
90 dakikalık boş bakışmalı, bol müzikli, aynı olayları haftalarca işleyen yerli dizilerden sonra yabancı dizi furyasına kapılmamak mümkün değildi. Sevelim sevmeyelim başını Prison Break, Heroes ve Lost’un çektiği dizilerden hepimizin payına en az biri düştü. 4400 benim arşivimde depolananlardan biri. Dünyanın farklı yerlerinde kaybolan 4400 kişinin yıllar sonra özel yeteneklerle geri dönüşünü konu alan dizi pek çok toplumsal mesaja, sorgulamaya ve yoruma açık kapılar bırakarak çekildi dizi piyasasından. Senaristler, yönetmenler ya da yapımcı firma diziyi yaparken mesaj verme kaygısında mıydı bilmiyorum. Ama bu kadar ses getirmiş ve maliyetli bir dizinin yalnızca hayal gücünden ibaret, ayakları yere basmayan bir dizi gibi algılanmasına gönlüm razı olmadı.

Farklı zamanlarda farklı yerlerde kaybolan 4400 kişi hiç yaşlanmadan ve hiçbir şey hatırlamadan geri dönüyorlar. En son hatırladıkları; kaybolmadan önce en son yaptıkları. Geri döndüklerinde ise buldukları değişmiş bir dünya ve kendilerine bir yer bulamadıkları eski hayatları. Gerçek annesini bilmeyen, kendine yeni bir hayat kurmuş bir kız çocuğunun annesi. Beyaz bir kadınla birlikte olduğunu gizlemek zorunda kalan bir zencinin bulduğu, başkanı zenci olan değişmiş bir ülke. Ailesi yıllar önce ölmüş küçük bir kız çocuğu. Geri geldiğinde kardeşiyle aynı yaşta olan genç bir erkek. Özel yeteneklerini keşfetmenin verdiği yabancılık hissinin yanında tüm dünyanın özel yeteneklerinden haberdar olması. Uyum sağlamakta zorlandıkları eski hayatları. Ötekileşenlerin istemli-istemsiz toplum dışına itilişi ve birbirleriyle yakınlaşmaları. İster istemez insan kendini sorguluyor. Peki ya ben olsaydım? Ben ne kadar uyum sağlayabilirdim? Yeteneklerimden memnun mu olurdum yoksa sıradan bir hayatı özler miydim? Hiç tanımadığım insanları sırf benim gibi ötekileştirildikleri için aileme ve sevdiklerime tercih eder miydim? Ya döndüğümde eski hayatımdan kimse kalmasaydı? Yeni bir hayata başlayabilir miydim? Bütün bu sorular bizi her gün karşılaştığımız ama fark etmediğimiz bazı gerçeklere götürüyor. Ötekileştirilmek için, toplumsal tepkiyle dışlanmak için kaçırılıp özel yeteneklerle geri dönmemize gerek var mı? Zaten hali hazırda yaşadığımız toplumda sivrilen davranışlarımız bizi toplum çemberinin dışına itmiyor mu?

4400 dizisi, toplumsal baskının dinden, milliyetten bağımsız olarak nerelere kadar varabileceğini çok iyi gösteren bir dizi oldu. Üstün yeteneklerle donatılmış olarak geri dönen 4400 kişi aileleriyle bile uyum içinde yaşayamıyordu. Çünkü onlarda, diğerlerinde olmayan yetenekler vardı. Bu yeteneklerin iyilik için kullanılması, insanlığın geleceğinin kurtarılması için yeteneklerin varlığının şart olması bile yeteneklerin onların hayatlarını mahvetmesine engel olamıyordu. Toplum iyi-kötü olmasına bakmaksızın farklı olandan korkuyor. Çünkü değişmekten, tabularını yıkmaktan korkuyor. “Yanılmış olma ihtimali”nden kaçmak, farklı olanı hesapsız reddetmekle başlıyor. Ne yazık ki hepimizin korkuları var ve her birimiz bize benzeyenleri bulduğumuzda benzemeyenleri dışlama potansiyeline sahibiz. Benzerlik kavramının ilişkilerde oluşturduğu yakınlık hissi ya da değişme/yanılma korkusu sebebiyle uzaklaşma ihtiyacı aslında çok insani, doğal davranış biçimleri. Fakat her doğal davranış toplumsal hayatta sınırsızca yaşanabilir mi? Örneğin her insanın içinde hayvani içgüdülerin olduğu, öldürmenin ağırlığının ve sorumluluğunun bilinmemesi halinde rahatça cinayet işlenebileceği, zorda kalınca insanın kendisine bile şaşırarak birine zarar vermesinden anlaşılabiliyor. Bu yüzden değil mi ki kendimize hobiler, çeşitli uğraşlar yaratarak içimizdeki bu enerjiyi zararsız alanlara yönlendirmeye çalışıyoruz. İnsan olmanın en önemli özelliği de burada başlıyor: İçgüdülerine sahip olabilmek. Özgürlük dediğimiz kavramın toplumsal hayatla ve bireylerin haklarına saygı ile buluştuğu noktada, bir arada yaşamanın mecburi limitleri içgüdüleri kontrol altına alacak otokontrol mekanizmasını oluşturuyor. İşte bunun gibi “farklı olanı dışlama” içgüdüsü de başkasının sınırlarını korumak, bir gün bizim sınırlarımıza tecavüz edilmesini engellemek için kontrol altına alınması gereken içgüdüsel bir davranıştır. Sizinle aynı fikirde olmayanlarla, “kafanızın uyuşmadığı” insanlarla dost olmama hakkınız elbette saklı. Ne var ki konuşmamaktan öte “dışlamak” yaşanan zamana ve mekana göre korkunç boyutlara ulaşabilen sonuçlar doğuruyorsa, insan olmak tam da burada devreye girer. İçgüdülere ket vurmak ve sınırlara taciz etmemek, başkalarına da nefes alma hakkı tanımak bir cana kıyamamak kadar insani bir yönelimdir. Gelişmiş toplumların gelişmemiş toplumlara göre dışlama mekanizmalarını kolay kolay çalıştıramıyor olmaları bu insani içgüdünün bu toplumlarda tamamen kontrol altına alındığı ya da yok olduğu anlamını taşımaz. 4400 dizisinde olduğu gibi farklı milliyetten insanlarla bir arada yaşayabilecek kadar dışlama içgüdüsünü kontrol edebilen ve bunu bir yaşam biçimi haline getirebilmiş toplumlar, hassas noktalarına dokunulduğunda canavarlaşabiliyorlar. Her gün yaşamımızın her evresinde tanık olduğumuz toplumsal tepkiler zinciri 4400 dizisinin içerisinde kendisine yer bulmakta ve dizi benim fikrime göre zaten bu mesaj etrafında dönmektedir. Doğaüstü olayları konu alan bir dizi olmasına rağmen bende bu kadar yer tutması, kendisini bu kadar değerli kılması da bundan kaynaklanmaktadır. Zira 4400 dizisi kuru kuruya kurgulanmış bir dizi değildir. Üstlendiği toplumsal misyon ile topluma ziyadesiyle ışık tutmaktadır. Ne yazık ki reyting kurbanı olup maliyetlere yenik düşmüş ve hikayesi tamamlanmadan yayından kaldırılmıştır. Bütün dünyanın 4400 gibi dizilere/filmlere ihtiyacı varken bütün sermayeleri, salt eğlence amacı taşıyan boş yapımlara yönlendirmek yalnızca ticari amaçlı ucuz “Hollywood Oyunları”ndan ibarettir.
Bu yazı vesileyle 4400 dizisini ve unutulmaz kahramanlarını yad eder, bütün dünyadaki ötekileştirilenlere selam ederim.
Özgün İçerik Kodu: A69DD8B0D60E4CD747AA5CD97F06F883AF7B9878