22 Temmuz 2009 Çarşamba

Ahdım

Ortasında bırakılmış bir hayatın kalıntıları duruyordu izinin olduğu her yerde. Kahvaltı için alınmış ama ambalajı açılmamış bir sandviç. Akşamdan hazırlanıp plastik bir kaba koyulan sarma dolmalar. Sıkılınca çiğnenmek üzere saklanan birkaç sakız. Cep telefonunda fotoğrafın. İşyerinde defterlerin. Evde fotoğrafların. Yeni aldığın, daha kullanmaya fırsat bulamadığın parfümlerin. Kuzeninin nikahında giyeceğin elbise için ayrılmış para. Anneme vermek için çantanda gezdirdiğin düğün davetiyesi. Anahtarlığın. Telefonun. Makyaj malzemelerin. Evden aceleyle çıkarken dolabına koymayı unuttuğun pijamaların. Katlamaya üşendiğin kıyafetlerin. Mutfakta bulaşıkların. Kitapların. Filmlerin. Sakladığın eski belgeler. Süs eşyaların. Çeyizin. Mısır’a gitme hayallerin. Ardında bir terk edilmişlik hissi. Öyle bir yalnızlık hissi ki bu. Öyle bir kaybetme acısı ki. Tarif edilebilir olmaktan çok uzak.

Bir değil altı evin olduğu için hepimize diğerinde kalıyormuşsun gibi gelen bu ayrılık hissi inanmayı zorlaştırıyor. Bazen hepimize başımıza gelenleri yukarıdan izliyormuş hissi veren bu acı. Hala kötü bir rüyadan uyanmayı arzulayarak yaşıyoruz. Hala nasıl inanacağımızı, nasıl alışacağımızı bilmiyoruz. O güzel yüzünü, o tanıdık-bildik yüzünü mavimsi bir beyazlıkla, şişmiş halde gördüğümde bile zor gelmişti inanmak. Ama içimdeki bu acı, içimdeki bu sıkıntı. Gidişinin kalbimde açtığı yara. İçimdeki sana ait doldurulamaz bu boşluk. Hayat ne kadar anlamsızlaşıyor. Kavgalar, acılar, kırgınlıklar bir bir değerini yitiriyor. Ciğerlerim parçalanana kadar ağlamak, kendimi parçalamak istiyorum. Ananem ve dedemin yanında içimde yükselen çığlıkları bastırmak için gösterdiğim çaba boğazımda düğümlenen acı ile sonuçlanıyor.

Herkesin hayatında olduğu gibi benim de hayatımda zorluklar vardı. Ama ben hiç bu kadar yanmadım teyze. Hiç kimseye ve hiçbir şeye bu kadar ağlamadım. Hiçbir şeye bu kadar kanamadım. Bu kadar acımadım. Senden önce bir insanın canının bu kadar çok acıyabileceğini bilmezdim. Her an vücudumdan bir parça koparılıyormuşçasına acı çekmenin ne demek olduğunu bilmezdim. Anne gibi, abla gibi, arkadaş gibi, teyze gibi. O kadar çok şeydin ki. Giderken de o kadar çok şey götürdün ki.

Yoğun bakımda geçirdiğin her gün bir parçamı daha aldı götürdü. Hayatım boyunca bu kadar dua etmedim belki de. Hiçbir zaman kendimi bu kadar unutmadım ben. Kendimden bu kadar vazgeçmedim . Yoğun bakımda geçirdiğin 12 günü hatırlamadan yaşamadım. On ikinci gün. Sensiz geçireceğimiz 12. güne hazırlanırken ve tüm benliğimizle aramıza dönmen için dua ederken. O günde. 12. Günde. Takvimler 17 Temmuz Cuma gününde kaldı. Saatler 12:05’te durdu. Durdu dünya. Hayattaki tüm gerçekler, gerçekliğini yitirdi. Gerçek olan iki şey vardı: sen ve acı. İçime oturduğu yerden bir daha kalkmamak üzere bir acı yerleşti.

Bu satırları yazacak gücü kendimde bulabildiğim bu gün, sensiz geçireceğimiz sayısız günlerin yalnızca altıncısı. Acı çok sıcakken belki çok anlayamıyor insan. Altı gün oldu. Güneşler doğdu üzerimize. Geceleri tükettik dualarla. Yemek yedik, su içtik, uyuduk, uyandık. Yürüdük, ağladık. Nefes aldık, yaşadık. Sen ise beş gündür toprağın altındasın. Çocukken elinden tuttuğum, sarıldığım, öldükten sonra dokunduğumda yokluğunu yüzüme tokat gibi çarpan buz gibi soğuk bedenin beş gündür toprağın altında. Sonu olmayan bir yolda yitirilensin teyze. Kaybedilensin. Çok ama çok özlenensin.

Yokluğunu hissettirip daha çok canımızı acıtacağın zamanlar daha gelmedi, biliyorum. Ramazan’da toplu iftar yemeklerinde masadaki yerin boş kaldığında, düğünlerde, nikahlarda, aile toplantılarında, fındık zamanı geldiğinde köyde, akşamları çekirdek çitleyerek “O” yaptığımızda, köydeki o köhne ev yıkılırken, yeni eve taşındığımızda, Ortaköy’e her gittiğimizde, Ortaköy sahiline her indiğimizde, Nevzat’ın dükkanının önünden her geçtiğimizde, Üsküdar’a her indiğimizde, o ayakkabıcının önünden her geçtiğimizde, her Stephen King kitabı okuyuşumuzda, köfteci çocuktan her köfte alışımızda, bir olayı anlatırken biri lafı çok uzattığında “Hatice gibi uzattın da uzattın” demek için ağzımızı her açışımızda, masadan en son kalkana her bakışımızda, bize hiç uygun olmayan kıyafetlerin içine girmeye çalıştığımız her anda, “Hiç kıyafetim yok, hiç ayakkabım yok” diye her hayıflanışımızda, birinde gördüğümüz beğendiğimiz bir eşyayı her isteyişimizde, evi dağınık gördüğümüz her anda tekrar tekrar yaşayacağız acını. Bir yanımız hep eksik kalacak. Bir yanımız hep sana hasret yaşayacak.
Acın dinmeyecek.
Yerin dolmayacak.
Ahdım olsun ki yokluğunda da varlığın unutulmayacak.

Not: Küllenene kadar bana biraz müsaade.

4 yorum:

  1. Başın sağolsun canım arkadaşım..kelimelerin bittiği an..Allah sabırlar versin

    YanıtlaSil
  2. Nautilus'ün akvaryumundaki hareket etmeyen o balığı her gördüğümde aklıma gelirdi Hatice teyze(Kübra ismini verdiği balık yüzünden sanırım). İnanamıyorum, hala yaşıyormuş gibi geliyor.
    Her toplandığımızda onun yokluğunu hissedeceğiz. Komik anılarını, sözlerini, tanıdığı herkese taktığı lakapları bile özleyeceğiz... hemde çok...
    -Aziz Nesin'in Kızı-

    YanıtlaSil
  3. aslında onun için sevinmeliyiz ne güzel cuma günü öldü hergün 70000 tane tesbih çekildi hergün çoook çok yasin okundu

    YanıtlaSil
  4. ah büşracım ah senin acını iyi anlıyorum ben bu kadar yanarken sen nasıl yanıyorsundur ama taktir allahın
    bende artık düşünmek istemiyorum geceleri uyuyamıyorum hep aklımdauymak için uğraşırken sabah ezanı okunuyorallah hepimize sabır versin mekanını cennet etsin

    YanıtlaSil