28 Şubat 2009 Cumartesi

Cezalarda İndirim

Gazete arşivlerinde töre cinayetleri ve tecavüz suçları ile ilgili yaptığım kısa bir araştırma sonucunda elimde bol iskontolu birbirleriyle tutarsızlık içerisinde çok sayıda mahkeme kararı kaldı. Mahkeme sonuçlarına bakarken nereden başlasam diye düşünüyordum. İyi hal indirimi, ağır tahrik, haksız tahrik, basit tahrik ne derseniz artık; bu kadar çeşitlilik gösterebilen kararların alınabildiği bir ülkede kurban kadınların arkalarından haklarını arayabilecekleri kimseleri de olmadığından yapanın yanına yaptığının kar kalmasına alıştık. Aynı dava farklı mahkemelerde görülse alınabilecek farklı kararlara da şaşırmazdık. Yasalardaki şekil değişiklikleri de virgül koyup cümleleri ortadan bölmekten ibaret olduğu için ne kadar değiştirirseniz değiştirin töre cinayeti ya da tecavüz suçlusuna, kadın katiline, insan düşmanına indirim yapıp tekrar gelmesi ve ardından benzerlerini getirmesi için özendirme şansınız hep vardır. Son yıllarda Avrupa Birliği hevesine bu konularda biraz daha inceldiğimizi ve cezaların ağırlaştırıldığını söyleyebiliriz. Ama ülkenin dört bir yanından gelen farklı hikayelerle bu açık da hemen kapatılıyor; kaygılanmayın. 

Peki kim umursar bu cinayetleri? Seslerini duyurmak için adım attıkları anda “feminizm”in kötü çağrışımları ile adları anılan, aşağılanmalara maruz kalan ve hemcinsleri tarafından “ben onlardan değilim yerimi bilirim” denilerek dışlanan birkaç kadın sivil toplum kuruluşu ve duyarlı insan dışında kimsenin sesi çıkmaz. Genellikle televizyon başında zavallı bir kadın için “vah vah”lanır ve hemen daha popüler, daha siyasi konulara dönülür. Kadın hakları ile ilgili bir konu da ancak siyaset arenasına düşmüşse dikkate alınmaya değer bulunur. Bir süre masaya yatırılır, kurcalanır, gösterişli cümlelerle savunulur, karşı tarafı alt etmek için top gibi bir o yana bir bu yana atılır sonunda eskitilip rafına kaldırılır. Modası geçince yüksek sesle cümleler kurmaya bayılanların acil durum halinde başvurup sağa-sola yaranmak için kullanmaları amaçlı saklanır. Her alanda uzmanlık taslayan siyasiler, aydınlar, sermaye sahipleri, güç odakları ya da normal vatandaşlar hukuk ve vicdan mekanizmalarını bu konuda beklemeye alırlar ve bundan rahatsızlık da duymazlar. Sonuçta başlanılan yere dönülür; kadınlar öldürülür. Hapishaneler namus cinayeti işleyen adamlarla doldurulur, yeni gelenlere yer açılması için de kısa zamanda boşaltılır. Farklı siyasi görüş ve ekonomik seviyeden herkes bu çamuru diğerlerini kirletmek için kullanır. Her alanda üzerinden para kazanılan pazarlama malzemesi haline getirilmiş kadın, öldükten sonra bile aynı görevlere hizmet etmeye devam eder. 

Ayşeler, Fatmalar, Haticeler ölür; öldürülür bir yerlerde. Katiller korunur, kollanır. Cezalar ödül gibi gelir-geçer. Ve herkes zanneder ki o isimsiz kadınların bir tek katilleri vardır; tek tacizcileri olur. Bilmezler ki isimsiz kadınları milyonlar el ele verip birlikte öldürür.

Özgün İçerik Kodu: 2BCD04AC35E5C8C8C1E84F43E835B1D6BE58B224

27 Şubat 2009 Cuma

4400'ün Hatırlattıkları

90 dakikalık boş bakışmalı, bol müzikli, aynı olayları haftalarca işleyen yerli dizilerden sonra yabancı dizi furyasına kapılmamak mümkün değildi. Sevelim sevmeyelim başını Prison Break, Heroes ve Lost’un çektiği dizilerden hepimizin payına en az biri düştü. 4400 benim arşivimde depolananlardan biri. Dünyanın farklı yerlerinde kaybolan 4400 kişinin yıllar sonra özel yeteneklerle geri dönüşünü konu alan dizi pek çok toplumsal mesaja, sorgulamaya ve yoruma açık kapılar bırakarak çekildi dizi piyasasından. Senaristler, yönetmenler ya da yapımcı firma diziyi yaparken mesaj verme kaygısında mıydı bilmiyorum. Ama bu kadar ses getirmiş ve maliyetli bir dizinin yalnızca hayal gücünden ibaret, ayakları yere basmayan bir dizi gibi algılanmasına gönlüm razı olmadı. 

Farklı zamanlarda farklı yerlerde kaybolan 4400 kişi hiç yaşlanmadan ve hiçbir şey hatırlamadan geri dönüyorlar. En son hatırladıkları; kaybolmadan önce en son yaptıkları. Geri döndüklerinde ise buldukları değişmiş bir dünya ve kendilerine bir yer bulamadıkları eski hayatları. Gerçek annesini bilmeyen, kendine yeni bir hayat kurmuş bir kız çocuğunun annesi. Beyaz bir kadınla birlikte olduğunu gizlemek zorunda kalan bir zencinin bulduğu, başkanı zenci olan değişmiş bir ülke. Ailesi yıllar önce ölmüş küçük bir kız çocuğu. Geri geldiğinde kardeşiyle aynı yaşta olan genç bir erkek. Özel yeteneklerini keşfetmenin verdiği yabancılık hissinin yanında tüm dünyanın özel yeteneklerinden haberdar olması. Uyum sağlamakta zorlandıkları eski hayatları. Ötekileşenlerin istemli-istemsiz toplum dışına itilişi ve birbirleriyle yakınlaşmaları. İster istemez insan kendini sorguluyor. Peki ya ben olsaydım? Ben ne kadar uyum sağlayabilirdim? Yeteneklerimden memnun mu olurdum yoksa sıradan bir hayatı özler miydim? Hiç tanımadığım insanları sırf benim gibi ötekileştirildikleri için aileme ve sevdiklerime tercih eder miydim? Ya döndüğümde eski hayatımdan kimse kalmasaydı? Yeni bir hayata başlayabilir miydim? Bütün bu sorular bizi her gün karşılaştığımız ama fark etmediğimiz bazı gerçeklere götürüyor. Ötekileştirilmek için, toplumsal tepkiyle dışlanmak için kaçırılıp özel yeteneklerle geri dönmemize gerek var mı? Zaten hali hazırda yaşadığımız toplumda sivrilen davranışlarımız bizi toplum çemberinin dışına itmiyor mu? 

4400 dizisi, toplumsal baskının dinden, milliyetten bağımsız olarak nerelere kadar varabileceğini çok iyi gösteren bir dizi oldu. Üstün yeteneklerle donatılmış olarak geri dönen 4400 kişi aileleriyle bile uyum içinde yaşayamıyordu. Çünkü onlarda, diğerlerinde olmayan yetenekler vardı. Bu yeteneklerin iyilik için kullanılması, insanlığın geleceğinin kurtarılması için yeteneklerin varlığının şart olması bile yeteneklerin onların hayatlarını mahvetmesine engel olamıyordu. Toplum iyi-kötü olmasına bakmaksızın farklı olandan korkuyor. Çünkü değişmekten, tabularını yıkmaktan korkuyor. “Yanılmış olma ihtimali”nden kaçmak, farklı olanı hesapsız reddetmekle başlıyor. Ne yazık ki hepimizin korkuları var ve her birimiz bize benzeyenleri bulduğumuzda benzemeyenleri dışlama potansiyeline sahibiz. Benzerlik kavramının ilişkilerde oluşturduğu yakınlık hissi ya da değişme/yanılma korkusu sebebiyle uzaklaşma ihtiyacı aslında çok insani, doğal davranış biçimleri. Fakat her doğal davranış toplumsal hayatta sınırsızca yaşanabilir mi? Örneğin her insanın içinde hayvani içgüdülerin olduğu, öldürmenin ağırlığının ve sorumluluğunun bilinmemesi halinde rahatça cinayet işlenebileceği, zorda kalınca insanın kendisine bile şaşırarak birine zarar vermesinden anlaşılabiliyor. Bu yüzden değil mi ki kendimize hobiler, çeşitli uğraşlar yaratarak içimizdeki bu enerjiyi zararsız alanlara yönlendirmeye çalışıyoruz. İnsan olmanın en önemli özelliği de burada başlıyor: İçgüdülerine sahip olabilmek. Özgürlük dediğimiz kavramın toplumsal hayatla ve bireylerin haklarına saygı ile buluştuğu noktada, bir arada yaşamanın mecburi limitleri içgüdüleri kontrol altına alacak otokontrol mekanizmasını oluşturuyor. İşte bunun gibi “farklı olanı dışlama” içgüdüsü de başkasının sınırlarını korumak, bir gün bizim sınırlarımıza tecavüz edilmesini engellemek için kontrol altına alınması gereken içgüdüsel bir davranıştır. Sizinle aynı fikirde olmayanlarla, “kafanızın uyuşmadığı” insanlarla dost olmama hakkınız elbette saklı. Ne var ki konuşmamaktan öte “dışlamak” yaşanan zamana ve mekana göre korkunç boyutlara ulaşabilen sonuçlar doğuruyorsa, insan olmak tam da burada devreye girer. İçgüdülere ket vurmak ve sınırlara taciz etmemek, başkalarına da nefes alma hakkı tanımak bir cana kıyamamak kadar insani bir yönelimdir. Gelişmiş toplumların gelişmemiş toplumlara göre dışlama mekanizmalarını kolay kolay çalıştıramıyor olmaları bu insani içgüdünün bu toplumlarda tamamen kontrol altına alındığı ya da yok olduğu anlamını taşımaz. 4400 dizisinde olduğu gibi farklı milliyetten insanlarla bir arada yaşayabilecek kadar dışlama içgüdüsünü kontrol edebilen ve bunu bir yaşam biçimi haline getirebilmiş toplumlar, hassas noktalarına dokunulduğunda canavarlaşabiliyorlar. Her gün yaşamımızın her evresinde tanık olduğumuz toplumsal tepkiler zinciri 4400 dizisinin içerisinde kendisine yer bulmakta ve dizi benim fikrime göre zaten bu mesaj etrafında dönmektedir. Doğaüstü olayları konu alan bir dizi olmasına rağmen bende bu kadar yer tutması, kendisini bu kadar değerli kılması da bundan kaynaklanmaktadır. Zira 4400 dizisi kuru kuruya kurgulanmış bir dizi değildir. Üstlendiği toplumsal misyon ile topluma ziyadesiyle ışık tutmaktadır. Ne yazık ki reyting kurbanı olup maliyetlere yenik düşmüş ve hikayesi tamamlanmadan yayından kaldırılmıştır. Bütün dünyanın 4400 gibi dizilere/filmlere ihtiyacı varken bütün sermayeleri, salt eğlence amacı taşıyan boş yapımlara yönlendirmek yalnızca ticari amaçlı ucuz “Hollywood Oyunları”ndan ibarettir. 

Bu yazı vesileyle 4400 dizisini ve unutulmaz kahramanlarını yad eder, bütün dünyadaki ötekileştirilenlere selam ederim.

Özgün İçerik Kodu: A69DD8B0D60E4CD747AA5CD97F06F883AF7B9878

Eğin'in Hürriyet'i

Geçtiğimiz günlerde Ayşe Arman’ın Hıncal Uluç’la yaptığı röportajı okumuştum. Röportajda Ayşe Arman Hıncal Uluç’a bazı genç yazarlar hakkındaki fikrini soruyordu. Hıncal Uluç da – hani o büyük gazeteci (!), hayatı yaşamayı çok iyi bilen, yaşlı romantik – Perihan Mağden’in yazılarını anlaşılmaz bulurken Mutlu Tönbekici için “Tuğçe Baran’ken daha iyiydi” diyordu. “Yuhh” dememe sebep olan cümlesi ise Oray Eğin ile ilgiliydi. “O çocuk büyük yetenek!”

Oray Eğin’i adını hatırlamadığım bir yarışma programında juri üyesiyken Sezen Aksu’yla bile kavga etme potansiyeline sahip oluşu ile hatırlıyorum. Sonra gitmediği bir davette Perihan Mağden’in davranışları üzerine yazdığı saçma sapan bir yazıyı Mağden’in kendi köşesinden ağzına tıkması ile anımsıyorum. Amacının sansasyon yaratmak olduğu açıkça belli oluyorken Hıncal Uluç nasıl olup da Oray Eğin’in büyük yetenek olarak görebiliyordu? Bugün köşe yazılarını karıştırırken Akşam Gazetesi’nin de internet sayfasına girdim. Oray Eğin’in yazısını görmüşken “Hıncal Uluç’un görebildiği, bende ise boşluğu bakıyor hissi uyandıran bu köşede ne var bir bakayım” dedim. Yazısı “Hürriyet’e el konulursa…” başlığını taşıyordu. Hürriyet Gazetesi’nin dinci çevrelerce ele geçirilmesi halinde neler olacağını anlatan yazıdan “Hürriyetimizi kaybederiz!” diyerek kelime oyunlarıyla etkileyici bir yazı yazma çabaları taşıyordu. Oysa benim bu yazıda gördüklerim kavga çıkartıp ilgileri üzerine çekmeye çalışan ama fikirlerini bir temele oturtamamış, hasbelkader bir yerlere gelmiş ama çok sevdiği yıkayıp yağladığı Türkiye’nin en büyük gazetesinde yazar olmayı başaramamış bir köşecinin çırpınışlarıydı. Hürriyet’te köşesi olan yazarlar ölmeden (ya da kovulmadan) kendisine bu gazetede yer bulmasının imkanı yok gibi duruyor. Kontenjan açılsa, “Özkök sen bizim her şeyimizsin!”, “Hürriyet sen benim hürriyetimsin!” diye naralar atsa Hürriyet’te yazması olasılıklar arasında olabilir mi? Bu çocuk büyük yetenek-miş. Hıncal Uluç’un beğenileri de bu kadar oluyor demek ki. Güldüm. Bütün gülmelerime rağmen benden birkaç kat daha fazla maaş alıyor olması o kadar da komik değil hani.

Yazının muhatabı bu yazıyı okursa sızlanıp küfür edecek mi, şikayetlere başvurup blogumu kapattıracak mı diye merak içerisinde kıvrım kıvrım kıvranmaktayım. “Dön de kendine bak be adam!” derim başka bir şey demem.

Hürriyetli günler dileriz efendim.

Özgün İçerik Kodu: C25BBA01EC1214D522408D3C6E919413B7547B6E

19 Şubat 2009 Perşembe

Pippa Bacca'yı Kim Öldürdü?

Pippa Bacca’nın öldürülmesinin ardından bir yazı yazmıştım; ama o zaman bir türlü yayınlama fırsatı bulamamıştım. Şimdi yeni gelişmeler ortaya çıktı. DNA testi sonuçları Pippa Bacca’ya birden fazla kişinin tecavüz etmiş olabileceğini söylüyor. Unutulmaya yüz tutmuş bu konu, bu haberle tekrar canlandı. Tecavüzcülerini ve katillerini kınadığım Barış Gelini’nin anısına yazmış olduğum bu yazıyı şimdi yayınlıyorum.

—-

8 Mart dünya kadınlar gününde iki kadın üzerlerinde beyaz gelinliklerle yola çıktılar. Önlerinde Beyrut’a kadar uzanan barış yolculukları vardı; dünyaya vermek istedikleri mesajları vardı. Yollarını ayırdılar İstanbul’da ve Giuseppina Pasqualino di Marineo yoluna devam etti tek başına. Yolculuk boyunca üzerindeki beyaz gelinliği çıkarmamaya niyetliydi. Barış yolculuğunda kirlendikçe gelinliği gösterecekti herkese dünyadaki kirliliği. Yolu bir adam tarafından kesildi ve gelinliği parça parça edildi. Herkes hayatta olup olmadığından endişelenmeye başlamışken birileri vardı dünyaya rezil olmaktan utanan. İşi gücü, tek derdi Avrupa’ya çizdiği imaj olan. O birilerinin arasında gelinin katili de vardı; yüzü Avrupa’ya dönükken makyajı bozulanlardan. Bazıları kadın başına otostop çekerek Türkiye yollarında gezmeyi tartışırken birileri de 2008 yılında dünyaya verdikleri imajın rahatsızlığıyla kıpırdanıyordu koltuklarında. Bu kadardı işte. Bir kadının başına gelenler halının altına saklanamayacaksa; yani mağdur Türk değil ve üstelik bir de Avrupalıysa ancak o zaman değiyordu tartışmaya. O zaman tartışılmaya başlanıyordu muhtemel sebepler ve sorunlar; ama ille de Avrupalı örnekleri üzerinden. Karşılaştırmalı olarak ve aşağılayarak. Felaket senaryoları da durmuyordu elbet. Dünya o kadar kötü bir yerdi ki, yabancılar Türklere o kadar düşmandı ki pusu kurmuş bekliyorlardı Türkiye turizmini baltalamak için. O halde ülke boğazına kadar dış mihrak dolu olmalıydı.

Kadın sorunlarına duyarlı olduklarını sandığımız birileri vardı. Ağızlarında büyük sözler vardı. Nefret saçarak etrafa, yüksekten okuyorlardı kadın haklarını; gözleri Avrupa’da ayakları burada. Ne zaman Avrupalı’nın canı acısa Türkiye’de façalarını düzeltip “Kınıyoruz” derlerdi dünyaya. Ne zaman bir İslam ülkesinde bir kadın cezalandırılsa parmaklarını sallıyorlardı kadınlarına; böyle olmak istemiyorsanız sözümüzü dinleyin diye. “Dinsizliğin sonu budur” diyordu birileri arkasına dönüp. “Şeriatin kestiği parmak acımaz” diye de ekliyorlardı hüküm vermek ellerinde. Kimin umurundaydı Doğu’da öldürülen kadın? Büyük harflerle yazıyordu gazetelerin ikinci sayfalarında tecavüz edilip öldürülen kadınların haberleri. Özzz babasının, özzz dayısının tecavüzüne uğrayan çocuk kadınların hikayeleri yayınlanıyordu sayfalarca; özzz kelimesi ısrarla vurgulanarak. Öz olmayanı dışlayarak. Üniversite mezunu, ekonomik özgürlüğü olan ve dayak yiyen, tecavüze uğrayan kadınları veriyordu araştırmalar, grafiklerini çiziyordu kırmızı pasta dilimleriyle üniversite mezunu olduklarını vurgulayarak. Yüzlerde şaşkınlık ifadesi bırakarak. Kimin umurundaydı kadın hakları, kadınlar için sosyal güvenlik yasası, kadının ekonomik özgürlüğü, türban takıp takmaması, eğitim alıp almaması. Tecavüzler, dayaklar. Nerede yaşanıyordu bunlar? Hayatta her şey imaj meselesiydi. Bütün mesele Avrupalı olmak için boyanmaktan ibaretti. Hakkari’de on dört yaşındaki bir genç kızın karnında bebeğiyle öldürülmesi popülerite sağlamıyordu. Oy getirmiyordu erkek meslektaşlarından başarılı olan bir kadının maaşının daha az olmasından bahsetmek. Pippa Bacca bilmiyordu ki bu ülkede kadın soykırımı kollanıp savunuluyordu.

Barış gelinine tecavüz ettikten sonra onu öldürüp toprağa gömüyordu bir adam. Birileri çıkıp Avrupa’ya rezil olmaktan bahsediyordu. Ve gelin bir kez daha ölüyordu. Peki Ünzile kaç koyun ediyordu?* Tarih kitapları kadın soykırımlarını yazmıyordu.

Bir katilleri oluyordu kadınların. Binlerce katilleri doğuyordu kadınların.
2008 yılındaydı dünya.
Bahar aylarını yaşıyordu Türkiye.
Gazeteler kayıp gelini yazıyordu, polisler barış gelinini arıyordu.
Pippa Bacca’yı kim öldürdü dersiniz?

*Ünzile sözleri Aysel Gürel’e müziği Onno Tunç’a ait bir Sezen Aksu şarkısıdır.

Özgün İçerik Kodu: 5B7FD3469E7881D6DB1B9242FCC3BBD72B0D3C4E

Yabancılar

Ne kadar yabancısınız bu kalabalık içinde bana. Aranızda oturmuş camdan dışarıyı seyrederken ben, ne kadar da ayrıyız birbirimizden. Neden güldüklerinize gülmediğimi, neden aranıza girmediğimi, yorucu ilişkilerinizde neden tükenmediğimi bir anlayabilseniz. Yanınızdayken yanınızda olmayışımı hissedebiliyor olsanız anlayabilirdiniz belki. Bilseniz ne kadar yoruyor beni birbirinizle yarışmanız. Sanki ait olmadığım bir dünyada sürekli koşan insanlar arasında sürükleniyorum sağa sola. Tökezleyip düşüyorum bazen aceleniz yüzünden. Düştüğümde kalkmama yardım eden birkaç kişi var yanımda elbet. Ama ben kalkmak istemiyorum ki. Kenara çekilmek ve bir köşede yaşlanmak istiyorum. Ne zaman yoldan çekilmeye fırsat bulsam, aranızdan sıyrılmaya çalışsam kollarımdan çekerek aynı maratona sokuyorsunuz beni yeniden. Dalıp dalıp gitmelerim bundan. Öfkeli kalabalığınızın abartılmış her duygu ve hareketine karşı durmaktan yorgunum. Suskunluklarım gereğinden fazla konuşmalarımın sonucu.

Riyakarlıklarınızı biriktiriyorum sepetimde. Sepetin dolmasını bekliyorum her seferinde. Dolmasını ve daha fazla riyakarlık kabul etmeyeceği zamanları bekliyorum. Oysa gittikçe derinleşiyor; her yeni gelen karıştığında diğerlerinin içine, sepetin içi daha da derinleşiyor. Ağırlaşıyor gün geçtikçe. Ne zaman içinizden birinin karşısına geçsem ve gülümsesem hesapsız, sepetin içinden fırlıyor riyakarlığınız. Ellerimi, kollarımı aşarak yüzüme tırmanıyor, dudaklarımın kenarlarından aşağı doğru çekmeye başlıyor. “Gülme” diyor, “Gülemezin. Unutma. O bir riyakar”. Gülümseyemiyorum daha fazla. Gözlerime perde iniyor ve bakışlarım karşımdakini de delip geçiyor. Kulaklarım duymaz oluyor. Parçası olamadığım bir dünyanın merkezine düşüyorum. Her seferinde sanki rekabet yüklü dünyanıza gözlerimi yeni açmışım gibi düş kırıklığını yeniden tadıyorum. Direnmekten yorulduğumda, doldurduğunuz sepetin içine tıkıp sizi, ateşe vermek istiyorum hepinizi. Bazen kabul edişin rahatlığına teslim oluyor, ihanetlerinizin ağırlığıyla yürümeye çalışıyorum. Bazen de köşeme çekilip sepetimdeki riyakarlıkları çıkarıyorum. Her birini okuyor, hepinizi anıyorum. Acıtıyorum kendimi gerçekliğinizle. Kıymetini bilmediğim ve umarsızca kullandığım varlığım ne kadar acı veriyor böyle zamanlarda.

Sizden olmayana, hesapsız yarışlardan kaçanlara depresif diyorsunuz kendi aranızda. “Biraz da acayip”. Bilmiyorsunuz ki ben sizden değil kavgalarınızdan kaçıyorum. Kalabalıkların arasında hep camdan dışarı bakan ben oluyorum. Bulduğum her fırsatta kenara çekilip sepetimdekileri yazıyorum.

Gözlerimi kapatıyorum. Arkamı dönüyorum dünyanıza. Fayda etmiyor. Hızla doluyor sepetime riyakarlıklarınız. İhanetler topluyorum, karşılığında vefa satıyorum. Değerinin çok altında. Çünkü piyasalarda ibreler hep ihanetlerden yana. Kazançlar hep sizin hanenize yazılırken kayıplar hep bana.

Bilmenizi isterim ki yanınızda var olmam kavgalarınızda da olduğum anlamına gelmiyor. Kendi mücadelemde varım ama rekabetinizde yokum. Silin beni listelerinizden. Ben bu oyunda yokum.

Özgün İçerik Kodu: D55FC72E46BA84E19838C390B96A9EE3930A24B7

15 Şubat 2009 Pazar

Bu da "Merkez'den" Coşkun'a

Her ne kadar yiğit olduğunu düşünmesem de öldürürüm ama hakkını da veririm. Bekir Coşkun'un 15.02.2009 tarihli "Postal'dan Başbakan'a" isimli yazısını saygılı buldum. İçeriğinin her yerini anlamlı ve doğru bulmamakla birlikte ilk kez Coşkun'un saçmalamadan, saygısızlaşmadan ve haddini aşmadan birine cevap verdiğine şahit oldum. İlgili yazıya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Postal'dan Başbakan'a

Yine de cevabını merak ettiğim bir soru var. Coşkun'un tezine göre İsraillilerin hayvan sevgisinden yoksun olmaları lazım. İsrail halkını kapsam dışı bırakıyorum, çatışmalarda birinci derecede sorumlu olarak yer alan, yaptıklarını pişkince savunan İsrail yetkililerinin hiçbirinin hayatında hiç bir dönemde herhangi bir hayvan olmamış mı? Cevabını bilen varsa bildiğini iddia eden tez-uzmanıyla paylaşsın. Coşkun'a ait yazıları neden doğru bulmadığımı anlamak isteyenler olağanüstü çıkarımlarla dolu benzer yazılarına bakabilirler.