5 Mayıs 2009 Salı

Koşuyolu evleri

Bir süredir işe gidip gelirken servisi kullandığım için emektar belediye otobüsüm 11T’yi kullanamıyordum. Bu akşam fazla mesaiye kalınca eve dönüş yolculuğum yine eskisi gibi Türkiş Blokları – Üsküdar arasını düzensizce kat eden, çoğu zaman otobüslerini daha aktif bir hatta kurban veren 11T vasıtası ile gerçekleşti. 11T Üsküdar’a giderken D-100’den (E-5’ten) Koşuyolu sapağına girer ve oradan Altunizade’ye çıkar. İşte o yol benim çalışma verimliliğimi arttıran yoldur. İki katlı bitişik düzen evleri, küçük bahçeleri, ağaçlarla çevrili dar yollarıyla her geçtiğimde buradan bir ev almalıyım dedirten bu semt sabahları verdiği “Çalışıp para kazanmalıyım” şevkiyle uykumu dağıtıp beni işe hazır hale getirir. Akşamları ise gözüme daha da güzel görünür. Yorgunlukla otobüsün içinde müzik eşliğinde ilerlerken işinden evine gelen insanların o güzel evlere girişini izlerim. Araçlarını bahçelerine park ederler; küçük, sevimli ve güzel evlerinin bahçelerine açılan kapısından evlerine girerler. Ve ben ertesi gün için gerekli enerjimin, çalışma şevkimin bir kısmını böyle kazanırım. Bir akşam 11T’den Koşuyolu’nda ineceğimin ve oradaki iki katlı küçük bahçeli evime gideceğimin hayalini kurarım. 

Kendimi bildim bileli içinden merdiven geçen evlere sempati beslerim. Evin büyüklüğünü hiç önemsemeksizin çatı katı bile olsa iki katlı içinde merdiveni bulunan bir evde oturalım istemiştim. Bu isteğe daha sonra Amerikan mutfak talebi de eklenmiş olsa da zamanla memur çocuğunun hayallerinin içinden merdiven geçemeyeceğini idrak etmiş olmalıyım ki artık yalnızca Amerikan mutfağa odaklanmış durumdayım. Amerikan mutfağı olan küçük bahçeli bitişik düzen iki katlı evler her önünden geçtiğimde hala gerçeklerim arasına karışıp beni zorla hayal kurmaya iter. Beğendiğim iki katlı bahçeli evlerin villa tipi gösterişli evler olmadığını anlamışsınızdır. Aslında tam olarak sahip olmayı istediğim ev, Love Actually filminde Keire Knightley’nin canlandırdığı Juliet karakterinin, İngiltere Başkanı David’in (Hugh Grant’ın) çay&bisküvi servisini yapan ileride sevgilisi olacak hizmetli Natalie (Martine McCutcheon) karakterinin ve Natalie’nin yan komşusu sekreter Mia (Heike Makatsch) karakterinin yaşadığı iki katlı küçük, bitişik düzen taş evler. Hangi mimari tarzda yapılmıştır, bilmiyorum. Bu tip taş evlerin bende yarattığı “sahip olma” isteğinin aynısı Koşuyolu’nda o caddeden geçerken nüksediyor. İstisnasız her seferinde. Mesela o yolun üzerinde bir eczane var, sanırım eczanenin sahibi o evi iki katlı kiralamış ya da sahibi. Alt katı eczane, üst katı ev şeklinde büyük olmayan bahçesiz bir ev. Her önünden geçtiğimde mesleki açıdan hiçbir sempati beslememe rağmen o eczacı olmak istiyorum. 

İşte bu akşam yine aynı otobüsü kullanıp aynı yollardan geçerken aynı evlere baktım ama bu kez hayallere dalmadım. Bu sefer umutlanmadım. İki yanında ağaçların sıralandığı o dar yollarda yan yana yapılmış, bahçesi bir ya da iki araçtan fazlasını alamayacak kadar küçük, sahibinin zevkine göre harika hallere bürünebilecek o sevimli evlerden birine sahip olmanın nasıl ulaşılmaz bir hayal olduğunu düşündüm. Ay sonuna cebinde 5 – 10 TL ile çıkan ve KYK’ya kredi borcu olan biri olarak bırakın o evlerden birine sahip olmayı, yerin beş kat dibinde 1+1 evi bile alamayacak durumda olduğumun ayırdına vardım. 

Çocukken bir Hıdırellez gecesinde annem yola ileride sahip olmayı istediğim şeyleri çizmemi söylediğinde bir araba, iki katlı bir ev ve bir otel çizmiştim. Acaba çok mu ileri gitmiştim? Yoksa “Hep daha fazlasını isterseniz daha fazlasını elde edersiniz” diyenler mi yalancıydı? 

Not: Pek huyum değildir ama bu yazı biraz kişisel oldu, idare ediverin.

Özgün İçerik Kodu: 22FEB186228AB525E2D138DBA2F7871A0AD70928

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder