13 Mayıs 2009 Çarşamba

Erkek egemen kadın hakları mücadelesi

Nuray Mert, Radikal Gazetesi'ndeki köşesinde "Babalık sorunu"* başlıklı yazısında son yıllarda ülkemizde de oldukça gündemde olan "babasız çocuk sahibi olma" mevzusuna değinmiş. Bir çocuğun babasız büyümemesi gerektiğini savunan Mert, kadın hakları ve erkek sorunu üzerinden tek taraflı çocuk sahibi olma isteğini yorumlamış. Nuray Mert'e göre kadın özgürlüğü şeklinde sunulan babasız çocuk sahibi olma tercihi, erkekleri baba olma sorumluluğundan kurtarıyor. Hatta erkeklere, kadınlarla eğlenmek ama ötesine aldırmamak lüksünü tanıyor. 

Bir bütün olarak incelendiğinde temelde işaret etmek istediği nokta itibarı ile Nuray Mert'in fikirlerine katılıyorum. Daha önceleri de aklıma takılan, bazen eş-dost muhabbetlerinde, bazen yazılarımın arasına karışmış vaziyette değindiğim bu konu da "modern kadın" dayatmasının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Yine daha önce de belirttiğim üzere kadın hakları, özgürlükler adına atılan her adım sonunda yine erkeklere fayda sağlayacak kapılara varıyor. Evde oturup çocuk bakan, başını evden dışarı çıkarmayan kadın modeli ataerkil muhafazakar toplumun direklerini oluşturuyorsa, nispeten daha genç yaşlara kadar evlenmemiş, daha özgür/daha rahat bir hayat yaşayan, istediğini özgürce gerçekleştiren kadın modeli de çağdaş ataerkil toplumun direklerini oluşturuyor. Özgür ama kime göre? 40 yaşına geldiğinde hayatı hiç tanımayan, çocuklarına, eşine, kaynanasına, komşularına endeksli bir hayatı yaşayan ev kadını mı daha mahsur yoksa 40 yaşına kadar kimseyi umursamadan yaşadığı hayatı sonucunda erkeklere güvenemeyen, evlilikten kaçan, kariyer uğruna çocuk sahibi olma hakkından vazgeçen o Batılı kadın mı daha mahsur yaşadığı hayatta? Elbette ikisi de uç nokta. Elbette evinde oturup çocuk bakan kadın modeli daha fazla. Ama bu uç noktanın bizi savurduğu diğer uç nokta da ortada. 

Ataerkilliğe hizmet konusunda su götürmez biçimde birbirinden farkı olmayan bu iki durumda da modernite - muhafazakarlık kavgası kadın bedeni, kadın tercihleri üzerinden devam ediyor. Kullandıkları metalar farklı olsa da her ikisinin de hizmetlerinin odak noktası aynı: erkekler. Zira ev kadını olsanız da nimetlerinden faydalanan erkekler oluyor, özgür kadın olsanız da erkeklere fayda sağlıyor. Eğlenilecek ve evlenilecek kadın arasındaki çizgiyi alabildiğine kalınlaştırırken kadınları seçim yapmaya zorluyor. Benimsenen bir rolden diğerine savrulma yaşanıyor. Aradaki fark arttıkça sonunda öyle bir noktaya varılacak ki ya erken yaşta evlenen, çocuklarına bakan, kocasına hizmet eden ve soru sormayan kadın rolüne girmek zorunda kalınacak ya da özgürlüğünü aile kurma hakkına tercih eden, çok konuştuğu/çok düşündüğü için aile kurma/çocuk sahibi olma hakkından mahrum edilen kadın rolünü seçmek zorunluluğu doğacak. Ya sokakta olmak gerekecek, ya da evde. 

Kadınlar üzerinden iki farklı maskeyle yürüyen ataerkil toplum kavgası, toplum tarafından benimsenme/benimsetilme noktasında öyle bir hale bürünüyor ki dayatılan rollerden birini seçmek zorunda kalan kadınlar her zaman araya sıkıştıklarının farkına varamıyor. Hatta çoğu zaman erkekler bile kadınları bu iki rolün arasına sıkıştırdığını fark edemiyor. Bir role karşılık diğerinden yana tercihini kullanırken - bazen kadın haklarını savunduğunu sanırken bile - ataerkil topluma hizmet etmeye devam ediyor. Bu bilinçdışı toplumsal hareket ile sonunda erkekler yine toplumda yerlerini sağlamlaştırırken yaşadığı hayattan pişman olma, istemediği bir hayatı kendini istediğine inandırarak yaşama, istediği hayatı kaçırma ibreleri kadınları gösteriyor. İşte bu noktada kendimize sormamız gerekiyor. Acaba olaylara yanlış yerden mi bakıyoruz? Elbette kadın hakları konusunda öldürülen her bir sinek çok kıymetli. Hatta bir devrim niteliğinde sineklere toplu katliam yaparak uzun süre sineklerin ortada görünmemesini sağlayabiliriz. Fakat asıl odaklanmamız gereken yer, özünü koruyan bataklık değil mi? Sorunları çözmeye "erkek egemen bakış açısı"ndan başlamamız gerekmiyor mu? Nice modern annelerin, kadın hakları konusunda bilinçli kadınların erkek çocukları "kızlar aptaldır" düşüncesiyle büyümüyor mu? Bence, kadın hakları mücadelesinde sonuca giden yol evlerimizde, yakınımızda yaşayan erkek çocuklarının bakış açılarının, yetiştirilme biçimlerinin insan haklarına saygı çerçevesinde revize edilmesinden geçiyor. Neden kadınlar haklarını aramak zorunda olsunlar ki? Erkeklere karşı verilen kadın mücadelesi bile başlı başına erkek egemen bir hayatın göstergesi. Neden kadınlara karşı erkek mücadelesi değil de erkeklere karşı kadın mücadelesi? İşte bu yüzden sorunu çözmeye daha doğar doğmaz başlamak gerekiyor. 

Bir kadın, erkeklere karşı haklarını savunması gerektiğini yaşadığı sorunlarla ister istemez öğreniyor. Ama erkekler sanki hayatta her şey onlar içinmiş gibi doğuyor, büyüyor ve yaşıyor. Erkeklere, müşterek bir hayata dahil olduklarını öğretmenin gerekliliği burada ortaya çıkıyor. Verdiğimiz mücadelenin haklı gururu değişmiyor; fakat bu erkek egemen kadın hakları mücadelesine dahil olamayanlar tüm bu uğraşlar içerisinde ezilmeye devam ediyor. Haklarını savunamayacak durumda olanların, haklarını savunmalarının gerekmeyeceği bir dünya yaratmak için her şeyi kendi hakkı olarak görmeyen erkeklerin yetişmesi gerekiyor. 

Yani söz de güç de annelerde…


Özgün İçerik Kodu: 61AB40FF685F2C23A6B9A7F710EEB32E42689D5B

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder