8 Mayıs 2009 Cuma

İnsan yerine koyulmamak

Okuldan mezun olup iş aramaya başladığım ilk günden beri hissettiğim ama bir türlü meramımı başkalarına (benimle aynı durumda olmayanlara) anlatamadığım, başkalarına yabancı gelen bir duygu taşıyorum içimde. Yaşça benden büyükler özellikle arada kuşak farkı olanlar kanıksadıklarından mıdır bilinmez bendeki bu his onlara hep abartı geliyordu. Memnun olmamakla ve kendini beğenmişlikle suçlandım durdum. Arada sırada sinirlerim iyice zıvanadan çıktığında “İt gibi koşturulmak”, “Köpek yerine bile konmamak” tabirleri ile kaygılarımı kustuğum bu durumun, benim kuşağımdan olmayan birileri tarafından da nihayet görülebildiğini bugün okuduğum bir köşe yazısı ile öğrenmiş oldum. Haşmet Babaoğlu “Gençler neden umudu yurtdışında arıyor?”* başlıklı yazısında Bağımsız Eğitimciler Sendikası tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarını yorumlamış. Gençlerin yurtdışında okumak ve çalışmak istemesinin gerçek nedenin gençlerin burada insan yerine koyulmamalarının olduğunu yazmış. Kaba tabirle “köpek yerine konmak” şeklinde ifade ettiğim bu durum işte tam olarak insan yerine konmamaya tekabül ediyor.

Eğer düzenin bu olduğunu kabul etmişsen, değişmeyeceğine inandırılmışsan, özellikle kriz dönemlerinde çocuğunun rızkı işten atılman sebebiyle kesilmişse insan yerine konmadan çalışmayı fazla kafana takmazsın. Çünkü onu da bulamadığın zamanlar olmuştur. Tek başına olsan daha iyi yaşam şartları elde etmek yolunda verdiğin mücadele uzun süreli olabilir; fakat ailen söz konusuysa hakkının yenmesini hatta aşağılanmayı bile kabul edebilirsin. İşin en kötü tarafı kendini bu hayat mücadelesine öyle bir kaptırırsın ki “insan” yerine konmadığının farkına bile varmazsın ve insan yerine konmadığından yakınanları bir türlü anlayamazsın. Ama bu hisse kapılanlar ya da kapılanları anlayanlar insan yerine koyulmamanın nasıl olduğunu, insanın bağlılık duygularını nasıl alıp götürdüğünü, verilen emeklerin nasıl boşa gittiğini ve bunların insan ruhunda açtığı yaraları çok iyi anlar.

Doğduğun günden beri ailen tarafından el üstünde tutulursun. Ailenin ekonomik durumu ne olursa olsun bütün imkanlar seferber edilerek gidebileceğin en iyi okullarda okutulursun. Gittiğin okullarda imkanları daha iyi olan, şımarık, zengin çocuklarının yanında ezilirsin. Dershaneye gitmen gerektiğinde eğer %100 burs alamamışsan, ailenin yalnızca %20’sini ödeyeceği dershane parasını bile denkleştirmek için çektikleri karşısında gün içerisinde yemek yememeyi göze alarak evden para almadan çıkarsın. Evden alabildiğin haftalık para da yol parasına gidince, babanın cebindeki üç liranın iki lirasını sana verip bir lirasını kendine ayırdığını görünce bir an önce öğrencilik günlerinin geçmesini diler ve ayaklarının üzerinde durabileceğin günlerin hayalini kurarsın. Eğer babanın cebinde kalan para, sana verdiği paradan azsa baba parası yemek on beş yaşında bile olsan zoruna gider. Sınav kazanma stresi bir yandan, aileye yük olmak bir yandan yüklenir ve hayatı kaçırırsın. Arkadaşların yaşları gereği bilinçsizce yaşarken, eğlenirken, düşüncesizce babalarının paralarını harcarken sen, memur/işçi çocuğu olarak erken olgunlaşırsın.

Üniversiteye girememek ayrı derttir de girince sorunların biter mi sanki? Kazanamazsan ya bir kez daha denersin ya da bulabildiğin ilk işe girip evlenme planlarına başlarsın. Halbuki evlenmek de zordur. Bir kuru ekmeğe, dört yanı - üstü kapalı küçük bir eve razı olsan bile, ideallerini bırakıp gitmeyi göze alsan bile evlenmek yine de kolay değildir.

Üniversiteyi kazanınca hayat biraz daha değişir. Şehir dışına çıkmasan bile İstanbul’u bir uçtan bir uca kat etmek gerektiğinde ailenin yanından taşınırsın. Ya arkadaşlarınla bir eve ya bir akrabanın yanına ya da bir yurda yerleşirsin. Artık kendi ayaklarının üzerinde durman gereken zaman gelmiştir. Devlet dairelerinde işin olduğunda, aynı gün içinde hem derse girmen hem de birkaç işi birden halletmen gerektiğinde her şeye birden yetişmeye çalışırsın. Yorulursun ama önemsizdir. Çünkü gelecek günler güzeldir. Yani sen öyle zannedersin.

Bitkisel hayattaymışçasına geçirdiğin günlerden sonra bir an önce üniversiteyi bitirmek, bir işe girmek ve maaşınla en azından kardeşinin yükünü ailenin omuzlarından almak istersin. Ezbere dayalı bir eğitim sisteminden çıkıp üniversite hayatına adapte olmaya çalışırsın. Alabildiysen üç-beş kuruş bursunu aylık ödemelerine yetiştirmek için uğraşırsın. Biraz şanslıysan birkaç yerden burs bulursun. Sıkıntı çeksen de en azından artık ailenden para almayı bırakırsın. Ailene daha fazla yük olmamak için ay sonunu getiremesen de, ay sonunda cebinde bir paket makarna alacak kadar paran kalmasa bile susarsın. Gerekirse aç yatarsın.

Kıyafet almayı bırakırsın. Arkadaşlarınla birlikte oturup muhabbet edebileceğin tek yer okul kantini, kampüs bahçesidir. Arkadaşların dışarı çıktıklarında neden onlarla gitmediğini anlayamazlar. Hayatı kaçırırsın. Belki de kaygılarının en az olması gereken en güzel eğitim yıllarında üç kuruş maaşıyla çocuk okutmaya çalışan bir baba gibi hesap kitap yaparsın. Diferansiyel denklemleri defterinin arkasında ayın sonuna nasıl çıkacağını hesaplar durursun. Yol parası bulamadığın için eve yürüyerek gittiğin zamanlarda yanından spor arabasıyla arkadaşların geçtiğinde kıskanmazsın. Çünkü aklında tek şey vardır: Okulu bitirip çalışmak. Okul bitince dertler de bitecek sanırsın. Oysaki ne çok yanılırsın! Okulu bitirmeye çalışırken bir yanında aldığı burs paralarını araba almak için biriktiren arkadaşlarını bir yanında cebinde para kalmadığı için açlıktan gözü kararıp bayılan arkadaşını görürsün. Ne yapacağını şaşırırsın.

Arkadaşların okul bittikten sonra rahat iş bulabilmek için mesleki gelişim kurslarına giderken, İspanyolca, İtalyanca öğrenirken sen İngilizce’ni geliştirmek için kitap bile alamazsın. Sinemaya gidemezsin. Tiyatroya gidemezsin. Kaç kere kitapçıdan yalnızca kitaplara bakarak çıkarsın? Dergileri takip edemezsin, gazeteleri okul kütüphanesinden okursun. Sınavına çalışman gerektiğinde alamadığın ders kitabından çalışmak için kütüphaneye ilk koşanlardan olursun. Dersleri boş verme, derslerden kalma, okulu uzatma gibi lükslerin yoktur. Okulu dört yılda bitirmek zorundasındır. Staj zamanları geldiğinde profesyonel firmalarda sana staj ayarlayacak tanıdıkların olmadığından ufak tefek firmalara razı gelirsin. “Nasılsa” dersin “Okul bitince elbet birine girerim.” Burada da çok yanılırsın.

Dört seneyi bitirip dekanın elinden diplomanı aldığında ve kepini fırlattığında ağlayan anneni görürsün.

Hiç vakit kaybetmeden iş aramaya başlarsın. Kariyerine ilk çelme takan deneyimsizliğin olur. Onu kadın olmak takip eder. Erkeksen askerliğin dikilir karşına. Bazısına eteğinin kısalığı dert olur, bazısına uzunluğu. Bazısı seni satışçı yapmak için uğraşır, bazısı aşağılar. Bazı işleri ehliyetin olmadığı için, araba kullanmayı bilmediğin için kaybedersin. Kimse işe girmeden sürücü kursuna gidemeyecek olan yeni mezun birinin işe girmeden araba kullanamayacağını düşünmez. İş görüşmesinde İnsan Kaynakları yetkilisi “Tatilini yaptın değil mi? Çalışmaya hazırsın?” diye sorduğunda “Evet” diye cevap verirsin. İçinden gülersin: Hiç tatil yapmadım ki! Gebze’de asfaltı bile olmayan yollardan geçerek gideceğin fabrikada iş görüşmesindeyken arkadaşından ödünç aldığı arabada dışarıda bekleyen babanın yanına gittiğinde “Olmadı” ya da “Arayacaklarını söylediler ama zannetmiyorum” demek zorunda kalırsın. “Asgari ücretin 200 lira üstünde para teklif ettiler. Kriz varmış” dersin. Baban moralini bozmamak için “Boş ver, zaten iyi bir yere benzemiyordu” dediğinde yaşamaya mahkum olduğun hayata lanet edersin. Bahaneler o kadar çoktur ki Türkiye’nin en iyi üniversitelerden mezun olman bile krize, deneyimsizliğe, torpile direnemez. Sırf kaşı – gözü senden güzel olduğu için sana verilen maaşların iki katına işe giren yeni mezunlar görürsün. Kendini değersiz hissedersin. En sonunda öyle bir noktaya gelirsin ki zekan, fikirlerin, ideallerin, yapabileceklerin, yaptıkların, birikimin, eğitimin, emeklerin anlamsızlaşır. Kimi zaman dış görünüşünün, kimi zaman torpilsizliğinin, kimi zaman ideallerinin, kimi zaman hiçbir yerinden sorumlu tutulamayacağın ekonomik krizlerin kurbanı olursun. Köpek yerine koyulduğunu fark edersin. Sana önerilen hayat, önüne atılacak ufak bir kemik karşılığında havlamayı kesmendir. Emek harcayarak ve ne bedeller ödeyerek geride bıraktığın yılların bir çırpıda silindiğini görürsün. Ve “İnsan yerine konmuyorum” dediğinde birileri seni ya kendini beğenmiş olmakla ya da hainlikle suçlar.

Artık yalnızca susarsın. Çünkü artık sözün bittiği yerdesindir. Daha fazla susmamak için, bu suskunluğa son vermek için, bu kısırdöngüden kurtulmak için, bu döngüyü kırmak için mücadele etmeye devam edersin.
Tüm acı verici çağrışımlarına rağmen hayal etmeye devam edersin.
Ümit, dayanma gücü verecek en büyük güzelliktir.

İşte bu yüzden mücadelenden vazgeçemezsin.

* Gençler neden umudu yurtdışında arıyor?, Haşmet Babaoğlu, 08.05.2009, Sabah Gazetesi

Özgün İçerik Kodu: 10DF54EAAD962C30D4395A63B9B3B2103E5BEEC6

2 yorum:

  1. Gözlerim dolu dolu okudum..kendimden biraz da olsa bir şeyler buldum galiba,daha iyi ifade edilemezdi..tebrik ederim arkadaşım mükemmel yazmışsın kalemine sağlık

    YanıtlaSil
  2. Teşekkürler sevgili rouge :) ne yazık ki çoğumuzun yaşadğı gerçekler bunlar. hatta bazı yaşananların yanında bunlar hafif bile kalır..

    YanıtlaSil