Mahalle hayatı içinde doğmuş, mahalle hayatı içinde büyümüş olsam da 12 yaşında mahalle hayatından koptum. Dedikodu kapasitesi bakımından mahalle hayatı ile arasında zerre kadar fark olmayan site hayatına geçiş yaptım. Yani pek moda söylemlerle "Ay ben hayatımda hiç böyle yerlerde bulunmadım, fakirlik nedir bilmedim ama çok iyi uyum sağladım. Çok iyi anlaştık" ya da "Benim yedi sülalem zengindi, soylu bir aileden geliyorum" zırvalayıcılardan değilim. Mahalle hayatı içinden geliyorum yani. Hepimiz gibi. Hangimiz dük-düşes soyundan geliyoruz ki?Mahalle hayatını ve site hayatını yıllarca yaşamış biri olarak aralarındaki farkları gözleme imkanım oldu. İki hayat arasındaki fark; hane başına düşen araba sayısı ve arabaların markalarında ibaret. Dedikodu, başkasının işine burnunu sokma, başkalarını eleştirme, bir kaç kez muhabbet ettiği insanla aradaki saygı duvarlarını yıkarak haddini aşan konuşmalar yapma, kavga etme, aile içi şiddet gibi laçkalaşmış ilişkiler ve davranışlar site hayatında da fazlasıyla mevcut. "Beyaz Türk"lere has, o uyuz, kendini beğenmiş havalar, görgülüyüz - zenginiz tavırları da işin cabası. Kim kiminle nerede görülmüş, kimin kocası karısını aldatıyormuş, kimin metresi varmış, kimin parası çokmuş. Kimin işi batmış. Kimin mafyayla ilişkisi varmış. Kimin işleri kötüye gitmiş, apartman aidatını bile ödeyemez olmuş. Burunları, kulakları her yerde. Cır cır bütün dedikodular dillerinde. Yeni aldığı arabayla yeni açılan lüks bir restorana giderken giydiği, mal gibi 700 lira – 1000 lira verip aldığı elbise üzerinde süzüm süzüm süzülürken bunun neresi elit? Neresi görgülü?
Kooperatifken girip ucuza getirdiğimiz evin masrafları artmaya başlayınca ve duman olmuş dağ başından insan içine çıkmak için tırmanılan yollar arabasız elit olmayan zavallılara iyice zor gelmeye başlayınca biz de anayurdumuza, doğup büyüdüğüm semte geri dönüş yaptık. Üsküdar'ı çok sevdiğimi, çok beğendiğimi iddia edemem. Bağlılık duyulacak bir semt olmadı benim için (zaten yaşadığım semtlere bağlılık duymam genelde) ama merkezi olması bakımından oldukça beğendiğim ve yaşamaktan memnuniyet duyduğum bir yer. Herhangi bir ihtiyacınızı herhangi bir zamanda giderebilecek kapasitede bir ilçe. Site hayatının 9 senemin 4.5 senesinin yollarda harcamasının ardından Üsküdar'a dönüş nezdimde coşkuyla karşılanırken aile bireylerinde hafif şok etkisi yarattı. Alçak ve bahçesiz binalar, birbirinin güneşini engelleyen evler, pencereleri birbirine yakın daireler, sokakta oynayan çocukların sesleri, yoldan geçen arabaların gürültüleri diye hayıflanıp bana söylenirken iki gün sonra fark ettik ki yeni mahallemiz eskiden oturduğumuz siteden çok da farklı değil. Hatta aksine komşuluk ilişkileri daha az, dedikodusu daha az, insanlar birbirlerinin evine daha az gidip geliyor, komşular birbirini daha az görüyor, gayrisafi milli hasılaya katkı oranı evde boş oturan zengin kadınları barındıran sitelere göre daha fazla. Kapının önünde jeepler, spor arabalar, Mercedes'ler, Audi’ler görünce oranın da bir mahalle olmadığını, sakinlerinin eskilerinin semtlerini bırakıp gidemedikleri için hala ısrarla yola park ettikleri pahalı arabalarının yanından her araba geçtiğinde "Çizdi çizecek. Ahan da vurdu" stresine dayandıklarını gördüğüm zaman anladım. Daha sonra ev sahibimiz tuvalette çıkan seslerin salonun öbür ucundan duyulduğu, salonu-mutfağı-tuvaleti iç içe sevimli sıcak kutu gibi evini saray yavrusu olarak gördüğünden olsa gerek kira konusunda ısrarcı olunca on dakikalık mesafede başka bir eve, bir tanıdığın evine taşındık. İlk geldiğim anda, oranın tam anlamıyla bir mahalle olduğunu anladım. Bakkalın içine doluşmuş mahallenin gençlerini, geceleri sokakta şarkı söyleyen futbol oynayan erkekleri görünce, çocukların seslerini duyunca "Bu sefer mahalleye geldik galiba" dedim. Daha taşınır taşınmaz karşı komşunun tencereyle yemek getirmesinden anlamalıydım (çok iyi insanlar, sağ olsunlar). Önceki evde, taşınalı iki hafta geçmesine rağmen "Hoş geldiniz" diyen olmamıştı. Hatta hiç unutmuyorum buzdolabımızın bozulduğu zaman, iki kilo balığı apartmanda hiç kimse dolu(!) buzdolaplarına kabul etmemişti. Çürüdü gitti o balıklar. Burada ise geçen akşam bakkala gitmeye üşendiğim için karşı komşudan salata sosuna konmak üzere iki kaşık yoğurt istedim, neredeyse yoğurt kabını veriyordu, zor durdurdum.
“Mahallede oturup da gözlem yapmadan olmaz” diyerek her akşam servisten Bağlarbaşı'nda iniyorum ve ara sokakları dolaşarak eve geliyorum. Cam silen kadınlar, ip atlayan sek sek oynayan çocuklar, merdivenlerde çekirdek yiyenler, balkonlarda çay içenler, balkonlardan sarkan çamaşırlar - halılar, yoldan geçeni baştan aşağı süzüp incelemeler, sahip olunan tek kıymetli arabayı evin önüne kaldırıma çekip etrafında dolanan çocuklara bağırmalar, "İçeri gel çabuk, kırıcam kemiklerini" diye çığıran anneler... Bu sahneleri izleye izleye eve geliyorum. Fark ettim ki bu mahalle hayatını özlemişim. İkamet edilen mekanda olabilecek en sevmediğim şey dedikodu ki o da madem her yerde var, o zaman başlarım ben böyle fiyakanın içine. Merdivende oturup çekirdek çitlerim.
Eğitimmiş, kültürmüş, görgüymüş. Hepsi hikaye.
Tüm diplomalarına, sıra sıra dizili Audi'lerine rağmen dedikodu, yalan dolan içinde boğulan, arkadan iş çevirenler hala kültürlü-görgülü'den sayılıyorsa ben istemiyorum görgülü olmak. Otururum merdivene, çekirdek çitlerim.
Yaparım yani, bilirsiniz.
Özgün İçerik: 0AD415148303F27E06111DF78E17E2D6119E7164
Orta birinci sınıfa başladığım gün mahalle hayatından koptum ve yirmi yaşımda hafta aşırı mahalle arkadaşımla maç yapmaktayım. Tek bağım bu kladı.
YanıtlaSilO vakte kadar hiç kopmadım mahallemden. Günün çoğunu mahallede top oynayarak, kırılan camların parasını denkleştirmeye çalışarak geçiriyorduk. :)