21 Mayıs 2009 Perşembe

Utanıyorum bu hikayeden

Doğduğunda kimse sevinmedi. Erkek adamın erkek oğlu olurdu. Köylünün gözünde itibar kaybetmek demekti kız evlat. Erkekliğin ölçütüydü doğan çocuk. İşte bu yüzden babası için doğması da doğmaması da birdi. Annesi kızı olduğuna sevinemedi. “Erkek çocuk doğuramadı” diyordu köyün kadınları arkasından. Ne kadar erkek çocuk doğurduysa o kadar “kadın”dı kadınlar. İtibar kaybettiriyordu kadına kız çocuğu. Çocuk erkek olunca erkek adamın erkek oğlu oluyordu da kız olunca suç kadının üstüne kalıyordu; erkek çocuk doğuramamakla damgalanıyordu. Annenin derdi bunlar değildi aslında. Kız çocuğu olmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu o. Ezilecek, bir mal gibi alınıp satılacaktı kızı. Bu yüzden doğduğunda ne babası sevindi ne de anası.


Bahçeden çıkması yasaktı. Tek yapabileceği annesine ev işlerinde yardım etmekti. Biraz daha büyüdüğünde okul diye bir yer olduğunu öğrendi. Önceleri sadece erkeklerin gittiği bir yer sandı orayı; çünkü yalnızca erkekler gidiyordu okula. Kızların da okula gidebileceğini öğrendiğinde bir cesaret babasının karşısına çıktı. O küçük kız büyüdü ve konuştu babasıyla: “Ben okula gitmek istiyorum” dedi. Babası o zaman fark etti kızını. Bir kızı olduğunu anladı. Bir kız çocuğuna sahip olmanın ne demek olduğunu, beraberinde ne kadar çok dedikodu ve namus davası getirdiğini hatırladı ve sinirlendi. Kızının varlığını fark ettiği an tokat attı kızına ve bağırdı: “Ne okulu, kız kısmı okula mı gidermiş? Ne işin var erkeklerin arasında!” Babasının öfkesi sesiyle büyüyerek doldu kulaklarına kızın. Küçüldü küçük kız. Ağlamadı hiç; ağlayamadı. Düzene kafa tuttuğunu bilmedi ve babasını niye kızdırdığını da anlamadı. Büyüdükçe güzelleşti. Güzelleştikçe ilgi çeker oldu. Babası yaşında adamların bakışları altında büyüdü. İğrendi, nefret etti; ama kimseye bir şey söyleyemedi. Hep hayal kurdu. Özgürce gezebildiği, okuyabildiği, konuşabildiği, dinlendiği, sevildiği insanca bir hayatın hayalini kurdu. Olmayacağını bile bile hep ümit etti. Gün geldi, beklediği oldu. Okula yeni gelen öğretmene aşık oldu. Bir zamanlar duvarları arasında hayallerini aradığı okulda bu kez sevgiliyi buldu. Kaçamak bakışlar zamanla yerini mektuplara bıraktı. Genç kız ilk kez gerçek bir umuda sarılır gibi oldu. Sevdiği adamla evlenmenin hayalini kurdu. Hayalini kurduğu hayata onunla kavuşacağını umdu. Bir gün öğretmen kıza, yakın zamanda ailesiyle onu istemeye geleceklerini söyledi. Çok sevindi kız. “Sonunda” dedi “Sonunda olacak galiba.” Üç gün geçmedi aradan amcası oğluna istemeye geldi genç kızı. Ağladı günlerce. Annesine söyledi öğretmeni sevdiğini. “Olmaz kızım” dedi annesi. “Baban sana kimi uygun gördüyse onunla evlenmek zorundasın”. “Olamaz” dedi kız. “Onunla evlenip mutsuz olacaksam yaşamamın anlamı yok” dedi. İkinci kez karşı geldi babasına. “Baba ben başkasını seviyorum. Onunla evleneceğim. İstemeye gelecek beni” dedi. Kızın hayalleri bir kez daha bir tokatla yıkıldı.


Kaçmaya karar verdi öğretmenle. Kaçarlarsa bulamazlar sandı. Kaçabileceğini sandı. Bilmiyordu ki hayat kadına her yerde aynıydı. Nereye giderse gitsin bulurdu onu. Bir gece evden gizlice çıktı öğretmenle buluşmak için. Uğruna ölümü göze aldı kız; sevdiği için. Sevdiği de her şeyi göze alıp kaçıracaktı kızı. Köyün sınırında yakalandılar babasıyla amcasına. Az kalmıştı özgürlüğe ve mutluluğa. Götürdüler kızı eve zorla. Ertesi gün karar verecekti aile meclisi ne olacağına. Annesi ağladı durmadan. Karar belliydi çünkü. Bu hikayede erkeklerin sözünden çıkan kadınlara biçilen rol değişmiyordu.


Ellerini bağladılar kızın ve göle götürdüler genç kızı sürükleyerek. Köylü toplandı göl başına, olacakları izlemeye. Babalar kızlarını getirdi ibret olsun diye. Köyün meraklı ve tuzu kuru erkekleri zevkle izlediler bu sahneyi, gözleri öldürecekleri diğer kızları hızla ararken. Ailenin namusundan sorumlu erkekler kızı bir kayığa bindirdiler. Babası, abisi, amcası ve amcasının oğlu gururla dikildiler kızın yanında. Namuslarını temizlerken insanlığı kirlettiklerinin farkına varmadan gururla baktılar köylüye. Zamanı gelmişti artık. Mutlu olmanın, sevdiği erkekle evlenmenin hayalini kuran bir genç kızın ölüsünü istiyordu topraklar. Aldığı canlar yetmemişti; hep daha fazlasını istiyordu. Bu topraklar namus cesedine doymuyordu. “Babası atacak” dedi amcası. Töreler böyle uygun görüyordu. Babası kendi elleriyle öldürmezse kızını toprak kabul etmiyordu ölüsünü. Annesinin çığlıkları yankılandı dağlarda. Abisi arkasını döndü bu insanlıktan yoksun sahneye. Diğerleri zevkle baktı ve izledi. Kızın bedeni suya çarptığında abisinin gözünden bir damla yaş düştü kardeşinin boğulduğu suya. Annesinin feryadı taşın, toprağın bile canını acıttı. Gökyüzü utandı kendinden. Toprak utandı kendinden. Su utandı kendinden; temiz bir kızı öldürmekten utandı tüm dünya. Bir tek namus bekçileri utanmadı. Yüzlerinden namusun gururu, kalplerinde cinayetin kiriyle gittiler evlerine. Utanmadan baktılar birbirlerinin yüzüne. Utanmadan gülümsediler birbirlerine. Bir genç kızın katili onlarca insan her sabah selam verdiler birbirlerine. Bir genç kızın katili binlerce, milyonlarca insan hiçbir şey olmamış gibi her gün birbirlerinin yüzüne baktılar. Utanmadılar.


Genç kızın yüzüne vurdu ay ışığı. Işık, gecenin gölgesinde kızın solgun yüzünde oyunlar oynarken bir yerlerde katiller hayatlarına devam ettiler. O kızın tek suçu kadınların derdinin erkekleri ilgilendirdiği bir coğrafyada doğmak ve ikiyüzlü namus anlayışına teslim olmaktı. Kimse, hiç kimse bu cinayetten utanmadı…


Solgun ve güzel yüzüyle su kenarında yatan bir genç kızın cesedinden kaçımız utanıyoruz? Ben utanıyorum. Ya da kaçımız utanmamız gerektiğini aklımıza getiriyoruz? Adını bilmediğim binlerce kız kardeşim. Sizin adınıza yapamadığım her şey için affedin beni.

Utanıyorum hikayenizden.

Hem de çok utanıyorum.


Özgün İçerik Kodu: DF4F2B5CF612E0F683B329149C6E6C9EAB090DC7

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder