl bekler? 

Ölüm karşısında aciz kaldığımız ilk yitirişler değil bunlar elbette. Sevaplar, günahlar, hatalar, ihmaller ve kader bir yanda. Vicdanlar bir yanda. Tartışılacak, konuşulacak çok şey var kazaya dair. BBP ve Yazıcıoğlu’na dair konuşulacaklar da çok sayıda. Ama Hrant Dink’e sessiz kalamayan bu vicdan 6 kişiye de sessiz kalamaz. Ne fark eder CHP, MHP, AKP, BBP? Ne fark eder Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu ya da başka biri? Ölüm herkese ölüm demek. Her ayrılık zamansız. Her bekleyiş acı ve her ateş düştüğü yerde yakıcı. 

Ölenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerim. 

Hayatın, günlük kaygıların, sebepsiz kavgaların ne kadar anlamsızlaşabileceğini gördüğümüz bu 47 saatten sonra sözün bittiği yerdeyiz: 
“KENDİNİZİ NEREDEN GÖRÜRSENİZ GÖRÜN ÖLÜM KARŞISINDA HEPİMİZ EŞİTİZ” 

Bir kez daha düşünün. 
Hayat ne kadar kısa. Ölümler ne kadar ani. Düşman olmaya değecek kadar ne var paylaşılamayacak bu dünyada? 

Kazasız, belasız günler dilerim.

Özgün İçerik Kodu: B44361538F162649C4D3E0D811312819FC1D6D26

23 Mart 2009 Pazartesi

Misketlerim


Hayat akıp giderdi
ve ben misketlerini havaya fırlatıp
yakalayamayan bir çocuk gibi sinirlenirdim.
Küfür ederek dağıtırdım misketlerimi
Düşüp de kırılmadıklarından emindim.
Önümdeki yokuştan aşağı yuvarlardım
Yolun sonunda parçalanacaklarını bilerek
Şimdi yaşanmamışlıklar atıyorum havaya
Tutamadan parçalanıyorlar düştükleri anda yere
Yeni misketler dizip
Yeni hayatlar parçalıyorum.

Büşra S. AKDOĞAN

22 Mart 2009 Pazar

Senden çok var!

Değişim üçlemesinin yetişkin ayağı Dönüşüm oyununu Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde izledim. Kısa süresine rağmen mesajları oldukça yerindeydi. Kafka’nın Dönüşüm adlı eserinden uyarlanan Turgut Denizer yönetmenliğindeki oyunda, sorumsuz ailesinin ve patronuna daha fazla para kazandırmak için içinde sıkıştığı pazarlama dünyasından kurtulmak istercesine Gregor bir sabah böcek olarak uyanır. Kendisine biçilen rollere, bütün dünyada yayılan özgürlük düşüncelerini yok sayarak fakirlere zengin malı pazarlamaya çalışmasına, tembel ailesini geçindirmek ve patronuna fazladan para kazandırmak için ruhunu kaybedişine isyanın vücut buluşudur insandan böceğe “dönüşüm”. Farklılaşmanın, güçlünün kurallarına göre yönetilen toplum kurallarını kabul etmeyişin toplum tarafından nasıl hızla “öteki” olarak kabul edilip güce boyun eğen bireylerin dışına itildiğinin, kendi dinamikleri içinde işleyen toplumun işleyiş mekanizmasında aksamalar meydana geldiğinde bundan içine dahil olmayan “öteki”lerin nasıl sorumlu tutulduğu görsel ve işitsel malzemeler ile oldukça etkileyici biçimde verilir. “Senden çok var” tekdüzeliğinde yaşadığı hayatına paralel zihninde ve içinde yer eden farklılık toplumsal ve ailevi dayatmalarının karşısında yeniktir. Gregor, hayallerinin ve ideallerinin peşinde çekip giden değil, kabuğuna çekilen böcektir. 

Oyun sonunda konuşulanlardan Kafka’nın eserine uygunluk konusunda tutarlı bildirimler alamasam da izleyicilerin oyunu konu, görsel ve işitsel malzemeler, oyunculuk, etkileyicilik, sürükleyicilik bakımından güzel bulduğunu söyleyebilirim. Fikrimi sorarsanız “Kesinlikle gitmelisiniz” derim. 


Yazan: Franz Kafka 
Yöneten: Turgut Denizer 
Sahne ve Kostüm Tasarımı: Gamze Kuş 
Müzik: Uskan Çelebi 
Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu 
Oyuncular: Ceren Hacımuratoğlu, Şeyda Aslan, A. Yağmur Ulusoy, Zeynep Göktay, Nazan Yatgın, Seza Güneş, Ömer Barış Bakova, Özgür Atkın, Mert Aykul, Çağatay Çakıroğlu, Murat Yatman, Can Alibeyoğlu


Özgün İçerik Kodu: EAA75F4ACEAF0C4BF9EBC8ED6EFAF6A233B2B6FA

21 Mart 2009 Cumartesi

Maskeliler

20 Mart akşamı Üsküdar Kerem Yılmazer sahnesinde “Maskeliler” oyununa bilet almıştım. Bütün Cuma gününü bir projede kullanılacak bazı malzemeleri almak için fellik fellik Eminönü’nü gezerek geçirince akşama oyunu izlemek için çok az miktarda kalorim kalmıştı. Aldığım temizlik malzemelerini işyerinden eve kadar taşıyarak iyice tükettiğim gücümün son damlalarını da çöpe atacağı bir malzemeye ben 10 lira vermeyi kabul ediyorken fatura vermeyi reddeden sokağın köşesindeki elektrikçiyle kavga etmeye harcadığımdan yemek yemeye ne vaktim ne enerjim kalmıştı. Elimdeki eşyaları bırakıp daha önce satın almış olduğum biletleri oyuna yarım saat kala gelip almadığım için başkasına satmasınlar diye aceleyle Kerem Yılmazer Sahnesi’ne koşturdum. Ne var ki beni sahneye ulaştıracak otobüs bir türlü gelmek bilmedi. Geç kaldığım için biletlerin yanması korkusuyla dolmuşa atladım fakat dolmuşta Bağlarbaşı’nda bilinmeyen bir müşteriyi(!) beklerken az önce durakta beklediğim otobüs geldi ve üstelik bindiğim dolmuşu da geçti! Yokuş aşağı koşmak suretiyle biletlerimi yanmaktan kurtardım; fakat koltuğa oturduğumda gözlerimin kapanmak üzere olduğunu fark ettim. 

İsrailli yazar Ilan Hatsor tarafından yazılan Maskeliler oyunu 1990 yılında İsrail tarafından işgal edilmiş bir köyde geçiyor. Biri İsrail’e çalıştığından şüphelenilen, biri Filistin kurtuluş ordusuna katılmış diğeri ise arada kalmış üç kardeşin hesaplaşmalarını ve kavgalarını anlatırken İsrail-Filistin gerçeğini kardeşlik-düşmanlık ekseninde işliyor. Tek perdelik oyun, canlı öğeler barındıran dekor ve üç oyuncunun mükemmel oyunculukları ile sıkıcı olmaktan uzak bir görüntü sergiliyor. Oyunun en etkileyici sahnesi ise en son sahnesi. Sahne karartıldıktan sonra salonun duvarlarında mavi kırmızı yanıp sönen polis ışıkları, silah sesleri, öldürülen insanların çığlıkları vesilesi ile anlatılan hikaye seyirciye yaşatılıyor. 

Oyunu izlerken gözlerimi açık tutmak için fazladan çaba sarf etmek zorunda kaldım. Bitince kardeşim ayağa kalkıp alkışlamayı kastederek “Abla, ayağa kalkmayacak mısın?” diye sorunca “Vallahi çok yorgunum illaki birileri kalkar” diye cevap verdim; fakat ön tarafta üç – beş kişiden fazla ayağa kalkan olmayınca kalkıp alkışa öyle devam ettim. Sonrasında salonun çoğunluğu ayağa kalktı ve bu sebeple perde en az beş kere kapanıp açıldı. 

Ben dolanmaktan, oyuncular alkışlara selam vermekten yorgun haldeyken günü noktaladık ve başka bir oyunda görüşmek üzere salondan ayrıldık. 

Yazan: Ilan Hatsor 
Çeviren: Nebil Tarhan 
Yöneten: Taner Barlas 
Dekor Tasarım: Duygu Sağıroğlu 
Kostüm Tasarım: Zuhal Soy 
Işık Tasarım: Murat İşçi 
Efekt Tasarım: Erhan Aşar 
Dramaturg: Dilek Tekintaş 
Oyuncular: Serdar Orçin, Levent Üzümcü, Mehmet Gürhan

“Maskeliler” oyunu ile ilgili başka bir yorum okumak için buraya tıklayınız. 

Özgün İçerik Kodu: B5148295013FB82F055009F1E79BC37C7E8BF7EF

19 Mart 2009 Perşembe

Düşleşim

Bir süredir "Açsam mı, açmasam mı" ikileminde beklettiğim yeni blogum açıldı. Devam ettirebileceğimden emin değilim ama deneyeceğim.
Buraya tıklayıp okuyabilirsiniz.

Not: Sağ tık>Yeni Pencerede Aç

Kabare

Büyükşehir Tiyatroları’nda sahnelenen Kabare isimli oyunu dün (18.03.2009) Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi'nde balkondan izleme fırsatı buldum. Joe Masteroff imzasını taşıyan Yücel Erten yönetmenliğindeki oyun 1931 yılında Almanya’da geçiyor. Yazmak istediği romanı için konu arayışında olan Amerikalı bir yazarın Berlin yolculuğunda trende bir Almanla tanışması ile hayatına giren insanlar, 1931 yılında Alman toplumunun içinde bulunduğu durum, siyasi gelişmeleri, gittikçe yükselen Nazi faşizminin etkileri, yazarın yaşadığı ani ve kısa ömürlü bir aşk hikayesi müzik ve danslar eşliğinde anlatılıyor. Birinci perdede danslar ve figürler sahnede oldukça hoş görüntüler oluşturuyor. Fakat konuların ilerleyişi ilk perdede oldukça yavaş ve birbirinden kopuk halde. Orijinal dilinde anlamlı mesajlar verdiğinden emin olduğum şarkıların Türkçe uyarlamalarını çok başarılı bulmadığımı belirtmeliyim. Birkaç şarkı dışında hemen hemen bütün parçalar anlaşılmazdı. Kelimelerin vurgusu özensizdi. Çok sayıda kelime ortasından bölünerek müziğin iniş-çıkışlarına uyuyordu. Şarkıyı söyleyenin ne dediğini anlamak çok güçleştiğinden izleyiciler yer yer oyundan koptu. İkinci perde ise sosyal ve siyasi mesajlar açısından oldukça doyurucuydu. Artık açıkça yer verilen Nazi baskılarına getirilen eleştirili yaklaşımlar ikinci perdede izleyicide ilgi uyandırdı. Oyunun en güzel bulduğum, en etkileyici sahnesi nişan kutlamasında Nazi taraftarı dostlarını eğlendirmek için söylemeye başladıkları marşa tek derdi eğlenmek olan burjuva sınıfının ayaklarını yere vurarak eşlik edişi ile siyasi gelişmelere paralel olarak dostların nasıl dışlanabileceğinin gösterildiği ve ırkçılığın ayak seslerinin duyulduğu sahne oldu.

Oyunculardan Mert Turak ve Senan Kara’nın oyunculuklarını tek kelimeyle mükemmel buldum. Senan Kara dansları, sahne hakimiyeti, etrafındaki olaylara ilgisiz kalışı, kurduğu eğlence dünyasında kariyer yaptığını zannedip amaçsızca sürüklenen Sally Bowles rolünü hareketleri, mimikleri ve ses tonu ile ustaca tamamladı. Sunucu Emcee rolündeki Mert Turak ise yine mimikleri, tavırları ile rolünü başarılı bir şekilde taşıdı. Seyirciyi güldürdü ve hatta kendine hayran bıraktı. Oyunda rolü üzerinde iğreti duran oyuncu zaten yoktu; ama Mert Turak ile Senan Kara’nın oyunculukları şapka çıkarttırdı.
Kabare oyununu, “İyi oyun” değerlendirmesinin biraz daha üzerinde “iyi” olarak değerlendiriyorum. “Kesinlikle gidilmeli” demiyorum ama bence imkanı olan izlemeli.
Sonuç olarak, oyunu beğendim ve izlerken keyif aldım. Oyuncunun sahnenin önüne doğru biraz ilerlemesi ile oyuncunun ayakkabısının ucunu bile görmek isteğinde olan ön sıra izleyicileri, öne doğru eğilip balkondan kafalarını uzatarak görüş alanımı sabote etmeselerdi daha da çok eğlenebilirdim.

Oyuncular:
CAN BAŞAK
ERASLAN SAĞLAM
ERGÜN ÜĞLÜ
HAKAN ARLI
IŞIL ZEYNEP TANGÖR
MERT TURAK
SELMA KUTLUĞ
SENAN KARA
Özgün İçerik Kodu: 3345C47248419AD60F083B28CBB8A7E3CCBCED54

18 Mart 2009 Çarşamba

Pdfdergi röportajı

pdfdergi.com'da yayınlanan röportajımı okumak için tıklayınız.

17 Mart 2009 Salı

Sıkı Takip

16.03.2009 tarihinde Radikal Gazetesi’nde
“Patronlar artık işçinin ‘tuvaletinden’ de kazanıyor!”* başlıklı bir haber yayınlandı. Haber, çalışanlarının gücünü son damlasına kadar kullanmak isteyen işverenlerin insanların sağlığını tehdit ederek tuvalet ihtiyaçlarına müdahelesini konu alıyordu. Akıllı bir Türk firması, tuvalet giriş-çıkış takibi yapan sistemini basit bir hesapla işçilerin tuvalette harcayacakları fazladan 20 dakika ile işletmenin ne kadar zararı girdiğinin hesabı vesilesiyle tanıtıyordu. Bu basit hesaba göre günde tuvalette fazladan 20 dakika geçiren işçilerin işletmeye maliyeti bakın ne kadar oluyor. Günde 20 dakika 100 personel için 2.000 dakika ediyor. 22 işgününden 44.000 dakika ediyor. İşçinin bir saatlik ücretini 3 TL kabul edersek 2.199 TL ediyor. İşte bu meblayı bir işletmede fazladan 20 dakika tuvalette vakit harcayan 100 çalışanın doğal ihtiyaçlarının, sağlık sorunlarının, sonu ölüme kadar gidebilecek insan hakları ihlalinin bedeli olarak gören distribütör firma işverene şöyle sesleniyor:

“İşçilerin hakları olmadan sizden aldıkları zamanın para olarak size geri dönüşümü...”

Özellikle tekstil devlerinin çok etkilendiği bu pazarlama stratejisi hedef kitlesine ulaşmış durumda. Çünkü tekstil ürünleri üreticileri bu sistem sayesinde fazla mesainin canına okuyarak zaten kapasitelerinin üzerinde faydalanmaya çalıştıkları çalışanlarının günlük tuvalet ihtiyaçlarını yasal ihtiyaç molalarının dışında 3 kez 10’ar dakikalık tuvalet molaları ile sınırlandırmış durumda. Limitlerin aşılması halinde çalışanın maaşından kesinti yapılıyor. Tabi bu değerler genel uygulamaya göre. Aslında her işletme, kendi kurallarını koyma hakkına sahip.

Haberin içeriğine göre bu uygulama makine sektöründe de hızla yayılmakta. İşin ilginç tarafı, bu sistemi uygulayan büyük firmaların isimlerinin açıklanmasını istemiyor olmaları. Tuvalet bekçiliği sistemini kullanan firmaların deşifre olmaktan kaçışı, uygulamadaki çelişkiyi ve sorunları açıkça ortaya koyuyor. Sistemin diğer bir ilginç tarafı ise beyaz yaka çalışanlara uygulanmıyor oluşu. Sistemi Türkiye’ye getiren firmanın ortaklarından biri, bu konuya şöyle açıklama getiriyor: “Beyaz yakalılar belirli bir duruma vakıf oldukları için, olayın ciddiyetinin farkında oldukları için olayın dışında tutuyorlar.” Bu cümle ile tuvalet takip sisteminin yarattığı hak ihlali ve çelişkiler yanında bir de “yanılgı” unsuru ortaya çıkıyor. Şöyle ki; “Ne müdürler gördüm. Zaten yoktular”.

Kullanan firmalar ne diyor?

Sistemi uygulayan firmalardan biri Sema Tekstil’in İdari İşler Müdürü Sedat Aydın, sistemi neden kullandıklarını şöyle açıklıyor: “Çin’le rekabette zorlanıyoruz. Bu yüzden kâr edemiyoruz. Bu sistemi kurmadan bir hafta önce aldığımız işi vaat ettiğimiz zamanda yetiştiremediğimiz için 72 bin TL ceza yedik. Personellerimizin sorumsuz davranışları yüzünden firmamız ciddi zarara girdi.”

Bu cümle bana bir iş görüşmesinde yaşadıklarımı anımsattı. Otomotiv yan sanayi alanında faaliyet gösteren orta ölçekli bir firmada işletme müdürü ile görüşmüştüm. Fabrika, orta ölçekli olmasına rağmen yeterince büyüktü. Organizasyon yapısı oturmuş, üretim hacmi gelişmişti. İşletme müdürü sıfatıyla görüştüğüm kişi müdür olmaktan çok uzak, iş görüşmesi yapılabilecek en berbat kişiydi. Görüşmeye başladıktan beş dakika sonra iş umurumda bile değildi. Nezaket kurallarını elden bırakmadan tartışmaları sonlandırıp gitmek tek isteğimdi. “Bir fabrika kurulurken nelere dikkat edilir, neler yapılır” konulu sorgulanmamda işletme müdürü ile aramızda ciddi bir gerilim oluştu. Ben fabrika yapılırken çalışanların dinlenme alanlarının, tuvaletlerin yerine dikkat edilmesi gerektiğini, bu alanların çalışma bölgelerine yakın olması gerektiğini savunurken müdür, aksine bunların uzak olmasının işçinin işine geldiğini çünkü işçinin aslında temelde çalışmak istemediğini, tuvaletin işçi için işten kaçmak ve etraftakilerle muhabbet etmek için güzel bir bahane olduğunu ileri sürüyordu. Bu konuda sıkı bir tartışma yaşadık. Görüldüğü gibi pek çok işletme bu konuda benzer fikirlere sahip.

Elbette çalışma şartlarını suistimal eden çalışanlar her işletmede var. Bununla beraber tuvalet molasını sık kullanan herkes de iyi niyet sömürüsü yapıyor değil. Çalışanlar tuvalette fazladan yarım saat, bir saat geçiriyorsa işletmenin bunun sebebini sorgulaması gerekir. Bunda pek çok etken olabilir. Ama bence bu kaçışlarda en önemli iki etken var. Bu etkenlerden biri, çalışanın gerçekten çalışmak istemiyor oluşu, çalışmaktan kaçıyor oluşu diğeri ise çalışanın çalışma şartlarının ağır oluşu. Birinci grup çalışanları, “çalışmak” eylemine yatkın olmayıp her işten kaytarmanın yollarını arayanlar oluşturuyor. Gerçekten bu tip insanlar her yerde var. Hepimizin hayatında, tanıdıkları arasında mutlaka çalışmaktan kaçmaya bakan en az bir kişi vardır. İşsizliğin yüksek oranlarda seyrettiği ülkemizde asgari ücrete çalışmaya talip binlerce insan varken çalışmak istemeyen insanı illaki elinde tutmaya çalışmak ne kadar anlamlı? İşverenin çalışmaktan kaçan çalışanları “işlerinin gerekliliğini yerine getirmedikleri” için işten çıkarma hakkı yasalara göre zaten var. Çalışmaya ihtiyacı olan birini işe almak dururken çalışmak istemeyeni fazladan para harcayarak işin başında tutmaya çalışmak hiçbir anlam taşımamakla birlikte, ne mantığa ne adalet anlayışına ne de bir işletmenin çalışma prensiplerine uyuyor. Bunda ısrarcı olmak, anlamsız ve faydasız uygulamalara gitmek geleceği olmayan, profesyonellikten uzak firmaların yapabileceği eylemlerdir. Bu durumda çalışan yönetim anlayışını oturtamamış, profesyonel liderlik ve yönetim anlayışından uzak firmaların krizden etkilenmesi zaten kaçınılmazdır. Ağır çalışma şartlarına sahip çalışanların oluşturduğu ikinci grup ise dinlenebilmek, nefes alabilmek adına sürekli ihtiyaç molalarına kaçıyorsa firmanın burada o kişinin ya da kişilerin çalışma şartlarını incelemesi gerekir. Zira ağır çalışma şartlarında kişi, molalara kaçmasa hatta oturduğu yere bağlansa bile verimli çalışamayacaktır. Çalışan için uygun çalışma şartlarının oluşturulması insan hakları ve verimli çalışma açısından zaruridir. Bunun çalışana ve işletmeye sağladığı faydayı göremeyenler de yine ancak ve ancak cirosuna bakmaksızın zihniyet olarak küçük kalmaya mahkum firmalardır. Zaten bu tür firmalarda çalışanlar sürekli olarak değişmektedir. Çalışanların çoğu da mecbur oldukları için o firmada çalışmaktadır. Buldukları ilk fırsatta iş değiştirmeleri bundan kaynaklanan son derece haklı eylemlerdir.

Çalışma şartları ya da kişisel sebeplerden işten kaçan çalışanları parmak izi okutarak, maaşlarından keserek işlerinin başında tutmaya çalışmak işveren açısından beyhude bir çabadır. Özellikle sağlık sorunu olanları mağdur konumuna düşüren bu uygulamanın tabipler ve hukukçular tarafından “kabul edilemez” bulunuşunu açıklamaya/tartışamaya gerek bile yok sanırım.

Otomasyona geçiş ve çalışanlar

Çeşitli sektörlerde otomasyona geçiş üretim, verimlilik, teknoloji açısından elbette bulunmaz nimetler. Otomasyonun getirdiği en büyük sorun ise insiyatif kullanma hakkını devreden çıkararak çalışanı pasifize etmesi. Otomasyonun doğru uygulanmadığı işletmelerde çalışan aklının üretime katılmaması geliştirici fikirlerin üretimden uzak kalmasına sebep oluyor. Otomasyonun doğru uygulanmadığı işletmelerde benzer şekilde çalışanların verimlilik oranları da görünmedikleri için hesaba katılmıyor. Çok sayıda işletme, makine başında duran bir operatörün en verimli çalışma şeklini “bir yerden alıp başka bir yere koyduğu parça sayısı” ile ölçüyor. Doğru uygulanmayan, sektörüne, pazarına, bağlı bulunduğu ülke hukukuna uygunluğu düşünülmeden kurulmuş otomasyon sistemleri verimlilik açısından işverenleri gerçeklerden uzaklaştırıp “zaruri ihtiyaçlar” üzerinden tasarruf yapmaya yöneltiyor.
Anlaşılan o ki ekonomik krizlerin yarattığı fırsatlar gün geçtikçe katılaşan çalışma şartlarına idrar takibini de eklemiş bulunuyor. Yakın bir zamanda, çalışanların idrar tahlillerine bakarak öğlen yemeğinde neyden ne kadar yediklerinin tespit edilerek yemeklerine de sınır getirilmesi uygulamasına şahit olursak şaşırmayacağız.

İlgili haberin tam metnine ulaşmak isteyenler buradan ulaşabilir.

Özgün İçerik Kodu: F81DEF1732C0ED6D97B972C993E416D9BCE13F20

13 Mart 2009 Cuma

Sosyalleştiremediklerimizden misiniz?


Yeni çağın yeni modası haline gelmiş bir hastalık insanların başına musallat oldu. Kronik hastalığın adı: sosyalleşmek. Ulan ne sosyalleşmeymiş bu arkadaş. Herkes ille de sosyalleşeceğim diye çırpınıyor. Her gece çıkacaklar, yorulacaklar, her gece lüzumlu lüzumsuz çok sayıda insanla tanışacaklar, sonra hepsini unutacaklar, ertesi gün okula/işe geç kalacaklar, kendilerine vakit ayıramayacaklar, kendilerini dinleyemeyecekler, kendileriyle yüzleşemeyecekler, bir kitap bile okuyamayacaklar, evde film izlemek için ille de marketten yüklü alışveriş yapıp 30 kişiyi eve doldurmaları gerekecek. Ne eziyetli bir hastalıkmış sosyalleşmek. Sosyalleşmekle yetinseler yine sesim çıkmayacak. İlla ki başkalarını da sosyalleştirecekler. İstemiyorum diyorum. Yiyip içip sonra kendimden geçip kendimi rezil etmek sosyalleşmekse istemiyorum kardeşim. Sosyalleşmiyorum ben. Düşün yakamdan. Dans etmeler, bağırmalar, kendinden geçmeler, sızmalar. Yok, diyorum, bedenimin ve beynimin kontrolü bendeyken ben mutluyum yahu, dahası kime ne? Arkadaşlarımın olması beni tabi ki mutlu ediyor ama ben evimde karanlıkta parlayan masa ışığımın altında, herkes uyumuşken sessizliği bozan bilgisayarın fırıl fırıl dönen fanının gürültüsü eşliğinde hikayeler yazmaktan, okumaktan mutluyum. İlle de masaların üstüne çıkıp tepinmem mi lazım? Ama olur muymuş hiç. Daha yaşım kaçmış ki. Hem zaten çılgınlar gibi eğlenmezsem nerden bilebilirmişim ki çılgınlar gibi eğlenmenin ne olduğunu. Çılgınlar gibi eğlenenlerin yanında otokontrolünü sağlayıp insanların ne hallere düştüğünü görmeyen sensen, sen nereden bileceksin çıldırmamanın ne demek olduğunu? “Sosyalliğin dibine vurduk biz!” diye iyice cılkını mı çıkarmak lazım eğlenmenin? Benim eğlence anlayışımda kontrolü kaybetmek yoksa ben neden illa ki senin sosyalleşme içeriğine entegre oluyorum? Deli miyim ben, neyim. 

Geçtiğimiz günlerde sayfanın sağ tarafındaki modüllerden “Sözün Sonu” kısmına Perihan Mağden’in “Korkma bu akşam gelip çalmam kapını” isimli kitabından bir alıntıyı koydum. Birkaç gün içinde oradaki sözü değiştireceğim için buraya bir daha yazıyorum. 

Demiş ki Perihan: 
“Sosyalleşe sosyalleşe ruh hayatınız falloş olur ve sosyalleşmenin nasıl can sıkıcı bir şey olduğunu, nasıl sizden götürdüğünü, nasıl ciddi bir ruhsal erezyon yarattığını dahi kadedemeyecek hallere düşersiniz.” 
Ne de güzel söylemiş. 
"Öyle" sosyallik düşmanlarım başına, istiyorlarsa dostlarım da alabilir. Ben böyle sosyallikten memnunum. 
İsteyen asosyallik de diyebilir. 
Kime ne? 
Mesela banane.

Özgün İçerik Kodu: 6A51933E64C2611324B218A2BBC50B65B4B3DCA0

12 Mart 2009 Perşembe

Başlıksız!

Anladım ki bu işler benim muhalif yanıma çok ters. İçimdeki isyancı sesleri bastırmak için nasıl bir mücadele verdiğimi kimse bilemez. Ah şu "mecburiyetler" yok mu. Bir yanım kalk git diyor, öbür yanım oturmalısın diye ısrarlarda. Tarihin tekerrüründen ibaret yaşananlar. Dün yaşananlar, farklı bir kisve altında bugün de yaşanmaya devam ediyor. O zaman nasıl sabredip karşılığını aldıysam şimdi de sabretmesini bilirim. Karşılığının ne olduğuna da zamanı gelince ben karar veririm. 

Ben, bu dünyaya uyum sağlayamıyorum. 
Bu saçmalıkları, bu baskıları, bu zorlamaları kabul edemiyorum.
Bu haksızlıklara tahammül edemiyorum. 
Bunlara yalnızca dayanıyorum. 
Geçici süreliğine. 
Sabrediyorum. 

Sessizliğin gürülütüden evla olduğu zamanlarda susmayı tercih ediyorum. 
Hesap gününün geleceğini adım kadar iyi biliyorum.

Özgün İçerik Kodu: F3E16DC1EB7119C4A0B485228F81331BA24779CB

11 Mart 2009 Çarşamba

Sizinkisi bir aşk hikayesi

AKP’ye oy verenler yani Bekir Coşkun’un özgün tabiriyle okumaz, görmez, sorgulamaz vatandaşlar Coşkun tarafından “Göbeğini kaşıyan adam” olarak tanımlanmıştı. Arada sırada “Yok canım, AKP’ye oy veren herkes de göbeğini kaşıyan adam değil” diyerek kime dediğini belirsizlik bulutu arkasına saklamaya çalışsa da bunun alenen “Halkı aşağılamak” olduğunu hemen hemen herkes kabul ediyor. Konumu gereği Coşkun herkesi kastetmediğini söylüyor; ama kendisiyle aynı fikri, aynı dünya görüşünü paylaşanlar bu “Halkı aşağılamak” mevzusundan hiç de rahatsız değiller. “Evet, evet hepsi böyle!” heyecanı içerisinde yaşarken aksine bu aşağılamalardan derin bir haz duyuyorlar. Duyulan haz, ego tatmini beraberinde başka faydalar da sağlıyor. Göbeğini kaşıyan adam geri kalmışlığı besleyen partilere oy vermeye devam ettikçe bütün yanlışlar nasılsa göbeğini kaşıyan adama yıkılacak, böylece hatalarda aynı paya sahip olanların suçu görünmeyecektir. Savunma ise son derece basittir: “Ama siz bize/bizimkilere hiç oy vermediniz ki!”. “Oy vermedik de faaliyette bulunmak için illa ki koltuk mu lazımdı?” diye sormak kimsenin aklına gelmez. “Taş üstüne taş koydun mu?”, “Yapıcı eleştiriden haberin var mıdır?”, “Hayır’dan başka kelime bilir misin?” sorularına karşılık vermesi zinhar imkansız olanların yanında sorumluluk alan, suçu ve başarıyı paylaşmasını bilen her kesimden, her partiden muhalifleri tenzih ederim. Saygımı duyarım. Selamımı gönderirim. Fakat muhalifliği “Hayır” demekten ibaret olanların, “İnsanları bugün ne ile aşağılasam” diye düşünüp sonra ‘öyle demedim’e kıvıranların, “Dur şunlara biraz giydireyim de aramızdaki maaş farkı ile birlikte toplumsal sınıf farkı da ortaya çıksın” diye köşe dolduranların samimiyeti su götürmez bir biçimde gözler önüne serildi. AKP Hükümeti’nin belki de tek güzel tarafı bu oldu. Sapla saman ayrıldı. Toplumun bütün ekonomik, sosyal ve siyasi gruplarının hepsinde sapla samanın arasındaki fark ortaya serildi. Bu ayrılma biraz gergin oldu, orası ayrı. Yıllardır yapısal kemikleşmeye gitmiş ve birbirine kapalı yaşayan toplumlarda, ötekilerin seslerini yükseltmeye çalıştıkları zamanlarda bu tip ayrılma gerginliklerinin ortaya çıkması doğaldır. Asıl önemli olan bu toplumsal fikir çatışmasını nasıl atlattığınızdır ki biz burada fena halde çuvalladık.

Bekir Coşkun cephesinde yaşanan travmanın “Göbeğini kaşıyan adam” şeklinde vuku bulmasının benzeri geçtiğimiz günlerde Nihat Doğan cephesinde yaşandı. CHP Siirt İl Başkanı Şakir Sula’nın iddialarına göre Nihat Doğan yerel bir televizyonda halka “Şerefiniz varsa AKP’ye oy vereceksiniz” diye seslenmiş. (Radikal Gazetesi, 11.03.2009) Tersinir algılanma özelliğini fazlasıyla taşıyan bu cümle de pek tabi ki “Halkı aşağılamak”, “Halka hakaret etmek” misyonlarını yüklenmiş vaziyette. Peki o zaman Nihat Doğan’ın sözlerinin anlamsızlığını, saçmalığını, işgüzarlığını Bekir Coşkun’un akademik aşağılama(!) yöntemlerinden ayıran nedir? Yani Bekir Coşkun’u Nihat Doğan’dan ayıran nedir?
Hiçbir şey.
Nihat Doğan’ın yaptığının adı cehalet ise Bekir Coşkun’un yaptığının da adı cehalettir. Hayatta belki başka hiçbir ortak noktada buluşamayacak olan iki adam “Halkı aşağılamak” noktasında buluşabiliyorsa bu “cehalet”ler arasında artık hiçbir fark yaşayamaz. Biri cahilliğinden konuşur durur, öbürü cehaletinin farkına bile varmadan konuşur. “Kendini bir halt sanma” hastalığının pençesinde kıvrana kıvrana böyle birbirlerine benzer hale gelirler işte. Onu aşağıla, bunu aşağıla, şuraya baskı yap, buraya emret diye diye gün gelir 'Hayatta yan yanana gelemeyiz' dediğiniz insanlarla aynı ayrışmada sap gibi kalıverirsiniz ortada. Buna da literatürde “Ego tatmini için karizmadan olmak” derler ki o da karizmanız varsa.
Bu hikaye, “Göbeğini kaşıyan adam”dan “Şerefsiz”e uzanan yol olur. “Sizinkisi bir aşk hikayesi” bu hikayeye ad olur. Yaptığı insanın kendisine kapak olur.

Özgün İçerik Kodu: 202B9BBD25AE19F23283551327817086D8B32BF1

4 Mart 2009 Çarşamba

Batı'nın Sefaletle İmtihanı

Milyoner (Slumdog Millionaire) filmi ödülleri toplamaya başlamadan önce bu filme gitmeye karar vermiştim; ama film izlemek konusunda oldukça yavaş çalışan istek mekanizmam bunu engellemişti. Oskar ödüllerinden sonraki haftasonunda sinemaya gitmeye karar vermiştim ama hangi filme gideceğim hala belirsizdi. Ortalıkta "Milyoner" önerileri dolaşıyordu ama ben o gün kendimi o filmi izlemek için hiç de hazır hissetmiyordum. Filmlere özel günlerim vardır. O gün canım ne tür bir film izlemek isterse onu izlerim. Bu sebeple evden çıktığımda hala gitsem mi gitmesem mi ikilemi içerisindeydim. Motorla Beşiktaş'a geçerken gazetenin ekinde Müge İplikçi'nin köşe yazısına rastladım. Filmle ilgili yorumlar daha önce duyduklarıma pek benzemiyordu. Motordan inerken kararımı vermiştim. Dedim ki kendi kendime "Bugün Milyoner'e gidilecek."

Filmi izlemek için de nasıl yanlış bir alışveriş merkezi seçmişsem yaş ortalaması kırk olan, aşırı kültürlü görünüp de yanlış kabul etmeyen, entel tipli, paralı teyzeler/amcalar vardır ya. Ağzına kadar onlarla dolu bir salona düştüm. Filmden önceki reklam kuşağında Recep İvedik'in oynadığı GSM hattı reklamı çıktığında salonu terk edecekler sandım. Salondan çıkan olmadı ama espirilere de 1 - 2 kişiden fazla gülen çıkmadı.

Filmden kısaca bahsetmek gerekirse, kesinlikle belirtmeliyim ki - her ne kadar Oscar ödüllerine kıymet vermesem de - aldığı tüm ödülleri sonuna kadar hak ediyor. Film müziklerini beğenmemeyi başarmış birileri varsa şaşarım. Filmin ritmini mükemmelce yakalamayı başaran şarkılar, orjinal kurgunun içerisine ustaca yerleştirilmiş. Hikayenin özgünlüğü ve taşıdığı anlamın hep dalga geçilerek izlenen Hindistan filmlerini nihayet Oskar ödüllerine götürmesine şaşmamak gerek. Ayrıca filmin sonunda Hint filmerine özel alakasız ve komik figürlü dans finalini eklemek kesinlikle yerinde bir karar olmuş. Böylece filmin sonunda gelenek korunmuş ve ülke içi toplumsal yaşamı yansıtırken küresel mesajlar veren filmin sonuna özgün bir imza atılmış. Hollywood yapımcılarının elinde abartılarak işlenmiş kırmızı halı üzerinde yürüyen yıldızlarla dolu bir film olma özelliğinden uzak hem de çok uzak oluşu, doğallığı, Hindistan'a özgünlüğü, Hindistan gerçeklerini yansıtışı ve bu gerçeklerle pek çok coğrafyadaki gerçeklere ışık tutuşu ile benzerlerini bir kaç kat katlamış. Çağan Irmak filmleri gibi hüngür hüngür ağlayarak izlenecek bir film olmadığından koltuktan kalkarken etkisinde günlerce kalmaya devam edilecek bir film değil. Eğer kaçmıyorsanız düşünme etkisi zaten sizin için yeterli olacaktır. Filmden çıktığımda "Tabi bu filme Oskar verirsiniz!" diye düşünmüştüm.

Çünkü her gün kıytırıktan meseleri dert edinmeye alışmış, aşağılanmamış, tanımadığı insanlar tarafından yaftalanarak önyargı ile daha başlamadan kaybetmeye alışmamış, nefes alma hakkını elde etmek için mücadele etmek zorunda kalmamış toplumların ruhundaki "duyarlılık" boşluğu ancak listeleri altüst eden kitaplarla, perdeden seyretmesi pek güzel gelen filmlerle doldurulabiliyor. Mesela merak ediyorum Paris Hilton bu filmden ne anlamıştır? Anlayanlar anladıklarını ne kadar akıllarında tutabilmişlerdir? Filme alkış tuttuktan sonra sınıfsal, ırksal, dini sebeplerle daha kaç kişiyi görmemezlikten gelmişlerdir? Filmi izledikten sonra çok pahalı ve şık kıyafetlerle patlayan flaşların ve çığlıkların eşliğinde kırmızı halının üzerinden yürümenin aldatıcılığı ve anlamsızlığı üzerine düşünen olmuş mudur?
Ya da ortalama bir Avrupalı'nın hayatında filmden sonra herhangi bir değişiklik olmuş mudur? Mesela insanlar temiz sokakları, bahçeleri, evleri olan yerleşim birimlerinde Hintli komşularla birlikte yaşamak isterler mi?
Yoksa birileri üçüncü/dördüncü evini almak için mortgage kredileri alıp batarken bir yerlerde yiyecek ekmek bulamayan insanların varlığına karşı, değişme/değiştirme fırsatı vermedikleri sonra da geri kalmışlıkla suçladıkları toplumlara karşı, dünyadaki sefalete karşı vicdan borçlarını hafifletmek için mi arada sırada Oskar ödülleri geri kalmışların geri kalmışlığını onure ediyor?

Olur da fakirlik, ölümler, yaşam mücadelesi, durmadan yakındığımız yaşam koşullarımızın binde birine sahip olma şansını doğarken kaybedenlerin neler yaşadıkları aklınıza düşerse kafanızı çok yormayın. Nasılsa arada sırada "the oscar goes to..."
Bu sizi bir kaç yıl idare eder.
Vicdanlar rahatlasın,
Sınıfı geçtiniz.

Özgün İçerik Kodu: 38B0B060495A32651EF1E5FD5E965528022D27BA