Mehmet, güneşli bir pazar sabahına uyandı. Mutfaktan kahvaltıyı hazırlayan annesinin sesi geliyordu. Neşesi yerindeydi. Sevdiği bir şarkıyı mırıldanıyordu.Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin. Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin.
Elini yüzünü yıkayıp salona geçti. Babası salonda gazete okuyordu. Kardeşi de babasının gazete okumasından faydalanarak play station’ı televizyona bağlamış, oyun oynuyordu. Babasına ve kardeşine günaydın dedikten sonra mutfağa annesinin yanına geçti. Annesi kahvaltı için yöresel bir yemek hazırlıyordu. “Daha uzun sürer mi anne?” diye sordu. “Daha var oğlum, sen git gazete oku” dedi annesi.
Babası yılların alışkanlığı ile yalnızca iki gazeteyi okurdu. Milliyet ve Sabah. Milliyet cumartesi günleri, Sabah ise pazar günleri alınırdı. Evdeki tek gazete de şu an hala babasının elinde olduğundan Mehmet odasına yöneldi. Bilgisayarını açıp takip ettiği gazetelerin internet sayfalarını açtı. Manşetlere göz gezdirdikten sonra yazılarını beğendiği birkaç köşe yazarının yazısını okudu. Sonra sırası ile diğer köşe yazarlarını okumaya başladı. Bir süre sonra annesinin içeriden kahvaltıya çağıran sesini duydu. Ailece güzel bir pazar kahvaltısı yaparken işten güçten, memleket meselelerinden bahsettiler. Birkaç espiri, biraz takılma ve alayla kahvaltılarını tamamladılar. Mehmet, kardeşi ve annesi masayı birlikte topladılar. Annesi bulaşıkları yıkamak için mutfağa girdi, kardeşi yine oyuna döndü. Mehmet de salondaki koltuklardan birine yerleşti. Babası hala gazeteyi okuduğundan Mehmet, gazetenin eklerini kurcalamaya başladı. Sabah Pazar’da karar kıldı. Gazeteyi biraz inceleyip bazı yazıları okuduktan sonra Gülse Birsel’in yazısı gözüne çarptı. Gülse, yazısında kısa yoldan para kazanmaya çalışan gençleri eleştiriyor, medya dünyasında çok kazananların az sayıda olduğunu, gençlerin kendilerine uygun bir meslek seçmeleri ve o mesleği en iyi şekilde yapmaları gerektiğini, ne yaparlarsa yapsınlar işlerini en iyi şekilde yaparlarsa para kazanabilecekleri söylüyordu.
“O köşe yazdığını gördüğünüz insanların (neredeyse) hepsi, yetenekli olmalarına rağmen, en az 10 yıl muhabirlik, editörlük, şudur budurluk yaptıktan sonra o köşeleri elde ettiler. Ve bu 10 yılın ilk iki üç yılı, şahsi tecrübelerime dayanarak söylüyorum, para almadan, mesai saati olmadan, ne iş olsa yapmak ve terlemekle geçti! “ *
Gülse Birsel Mehmet’in bildiği kadarıyla başarı merdivenlerini çok hızlı tırmanmış biriydi. Tamam, çok çalışmış olabilirdi ama geçen yılın en çok kazanan televizyoncusu olarak aylık geliri belki de elli yaşındaki başköşe yazarlarından daha fazlaydı. Mehmet yazının tamamını okuduktan sonra kendi hayatını düşündü. Otuz yaşındaydı. Yani Gülse Birsel’den sekiz yaş küçüktü. Sekiz yıldır matematik öğretmeniydi. Yirmi iki yaşında üniversiteden mezun olduğunda idealist bir öğretmen adayı olarak devlet okullarında çalışmak istiyordu. Zaten üniversite sınavlarından sonra öğretmenliği seçmesi de olaylı olmuştu. Babası devlet bankasında çalışan bir memurdu. Annesinin babasından kalma evinin kirası olmasa belki üniversiteyi bile okuyamazdı. Babasını örnek gösteren bütün akrabaları, arkadaşları Mehmet’e daha çok para kazandıracak bir mesleği seçmesi için baskı yapsalar da Mehmet ideallerinden vazgeçmemiş ve öğretmen olmak için kararlı davranmıştı. En çok matematiğe eğilimi olduğu için de matematik öğretmenliğini seçmişti. Mezun olur olmaz ilk sene ataması çıkmayınca etrafındaki meraklı gözler dört yıl sonra yeniden Mehmet’e çevrilmişti. “Hak ettin sen bunu” dercesine. Mehmet atama beklediği ilk yılda sağda solda ufak tefek işlerde çalışmış bir yandan da hem deneyim edinmek hem de topluma faydalı olabilmek için fakir semtlerde çocuklara ders verilmesini sağlayan bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü öğretmen olarak görev almaya başlamıştı. İkinci yıl ülkenin en doğusu bile olsa atamasının yapılacağından emindi Mehmet. Ancak ikinci yıl da ataması yapılmadığında yirmi dört yaşında işsiz bir erkek olduğu için üzeri kapalı baskı gördüğünden fikirlerine çok zıt olmasına rağmen birkaç özel dershaneye başvuru yaptı. Ancak devletten atama bile alamamış ve bir yılını boş geçirmiş bir öğretmen adayı olarak dershanelerde çalışmak için deneyimsiz bulundu. Küçük dershaneler de askerliğini bahane ederek Mehmet’i işe almadı. İkinci senesinde kısa dönem askerlik yapacağı belli oldu ve Mehmet vatani görevini tamamlamak için Ankara’ya gitti. Askerden döndüğünde artık yirmi beş yaşındaydı ve hiç deneyimi yoktu. Üçüncü senesinde de atama beklerken yine ufak tefek işlerde çalışıyordu. Bir gün bir arkadaşı Mehmet’e geçici süreliğine de olsa taksicilik yapmasını, en azından bekleme süresinde biraz para kazanabileceğini söyledi. Yapacak bir şeyi olmadığından Mehmet bu durumu çaresizce kabullendi. Bu arada kız arkadaşı Güler de iki yıl atama bekledikten sonra beklemekten vazgeçmiş, İngilizce öğretmeni olarak daha şanslı olduğundan özel bir şirketin satış bölümüne girmişti.
Mehmet’in düşüncelerini annesinin sesi böldü. Bir tepsiyle çay getirmiş, tepsiyi masanın üzerine bırakmıştı. Mehmet çayını alıp balkona çıktı. Balkonun sokağı görebileceği en güzel yerine oturup bir sigara yaktı. Mezuniyetlerinden üç yıl sonra kız arkadaşının düzenli bir işi ve maaşı varken, o hala atama bekliyor, beklerken de taksicilik yapıyordu. Dördüncü yılda Mehmet’in ataması nihayet gerçekleşti. Bu kez şanslıydı çünkü çalışacağı okul İstanbul’daydı. Her ne kadar çalışacağı okul, oturduğu semte çok uzaksa da evini taşımak zorunda kalmadığı için şanslı sayılırdı. Her sabah 07:00’de evden çıkıyor ve okula gidiyordu. Ama bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Bir işi vardı. Okulunu, mesleğini, öğrencilerini seviyordu.
Okulda ilk yılında Mehmet öğrenciler tarafından çok sevilen bir öğretmen haline geldi. Okulun en yaramaz ve tembel çocuklarına bile matematiği sevdirmeyi başarabildi. İdeallerinden ödün vermeden devam ettiği öğretmenlik yaşamında bütün çocuklara aynı ilgiyle yaklaşıyor, elinden geldiğince onlara yardımcı olmak için çaba sarf ediyordu. Fakat artık yaşı ilerlemişti. Ailesi evlenmesi için baskı yapıyordu. Kız arkadaşı da yıllardır Mehmet’in artık bir şeyler yapmasını, evlilik için adım atmasını bekliyordu. Mehmet de evlenmeyi çok istiyordu ama aldığı bu maaşla nasıl evlenecekti ki? İkisinin maaşının toplamından kirayı düşünce ancak geçinecekleri kadar para kalıyordu geriye. Mehmet’in eşya almak için birikmiş parası yoktu. Düğün masrafları da işin cabasıydı. Bu şartlar altında ilk adımı atmak çok zorlaşıyordu. Derdini açtığı bir meslektaşı ona, diğerleri gibi özel ders vermesini önerdi. Devlet okulunda çalıştığı için özel dershanelerde çalışamazdı. Prensip olarak dershanelere bile karşıyken özel ders fikrine nasıl sıcak bakabilirdi? Mehmet, bu fikrinde de ancak bir yıl ısrarlı olabildi. Bir yıl sonra özel ders vermeye karar verdiğinde iki öğrencisi çoktan hazırdı. Yine prensip olarak çalıştığı okulda okuyan öğrencilere özel ders vermiyordu. Çok sevilen bir öğretmen olmasına ve işini çok iyi yapmasına rağmen çevresindeki öğrenciler hep fakir ailelerin çocukları olduğundan bu işten de fazla gelir elde edemiyordu. Yine de bu özel dersler, ona evlilik hazırlıklarına başlaması için yeterli gücü sağlamıştı.
Meslek hayatının sekizinci yılında çok akıllı, çok çalışkan olmasına ve işini çok iyi yapıyor olmasına rağmen ideallerini bir bir hayatından çıkarmak ve bugün hayır dediklerine yarın evet demek zorunda kalan bir öğretmen olarak Mehmet, güneşli bir pazar sabahında balkonda oturmuş sekiz yılda nelerden vazgeçtiğini düşünüyordu. Ah Gülse ah, işini iyi yapmak yeter mi zannediyorsun, diye geçirdi içinden. Mutfaktan kendine bir bardak çay doldurup tekrar balkona çıktı. Elindeki parayı ve borçlarını gözden geçirdi. Güler, önceki gün uzun süredir sinemaya gitmediklerini söylemiş; paraları olursa bu pazar sinemaya gitmeyi önermişti. Mehmet telefonunu cebinden çıkarıp sevgilisine mesaj yazmaya başladı.
Hayatım. Bugün yine sinemaya gidemeyeceğiz, özür dilerim. Taksitler var biliyorsun. İnşallah önümüzdeki ay gideriz. Akşamüstü bizim kafede oturur birer çay içeriz. Seni ararım. Seni seviyorum.
Bardaktan son bir yudum alıp ayağa kalktı. Odasına, öğrencilerin sınav kağıtlarını okumaya gitti. İçinden “Ah, Gülse ah. İşini iyi yapmak yeter mi sanıyorsun” diye geçirirken içeriden temizlik yapan annesinin sesi geliyordu.
Bir yangının külünü, yeniden yakıp geçtin. Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin.
*Kayıp gençlik nasıl bulunur?!, Gülse Birsel, 30.08.2009, Sabah Gazetesi
Özgün İçerik Kodu: C7455EB739E7688515E966EAF189C7ACFCFF4391
Bir solukta okudum :)
YanıtlaSilKonuyla ilgili eleştiri yada yorum yapamayacam. Zaten çok güzel anlatmışsın. Son cümle ise süper. Ne güzel bağlamışsın :) Başlangıçta çok anlamsız gelen bir cümle ve sonunda bambaşka anlamlar ile tekrar çıkıyor. Çok sevdim yaaa :)
Teşekkürler :) Ben de sevdim bu hikaye işini. Ama kısa kesemiyorum. Kısa olacak diye oturuyorum başına yine uzatıyorum. Şarkıya sözüne gelince. Özellikle seçmedim. Eski bir şarkı düşünürken aklıma ilk bu geldi. Başka bir şarkı gelse herhalde o zaman da ona bağlardım hikayenin sonunu.
YanıtlaSil