28 Mayıs 2009 Perşembe

Hayallerimiz sistemin neresine kaçtı?

Hayaller de insanlar gibidir. Doğarlar, büyürler ve ölürler. Çoğu içinde barınıp enerjisinden faydalandığı vücuttan daha önce hayata veda eder. İdeallere dayalı olanları en erken gidenleridir. Hızlı yaşar, genç ölürler. Belirli yaş eşiklerini ve tümsekleri aşarken patır patır dökülürler. İnsan yirmi üç yaşında olsa bile eşikler ömrün her evresinde vardır ve her eşik, hayallerin sistemin müsait bir taraflarına kaçması için açılmış bir kara deliktir. Çok tehlikelidir.

Yıllar önce bunalımlarımı kustuğum, aşırı karamsar şiirlerimi yazdığım bir defterim vardı. Çok yakın bir arkadaşım şiirlerimi okumak istediği için defteri onun evinde bırakmıştım. O da büyük bir sorumlulukla defteri salonda umuma açık bir alanda bırakıp yatmıştı. O defterdeki bütün şiirlerin gece boyunca hiç uyumayan babası tarafından sabaha dek okunduğunu ertesi sabah deftere karalanmış bir cümleyi okuyunca anlamıştık. Şiir yazılı son sayfanın arkasına büyük ve çarpık harflerle bir tek cümle yazılmıştı:
“SEN DAHA NE GÖRDÜN Kİ…”

O defter şimdi kim bilir nerelerde, şiirler de hangi dosyaların içinde unutulmuş, bilmiyorum. Ama o cümle hala yeri geldiğinde kendini hatırlatır. “Yeter be” diyerek reforma gittiğim, revize ettiğim planlarımın ardından her muhasebe yaptığımda o cümle aklıma düşer.
“Ben daha ne görmüşüm ki?”

Aldığım kararlardan mutsuzum diyemem ama sistemin habire hayallerimi/ideallerimi alıp alıp bir taraflarına sokuşturmasına da bozuluyorum. Değişmekten değil değiştirilmekten korkuyorum.

Hayallerim sistemin neresine kaçtı bilmiyorum ama gücüm yettiği kadar karşıma çıkan her kara deliği kapamaya niyetliyim. Sistem bu hayalimi de alıp bir taraflarına saklarsa yapacak bir şey yok tabi. Sistem karşısındaki acizliğimiz gözler önüne serilir. Ancak hala elimde fırsat varken sistemin girdaplarına işaret etmeye devam edeceğim. Herkes gördüğü kara delikleri kapatmaya uğraşırsa, kim bilir, bir gün gelir sisteme kaçan hayaller dışarıya püskürüverir?

Özgün İçerik Kodu: F9A40DF049C2C5F413A1660A82878565E873B95E

21 Mayıs 2009 Perşembe

Utanıyorum bu hikayeden

Doğduğunda kimse sevinmedi. Erkek adamın erkek oğlu olurdu. Köylünün gözünde itibar kaybetmek demekti kız evlat. Erkekliğin ölçütüydü doğan çocuk. İşte bu yüzden babası için doğması da doğmaması da birdi. Annesi kızı olduğuna sevinemedi. “Erkek çocuk doğuramadı” diyordu köyün kadınları arkasından. Ne kadar erkek çocuk doğurduysa o kadar “kadın”dı kadınlar. İtibar kaybettiriyordu kadına kız çocuğu. Çocuk erkek olunca erkek adamın erkek oğlu oluyordu da kız olunca suç kadının üstüne kalıyordu; erkek çocuk doğuramamakla damgalanıyordu. Annenin derdi bunlar değildi aslında. Kız çocuğu olmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu o. Ezilecek, bir mal gibi alınıp satılacaktı kızı. Bu yüzden doğduğunda ne babası sevindi ne de anası.


Bahçeden çıkması yasaktı. Tek yapabileceği annesine ev işlerinde yardım etmekti. Biraz daha büyüdüğünde okul diye bir yer olduğunu öğrendi. Önceleri sadece erkeklerin gittiği bir yer sandı orayı; çünkü yalnızca erkekler gidiyordu okula. Kızların da okula gidebileceğini öğrendiğinde bir cesaret babasının karşısına çıktı. O küçük kız büyüdü ve konuştu babasıyla: “Ben okula gitmek istiyorum” dedi. Babası o zaman fark etti kızını. Bir kızı olduğunu anladı. Bir kız çocuğuna sahip olmanın ne demek olduğunu, beraberinde ne kadar çok dedikodu ve namus davası getirdiğini hatırladı ve sinirlendi. Kızının varlığını fark ettiği an tokat attı kızına ve bağırdı: “Ne okulu, kız kısmı okula mı gidermiş? Ne işin var erkeklerin arasında!” Babasının öfkesi sesiyle büyüyerek doldu kulaklarına kızın. Küçüldü küçük kız. Ağlamadı hiç; ağlayamadı. Düzene kafa tuttuğunu bilmedi ve babasını niye kızdırdığını da anlamadı. Büyüdükçe güzelleşti. Güzelleştikçe ilgi çeker oldu. Babası yaşında adamların bakışları altında büyüdü. İğrendi, nefret etti; ama kimseye bir şey söyleyemedi. Hep hayal kurdu. Özgürce gezebildiği, okuyabildiği, konuşabildiği, dinlendiği, sevildiği insanca bir hayatın hayalini kurdu. Olmayacağını bile bile hep ümit etti. Gün geldi, beklediği oldu. Okula yeni gelen öğretmene aşık oldu. Bir zamanlar duvarları arasında hayallerini aradığı okulda bu kez sevgiliyi buldu. Kaçamak bakışlar zamanla yerini mektuplara bıraktı. Genç kız ilk kez gerçek bir umuda sarılır gibi oldu. Sevdiği adamla evlenmenin hayalini kurdu. Hayalini kurduğu hayata onunla kavuşacağını umdu. Bir gün öğretmen kıza, yakın zamanda ailesiyle onu istemeye geleceklerini söyledi. Çok sevindi kız. “Sonunda” dedi “Sonunda olacak galiba.” Üç gün geçmedi aradan amcası oğluna istemeye geldi genç kızı. Ağladı günlerce. Annesine söyledi öğretmeni sevdiğini. “Olmaz kızım” dedi annesi. “Baban sana kimi uygun gördüyse onunla evlenmek zorundasın”. “Olamaz” dedi kız. “Onunla evlenip mutsuz olacaksam yaşamamın anlamı yok” dedi. İkinci kez karşı geldi babasına. “Baba ben başkasını seviyorum. Onunla evleneceğim. İstemeye gelecek beni” dedi. Kızın hayalleri bir kez daha bir tokatla yıkıldı.


Kaçmaya karar verdi öğretmenle. Kaçarlarsa bulamazlar sandı. Kaçabileceğini sandı. Bilmiyordu ki hayat kadına her yerde aynıydı. Nereye giderse gitsin bulurdu onu. Bir gece evden gizlice çıktı öğretmenle buluşmak için. Uğruna ölümü göze aldı kız; sevdiği için. Sevdiği de her şeyi göze alıp kaçıracaktı kızı. Köyün sınırında yakalandılar babasıyla amcasına. Az kalmıştı özgürlüğe ve mutluluğa. Götürdüler kızı eve zorla. Ertesi gün karar verecekti aile meclisi ne olacağına. Annesi ağladı durmadan. Karar belliydi çünkü. Bu hikayede erkeklerin sözünden çıkan kadınlara biçilen rol değişmiyordu.


Ellerini bağladılar kızın ve göle götürdüler genç kızı sürükleyerek. Köylü toplandı göl başına, olacakları izlemeye. Babalar kızlarını getirdi ibret olsun diye. Köyün meraklı ve tuzu kuru erkekleri zevkle izlediler bu sahneyi, gözleri öldürecekleri diğer kızları hızla ararken. Ailenin namusundan sorumlu erkekler kızı bir kayığa bindirdiler. Babası, abisi, amcası ve amcasının oğlu gururla dikildiler kızın yanında. Namuslarını temizlerken insanlığı kirlettiklerinin farkına varmadan gururla baktılar köylüye. Zamanı gelmişti artık. Mutlu olmanın, sevdiği erkekle evlenmenin hayalini kuran bir genç kızın ölüsünü istiyordu topraklar. Aldığı canlar yetmemişti; hep daha fazlasını istiyordu. Bu topraklar namus cesedine doymuyordu. “Babası atacak” dedi amcası. Töreler böyle uygun görüyordu. Babası kendi elleriyle öldürmezse kızını toprak kabul etmiyordu ölüsünü. Annesinin çığlıkları yankılandı dağlarda. Abisi arkasını döndü bu insanlıktan yoksun sahneye. Diğerleri zevkle baktı ve izledi. Kızın bedeni suya çarptığında abisinin gözünden bir damla yaş düştü kardeşinin boğulduğu suya. Annesinin feryadı taşın, toprağın bile canını acıttı. Gökyüzü utandı kendinden. Toprak utandı kendinden. Su utandı kendinden; temiz bir kızı öldürmekten utandı tüm dünya. Bir tek namus bekçileri utanmadı. Yüzlerinden namusun gururu, kalplerinde cinayetin kiriyle gittiler evlerine. Utanmadan baktılar birbirlerinin yüzüne. Utanmadan gülümsediler birbirlerine. Bir genç kızın katili onlarca insan her sabah selam verdiler birbirlerine. Bir genç kızın katili binlerce, milyonlarca insan hiçbir şey olmamış gibi her gün birbirlerinin yüzüne baktılar. Utanmadılar.


Genç kızın yüzüne vurdu ay ışığı. Işık, gecenin gölgesinde kızın solgun yüzünde oyunlar oynarken bir yerlerde katiller hayatlarına devam ettiler. O kızın tek suçu kadınların derdinin erkekleri ilgilendirdiği bir coğrafyada doğmak ve ikiyüzlü namus anlayışına teslim olmaktı. Kimse, hiç kimse bu cinayetten utanmadı…


Solgun ve güzel yüzüyle su kenarında yatan bir genç kızın cesedinden kaçımız utanıyoruz? Ben utanıyorum. Ya da kaçımız utanmamız gerektiğini aklımıza getiriyoruz? Adını bilmediğim binlerce kız kardeşim. Sizin adınıza yapamadığım her şey için affedin beni.

Utanıyorum hikayenizden.

Hem de çok utanıyorum.


Özgün İçerik Kodu: DF4F2B5CF612E0F683B329149C6E6C9EAB090DC7

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Çanlar kimin için çalıyor?


Üsküdar’da çoğu kullanılmayan çok sayıda Ermeni okulu var. Neredeyse her mahallede en az bir tane mevcut. Mimari yapısı ile bizim hımbıl, pısırık, gecekondudan bozma okullarımıza tezat heybetli, ihtişamlı görüntüye sahip bu okulların hemen hemen hepsi kapalı. Bu okullara gitmiş/gidecek olan Ermeni nüfusu nerelerde, hiçbir fikrim yok. Oturduğum evin iki sokak yukarısında böyle bir Ermeni okulu var. Akşamları eve yürürken önünden geçiyorum ve yüksek duvarları, kapalı pencereleri, taşlarla örülmüş bahçe giriş kapısını görünce her seferinde acaba içeride ne var diye düşünüyorum. Kendi kendime acayip hikayeler yazıyorum. Camlardan içeriyi görmeye çalışıp kurgular üretiyorum. İzlediğim filmlerden midir nedir yüksek duvarların ardında hep bir şeyler oluyormuş gibi geliyor ve ben o olanları çok merak ediyorum.

Okulun karşısında ise bir Ermeni Kilisesi var. Onun zaten binasını bile göremiyorum. Yüksek duvarlarla çevrilmiş vaziyette ve kapısı her zaman sıkı sıkı kapalı. Aktif bir kilise olduğunu biliyorum zira her Pazar sabahı çan sesleriyle uyanıyorum. Ama bugüne kadar ne kilisenin ne de okulun çevresinde bir tane bile insan görmedim. Sokaktan gelip geçen mahalleli dışında kimse ortalıklarda görünmüyor. Ayin günleri kiliseye girmek zaten yasak. Kapının yanında bir zil var ama çaldığımda açan olacağından emin değilim. Ama her Pazar ayin olduğuna göre bir din adamı ve cemaati var demek ki.

“Ermenilerin yeri, yurdu burası değil” diyenlere, “Nasıl değil ulan, okulları kiliseleri var işte. İki adım ötede eski bir cami, biraz ileride eski bir kilise var. Neyi inkar ediyorsun? Beraber yaşamışız işte” demek istiyorum. Kilisesi aktif olduğuna göre bu semtte yaşadığını ama gözlerden uzak kaldığını düşündüğüm o Ermeni’leri gizlenmeye kim mecbur bıraktı, onu da çok merak ediyorum.
Silkelen ve kendine gel.
Bu çanlar kimin için çalıyor?
Senin için mi?

Özgün İçerik Kodu: 3CFF5A995186E5D27671192429EF4D4A74DB5D99

Mahalle hayatı

Mahalle hayatı içinde doğmuş, mahalle hayatı içinde büyümüş olsam da 12 yaşında mahalle hayatından koptum. Dedikodu kapasitesi bakımından mahalle hayatı ile arasında zerre kadar fark olmayan site hayatına geçiş yaptım. Yani pek moda söylemlerle "Ay ben hayatımda hiç böyle yerlerde bulunmadım, fakirlik nedir bilmedim ama çok iyi uyum sağladım. Çok iyi anlaştık" ya da "Benim yedi sülalem zengindi, soylu bir aileden geliyorum" zırvalayıcılardan değilim. Mahalle hayatı içinden geliyorum yani. Hepimiz gibi. Hangimiz dük-düşes soyundan geliyoruz ki?

Mahalle hayatını ve site hayatını yıllarca yaşamış biri olarak aralarındaki farkları gözleme imkanım oldu. İki hayat arasındaki fark; hane başına düşen araba sayısı ve arabaların markalarında ibaret. Dedikodu, başkasının işine burnunu sokma, başkalarını eleştirme, bir kaç kez muhabbet ettiği insanla aradaki saygı duvarlarını yıkarak haddini aşan konuşmalar yapma, kavga etme, aile içi şiddet gibi laçkalaşmış ilişkiler ve davranışlar site hayatında da fazlasıyla mevcut. "Beyaz Türk"lere has, o uyuz, kendini beğenmiş havalar, görgülüyüz - zenginiz tavırları da işin cabası. Kim kiminle nerede görülmüş, kimin kocası karısını aldatıyormuş, kimin metresi varmış, kimin parası çokmuş. Kimin işi batmış. Kimin mafyayla ilişkisi varmış. Kimin işleri kötüye gitmiş, apartman aidatını bile ödeyemez olmuş. Burunları, kulakları her yerde. Cır cır bütün dedikodular dillerinde. Yeni aldığı arabayla yeni açılan lüks bir restorana giderken giydiği, mal gibi 700 lira – 1000 lira verip aldığı elbise üzerinde süzüm süzüm süzülürken bunun neresi elit? Neresi görgülü?

Kooperatifken girip ucuza getirdiğimiz evin masrafları artmaya başlayınca ve duman olmuş dağ başından insan içine çıkmak için tırmanılan yollar arabasız elit olmayan zavallılara iyice zor gelmeye başlayınca biz de anayurdumuza, doğup büyüdüğüm semte geri dönüş yaptık. Üsküdar'ı çok sevdiğimi, çok beğendiğimi iddia edemem. Bağlılık duyulacak bir semt olmadı benim için (zaten yaşadığım semtlere bağlılık duymam genelde) ama merkezi olması bakımından oldukça beğendiğim ve yaşamaktan memnuniyet duyduğum bir yer. Herhangi bir ihtiyacınızı herhangi bir zamanda giderebilecek kapasitede bir ilçe. Site hayatının 9 senemin 4.5 senesinin yollarda harcamasının ardından Üsküdar'a dönüş nezdimde coşkuyla karşılanırken aile bireylerinde hafif şok etkisi yarattı. Alçak ve bahçesiz binalar, birbirinin güneşini engelleyen evler, pencereleri birbirine yakın daireler, sokakta oynayan çocukların sesleri, yoldan geçen arabaların gürültüleri diye hayıflanıp bana söylenirken iki gün sonra fark ettik ki yeni mahallemiz eskiden oturduğumuz siteden çok da farklı değil. Hatta aksine komşuluk ilişkileri daha az, dedikodusu daha az, insanlar birbirlerinin evine daha az gidip geliyor, komşular birbirini daha az görüyor, gayrisafi milli hasılaya katkı oranı evde boş oturan zengin kadınları barındıran sitelere göre daha fazla. Kapının önünde jeepler, spor arabalar, Mercedes'ler, Audi’ler görünce oranın da bir mahalle olmadığını, sakinlerinin eskilerinin semtlerini bırakıp gidemedikleri için hala ısrarla yola park ettikleri pahalı arabalarının yanından her araba geçtiğinde "Çizdi çizecek. Ahan da vurdu" stresine dayandıklarını gördüğüm zaman anladım. Daha sonra ev sahibimiz tuvalette çıkan seslerin salonun öbür ucundan duyulduğu, salonu-mutfağı-tuvaleti iç içe sevimli sıcak kutu gibi evini saray yavrusu olarak gördüğünden olsa gerek kira konusunda ısrarcı olunca on dakikalık mesafede başka bir eve, bir tanıdığın evine taşındık. İlk geldiğim anda, oranın tam anlamıyla bir mahalle olduğunu anladım. Bakkalın içine doluşmuş mahallenin gençlerini, geceleri sokakta şarkı söyleyen futbol oynayan erkekleri görünce, çocukların seslerini duyunca "Bu sefer mahalleye geldik galiba" dedim. Daha taşınır taşınmaz karşı komşunun tencereyle yemek getirmesinden anlamalıydım (çok iyi insanlar, sağ olsunlar). Önceki evde, taşınalı iki hafta geçmesine rağmen "Hoş geldiniz" diyen olmamıştı. Hatta hiç unutmuyorum buzdolabımızın bozulduğu zaman, iki kilo balığı apartmanda hiç kimse dolu(!) buzdolaplarına kabul etmemişti. Çürüdü gitti o balıklar. Burada ise geçen akşam bakkala gitmeye üşendiğim için karşı komşudan salata sosuna konmak üzere iki kaşık yoğurt istedim, neredeyse yoğurt kabını veriyordu, zor durdurdum.

“Mahallede oturup da gözlem yapmadan olmaz” diyerek her akşam servisten Bağlarbaşı'nda iniyorum ve ara sokakları dolaşarak eve geliyorum. Cam silen kadınlar, ip atlayan sek sek oynayan çocuklar, merdivenlerde çekirdek yiyenler, balkonlarda çay içenler, balkonlardan sarkan çamaşırlar - halılar, yoldan geçeni baştan aşağı süzüp incelemeler, sahip olunan tek kıymetli arabayı evin önüne kaldırıma çekip etrafında dolanan çocuklara bağırmalar, "İçeri gel çabuk, kırıcam kemiklerini" diye çığıran anneler... Bu sahneleri izleye izleye eve geliyorum. Fark ettim ki bu mahalle hayatını özlemişim. İkamet edilen mekanda olabilecek en sevmediğim şey dedikodu ki o da madem her yerde var, o zaman başlarım ben böyle fiyakanın içine. Merdivende oturup çekirdek çitlerim.
Eğitimmiş, kültürmüş, görgüymüş. Hepsi hikaye.
Tüm diplomalarına, sıra sıra dizili Audi'lerine rağmen dedikodu, yalan dolan içinde boğulan, arkadan iş çevirenler hala kültürlü-görgülü'den sayılıyorsa ben istemiyorum görgülü olmak. Otururum merdivene, çekirdek çitlerim.
Yaparım yani, bilirsiniz.

Özgün İçerik: 0AD415148303F27E06111DF78E17E2D6119E7164

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Erkek egemen kadın hakları mücadelesi

Nuray Mert, Radikal Gazetesi'ndeki köşesinde "Babalık sorunu"* başlıklı yazısında son yıllarda ülkemizde de oldukça gündemde olan "babasız çocuk sahibi olma" mevzusuna değinmiş. Bir çocuğun babasız büyümemesi gerektiğini savunan Mert, kadın hakları ve erkek sorunu üzerinden tek taraflı çocuk sahibi olma isteğini yorumlamış. Nuray Mert'e göre kadın özgürlüğü şeklinde sunulan babasız çocuk sahibi olma tercihi, erkekleri baba olma sorumluluğundan kurtarıyor. Hatta erkeklere, kadınlarla eğlenmek ama ötesine aldırmamak lüksünü tanıyor. 

Bir bütün olarak incelendiğinde temelde işaret etmek istediği nokta itibarı ile Nuray Mert'in fikirlerine katılıyorum. Daha önceleri de aklıma takılan, bazen eş-dost muhabbetlerinde, bazen yazılarımın arasına karışmış vaziyette değindiğim bu konu da "modern kadın" dayatmasının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Yine daha önce de belirttiğim üzere kadın hakları, özgürlükler adına atılan her adım sonunda yine erkeklere fayda sağlayacak kapılara varıyor. Evde oturup çocuk bakan, başını evden dışarı çıkarmayan kadın modeli ataerkil muhafazakar toplumun direklerini oluşturuyorsa, nispeten daha genç yaşlara kadar evlenmemiş, daha özgür/daha rahat bir hayat yaşayan, istediğini özgürce gerçekleştiren kadın modeli de çağdaş ataerkil toplumun direklerini oluşturuyor. Özgür ama kime göre? 40 yaşına geldiğinde hayatı hiç tanımayan, çocuklarına, eşine, kaynanasına, komşularına endeksli bir hayatı yaşayan ev kadını mı daha mahsur yoksa 40 yaşına kadar kimseyi umursamadan yaşadığı hayatı sonucunda erkeklere güvenemeyen, evlilikten kaçan, kariyer uğruna çocuk sahibi olma hakkından vazgeçen o Batılı kadın mı daha mahsur yaşadığı hayatta? Elbette ikisi de uç nokta. Elbette evinde oturup çocuk bakan kadın modeli daha fazla. Ama bu uç noktanın bizi savurduğu diğer uç nokta da ortada. 

Ataerkilliğe hizmet konusunda su götürmez biçimde birbirinden farkı olmayan bu iki durumda da modernite - muhafazakarlık kavgası kadın bedeni, kadın tercihleri üzerinden devam ediyor. Kullandıkları metalar farklı olsa da her ikisinin de hizmetlerinin odak noktası aynı: erkekler. Zira ev kadını olsanız da nimetlerinden faydalanan erkekler oluyor, özgür kadın olsanız da erkeklere fayda sağlıyor. Eğlenilecek ve evlenilecek kadın arasındaki çizgiyi alabildiğine kalınlaştırırken kadınları seçim yapmaya zorluyor. Benimsenen bir rolden diğerine savrulma yaşanıyor. Aradaki fark arttıkça sonunda öyle bir noktaya varılacak ki ya erken yaşta evlenen, çocuklarına bakan, kocasına hizmet eden ve soru sormayan kadın rolüne girmek zorunda kalınacak ya da özgürlüğünü aile kurma hakkına tercih eden, çok konuştuğu/çok düşündüğü için aile kurma/çocuk sahibi olma hakkından mahrum edilen kadın rolünü seçmek zorunluluğu doğacak. Ya sokakta olmak gerekecek, ya da evde. 

Kadınlar üzerinden iki farklı maskeyle yürüyen ataerkil toplum kavgası, toplum tarafından benimsenme/benimsetilme noktasında öyle bir hale bürünüyor ki dayatılan rollerden birini seçmek zorunda kalan kadınlar her zaman araya sıkıştıklarının farkına varamıyor. Hatta çoğu zaman erkekler bile kadınları bu iki rolün arasına sıkıştırdığını fark edemiyor. Bir role karşılık diğerinden yana tercihini kullanırken - bazen kadın haklarını savunduğunu sanırken bile - ataerkil topluma hizmet etmeye devam ediyor. Bu bilinçdışı toplumsal hareket ile sonunda erkekler yine toplumda yerlerini sağlamlaştırırken yaşadığı hayattan pişman olma, istemediği bir hayatı kendini istediğine inandırarak yaşama, istediği hayatı kaçırma ibreleri kadınları gösteriyor. İşte bu noktada kendimize sormamız gerekiyor. Acaba olaylara yanlış yerden mi bakıyoruz? Elbette kadın hakları konusunda öldürülen her bir sinek çok kıymetli. Hatta bir devrim niteliğinde sineklere toplu katliam yaparak uzun süre sineklerin ortada görünmemesini sağlayabiliriz. Fakat asıl odaklanmamız gereken yer, özünü koruyan bataklık değil mi? Sorunları çözmeye "erkek egemen bakış açısı"ndan başlamamız gerekmiyor mu? Nice modern annelerin, kadın hakları konusunda bilinçli kadınların erkek çocukları "kızlar aptaldır" düşüncesiyle büyümüyor mu? Bence, kadın hakları mücadelesinde sonuca giden yol evlerimizde, yakınımızda yaşayan erkek çocuklarının bakış açılarının, yetiştirilme biçimlerinin insan haklarına saygı çerçevesinde revize edilmesinden geçiyor. Neden kadınlar haklarını aramak zorunda olsunlar ki? Erkeklere karşı verilen kadın mücadelesi bile başlı başına erkek egemen bir hayatın göstergesi. Neden kadınlara karşı erkek mücadelesi değil de erkeklere karşı kadın mücadelesi? İşte bu yüzden sorunu çözmeye daha doğar doğmaz başlamak gerekiyor. 

Bir kadın, erkeklere karşı haklarını savunması gerektiğini yaşadığı sorunlarla ister istemez öğreniyor. Ama erkekler sanki hayatta her şey onlar içinmiş gibi doğuyor, büyüyor ve yaşıyor. Erkeklere, müşterek bir hayata dahil olduklarını öğretmenin gerekliliği burada ortaya çıkıyor. Verdiğimiz mücadelenin haklı gururu değişmiyor; fakat bu erkek egemen kadın hakları mücadelesine dahil olamayanlar tüm bu uğraşlar içerisinde ezilmeye devam ediyor. Haklarını savunamayacak durumda olanların, haklarını savunmalarının gerekmeyeceği bir dünya yaratmak için her şeyi kendi hakkı olarak görmeyen erkeklerin yetişmesi gerekiyor. 

Yani söz de güç de annelerde…


Özgün İçerik Kodu: 61AB40FF685F2C23A6B9A7F710EEB32E42689D5B

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kadın Mühendisler (2)

"Sizin çocuğunuz" isimli yazım Kadın Mühendisler Mayıs 2009 bülteninde yayınlandı. 


8 Mayıs 2009 Cuma

İnsan yerine koyulmamak

Okuldan mezun olup iş aramaya başladığım ilk günden beri hissettiğim ama bir türlü meramımı başkalarına (benimle aynı durumda olmayanlara) anlatamadığım, başkalarına yabancı gelen bir duygu taşıyorum içimde. Yaşça benden büyükler özellikle arada kuşak farkı olanlar kanıksadıklarından mıdır bilinmez bendeki bu his onlara hep abartı geliyordu. Memnun olmamakla ve kendini beğenmişlikle suçlandım durdum. Arada sırada sinirlerim iyice zıvanadan çıktığında “İt gibi koşturulmak”, “Köpek yerine bile konmamak” tabirleri ile kaygılarımı kustuğum bu durumun, benim kuşağımdan olmayan birileri tarafından da nihayet görülebildiğini bugün okuduğum bir köşe yazısı ile öğrenmiş oldum. Haşmet Babaoğlu “Gençler neden umudu yurtdışında arıyor?”* başlıklı yazısında Bağımsız Eğitimciler Sendikası tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarını yorumlamış. Gençlerin yurtdışında okumak ve çalışmak istemesinin gerçek nedenin gençlerin burada insan yerine koyulmamalarının olduğunu yazmış. Kaba tabirle “köpek yerine konmak” şeklinde ifade ettiğim bu durum işte tam olarak insan yerine konmamaya tekabül ediyor.

Eğer düzenin bu olduğunu kabul etmişsen, değişmeyeceğine inandırılmışsan, özellikle kriz dönemlerinde çocuğunun rızkı işten atılman sebebiyle kesilmişse insan yerine konmadan çalışmayı fazla kafana takmazsın. Çünkü onu da bulamadığın zamanlar olmuştur. Tek başına olsan daha iyi yaşam şartları elde etmek yolunda verdiğin mücadele uzun süreli olabilir; fakat ailen söz konusuysa hakkının yenmesini hatta aşağılanmayı bile kabul edebilirsin. İşin en kötü tarafı kendini bu hayat mücadelesine öyle bir kaptırırsın ki “insan” yerine konmadığının farkına bile varmazsın ve insan yerine konmadığından yakınanları bir türlü anlayamazsın. Ama bu hisse kapılanlar ya da kapılanları anlayanlar insan yerine koyulmamanın nasıl olduğunu, insanın bağlılık duygularını nasıl alıp götürdüğünü, verilen emeklerin nasıl boşa gittiğini ve bunların insan ruhunda açtığı yaraları çok iyi anlar.

Doğduğun günden beri ailen tarafından el üstünde tutulursun. Ailenin ekonomik durumu ne olursa olsun bütün imkanlar seferber edilerek gidebileceğin en iyi okullarda okutulursun. Gittiğin okullarda imkanları daha iyi olan, şımarık, zengin çocuklarının yanında ezilirsin. Dershaneye gitmen gerektiğinde eğer %100 burs alamamışsan, ailenin yalnızca %20’sini ödeyeceği dershane parasını bile denkleştirmek için çektikleri karşısında gün içerisinde yemek yememeyi göze alarak evden para almadan çıkarsın. Evden alabildiğin haftalık para da yol parasına gidince, babanın cebindeki üç liranın iki lirasını sana verip bir lirasını kendine ayırdığını görünce bir an önce öğrencilik günlerinin geçmesini diler ve ayaklarının üzerinde durabileceğin günlerin hayalini kurarsın. Eğer babanın cebinde kalan para, sana verdiği paradan azsa baba parası yemek on beş yaşında bile olsan zoruna gider. Sınav kazanma stresi bir yandan, aileye yük olmak bir yandan yüklenir ve hayatı kaçırırsın. Arkadaşların yaşları gereği bilinçsizce yaşarken, eğlenirken, düşüncesizce babalarının paralarını harcarken sen, memur/işçi çocuğu olarak erken olgunlaşırsın.

Üniversiteye girememek ayrı derttir de girince sorunların biter mi sanki? Kazanamazsan ya bir kez daha denersin ya da bulabildiğin ilk işe girip evlenme planlarına başlarsın. Halbuki evlenmek de zordur. Bir kuru ekmeğe, dört yanı - üstü kapalı küçük bir eve razı olsan bile, ideallerini bırakıp gitmeyi göze alsan bile evlenmek yine de kolay değildir.

Üniversiteyi kazanınca hayat biraz daha değişir. Şehir dışına çıkmasan bile İstanbul’u bir uçtan bir uca kat etmek gerektiğinde ailenin yanından taşınırsın. Ya arkadaşlarınla bir eve ya bir akrabanın yanına ya da bir yurda yerleşirsin. Artık kendi ayaklarının üzerinde durman gereken zaman gelmiştir. Devlet dairelerinde işin olduğunda, aynı gün içinde hem derse girmen hem de birkaç işi birden halletmen gerektiğinde her şeye birden yetişmeye çalışırsın. Yorulursun ama önemsizdir. Çünkü gelecek günler güzeldir. Yani sen öyle zannedersin.

Bitkisel hayattaymışçasına geçirdiğin günlerden sonra bir an önce üniversiteyi bitirmek, bir işe girmek ve maaşınla en azından kardeşinin yükünü ailenin omuzlarından almak istersin. Ezbere dayalı bir eğitim sisteminden çıkıp üniversite hayatına adapte olmaya çalışırsın. Alabildiysen üç-beş kuruş bursunu aylık ödemelerine yetiştirmek için uğraşırsın. Biraz şanslıysan birkaç yerden burs bulursun. Sıkıntı çeksen de en azından artık ailenden para almayı bırakırsın. Ailene daha fazla yük olmamak için ay sonunu getiremesen de, ay sonunda cebinde bir paket makarna alacak kadar paran kalmasa bile susarsın. Gerekirse aç yatarsın.

Kıyafet almayı bırakırsın. Arkadaşlarınla birlikte oturup muhabbet edebileceğin tek yer okul kantini, kampüs bahçesidir. Arkadaşların dışarı çıktıklarında neden onlarla gitmediğini anlayamazlar. Hayatı kaçırırsın. Belki de kaygılarının en az olması gereken en güzel eğitim yıllarında üç kuruş maaşıyla çocuk okutmaya çalışan bir baba gibi hesap kitap yaparsın. Diferansiyel denklemleri defterinin arkasında ayın sonuna nasıl çıkacağını hesaplar durursun. Yol parası bulamadığın için eve yürüyerek gittiğin zamanlarda yanından spor arabasıyla arkadaşların geçtiğinde kıskanmazsın. Çünkü aklında tek şey vardır: Okulu bitirip çalışmak. Okul bitince dertler de bitecek sanırsın. Oysaki ne çok yanılırsın! Okulu bitirmeye çalışırken bir yanında aldığı burs paralarını araba almak için biriktiren arkadaşlarını bir yanında cebinde para kalmadığı için açlıktan gözü kararıp bayılan arkadaşını görürsün. Ne yapacağını şaşırırsın.

Arkadaşların okul bittikten sonra rahat iş bulabilmek için mesleki gelişim kurslarına giderken, İspanyolca, İtalyanca öğrenirken sen İngilizce’ni geliştirmek için kitap bile alamazsın. Sinemaya gidemezsin. Tiyatroya gidemezsin. Kaç kere kitapçıdan yalnızca kitaplara bakarak çıkarsın? Dergileri takip edemezsin, gazeteleri okul kütüphanesinden okursun. Sınavına çalışman gerektiğinde alamadığın ders kitabından çalışmak için kütüphaneye ilk koşanlardan olursun. Dersleri boş verme, derslerden kalma, okulu uzatma gibi lükslerin yoktur. Okulu dört yılda bitirmek zorundasındır. Staj zamanları geldiğinde profesyonel firmalarda sana staj ayarlayacak tanıdıkların olmadığından ufak tefek firmalara razı gelirsin. “Nasılsa” dersin “Okul bitince elbet birine girerim.” Burada da çok yanılırsın.

Dört seneyi bitirip dekanın elinden diplomanı aldığında ve kepini fırlattığında ağlayan anneni görürsün.

Hiç vakit kaybetmeden iş aramaya başlarsın. Kariyerine ilk çelme takan deneyimsizliğin olur. Onu kadın olmak takip eder. Erkeksen askerliğin dikilir karşına. Bazısına eteğinin kısalığı dert olur, bazısına uzunluğu. Bazısı seni satışçı yapmak için uğraşır, bazısı aşağılar. Bazı işleri ehliyetin olmadığı için, araba kullanmayı bilmediğin için kaybedersin. Kimse işe girmeden sürücü kursuna gidemeyecek olan yeni mezun birinin işe girmeden araba kullanamayacağını düşünmez. İş görüşmesinde İnsan Kaynakları yetkilisi “Tatilini yaptın değil mi? Çalışmaya hazırsın?” diye sorduğunda “Evet” diye cevap verirsin. İçinden gülersin: Hiç tatil yapmadım ki! Gebze’de asfaltı bile olmayan yollardan geçerek gideceğin fabrikada iş görüşmesindeyken arkadaşından ödünç aldığı arabada dışarıda bekleyen babanın yanına gittiğinde “Olmadı” ya da “Arayacaklarını söylediler ama zannetmiyorum” demek zorunda kalırsın. “Asgari ücretin 200 lira üstünde para teklif ettiler. Kriz varmış” dersin. Baban moralini bozmamak için “Boş ver, zaten iyi bir yere benzemiyordu” dediğinde yaşamaya mahkum olduğun hayata lanet edersin. Bahaneler o kadar çoktur ki Türkiye’nin en iyi üniversitelerden mezun olman bile krize, deneyimsizliğe, torpile direnemez. Sırf kaşı – gözü senden güzel olduğu için sana verilen maaşların iki katına işe giren yeni mezunlar görürsün. Kendini değersiz hissedersin. En sonunda öyle bir noktaya gelirsin ki zekan, fikirlerin, ideallerin, yapabileceklerin, yaptıkların, birikimin, eğitimin, emeklerin anlamsızlaşır. Kimi zaman dış görünüşünün, kimi zaman torpilsizliğinin, kimi zaman ideallerinin, kimi zaman hiçbir yerinden sorumlu tutulamayacağın ekonomik krizlerin kurbanı olursun. Köpek yerine koyulduğunu fark edersin. Sana önerilen hayat, önüne atılacak ufak bir kemik karşılığında havlamayı kesmendir. Emek harcayarak ve ne bedeller ödeyerek geride bıraktığın yılların bir çırpıda silindiğini görürsün. Ve “İnsan yerine konmuyorum” dediğinde birileri seni ya kendini beğenmiş olmakla ya da hainlikle suçlar.

Artık yalnızca susarsın. Çünkü artık sözün bittiği yerdesindir. Daha fazla susmamak için, bu suskunluğa son vermek için, bu kısırdöngüden kurtulmak için, bu döngüyü kırmak için mücadele etmeye devam edersin.
Tüm acı verici çağrışımlarına rağmen hayal etmeye devam edersin.
Ümit, dayanma gücü verecek en büyük güzelliktir.

İşte bu yüzden mücadelenden vazgeçemezsin.

* Gençler neden umudu yurtdışında arıyor?, Haşmet Babaoğlu, 08.05.2009, Sabah Gazetesi

Özgün İçerik Kodu: 10DF54EAAD962C30D4395A63B9B3B2103E5BEEC6

7 Mayıs 2009 Perşembe

Deri Ceket


Bulgar yazar Stanislav Stratiev’in yazdığı, yönetmenliğini Arif Akkaya’nın üstlendiği Deri Ceket’i Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde izledim. Genç ve idealist bir dilbilimci, tüylerinden arındırmak istediği deri ceketinin koyun gibi kırktırılması için ceketi özel koyun olarak kaydettirmek zorunda kalır. Hobi olarak banyosunda beslediğini söylediği bu özel koyun ileride başına bela olur. Bir gün evine gelen vergi borcu ile deri ceketinin devlet nezdinde koyun olarak görüldüğü ve vergiye tabi olduğunu öğrenir. Ortadaki bu yanlışlığı düzeltmek için çocukluk arkadaşları ile birlikte harekete geçer. Fakat bürokrasi önüne inanılmaz engeller yığar ve en sonunda geldiği nokta bir koyunu olmadığını ispatlamak için bir koyun alması gerektiğidir. Bütün koşuşturma içinde dilbilimci özel koyun vergisinden koyun olmadan kurtulmayı dener. Çocukluk arkadaşları bürokrasinin ve devlet dairelerinde yetkili birimlerin aşırı değişkenliği karşısında pes ederler. Dilbilimci bürokrasi savaşı karşısında yalnız bırakıldığında, arkadaşlarının çarkların dönüşüne ayak uydurduğuna tanık olduğunda isyanını dile getirir:

“Ben de bir kahraman değilim ama KABUL EDİLEMEZ ŞEYLER VAR ORTADA. Yürüyoruz. İspatlıyoruz. Açıklıyoruz. Yok yere yeminler ediyoruz. Hiçbir şey. Hava. Yerçekimsiz ortam! DEMEK O KADAR SENE… Tezler… Çalışma… EMEK… Kitaplar… Duyarlılık… PRENSİPLER… Bütün hayatımız… BÜTÜN BUNLARIN BİR ANLAMI YOK. Bir kalem darbesiyle çiziliyor üstü. Çünkü sadece bir yerde bir şey yazılmıştır. Ortaya çıkıyor ki basit bir yazım hayatımızı altüst edebilir. Gerçek olmasa bile. VE BİZ HİÇBİR ŞEY YAPMIYORUZ. HAYIR… HAYIR… BÖYLE DEĞİL. İnanmıyorum. KABUL ETMİYORUM. Hiçbir zaman da kabul etmeyeceğim. SEN DE KABUL ETMEYECEKSİN anladın mı? Yenilmeyeceksin. YOKSA YARIN AYNAYA BAKTIĞIMIZDA BİR MELEME DUYULABİLİR. Anladın mı? ME…LE…ME… Duyuyor musun?”

Hareketli dekoru, müzikleri, ara anonsları ile çok etkileyici bir oyundu. Oyun, bürokrasi taşlamalarına paralel oldukça eğlenceli ve güldürücü bir akış sergiledi. Dekorun hareketi, bu hareketliliğin oyuncular tarafından bizzat sağlanması ve zaman zaman dekor hareketliliğinin oyuncular tarafından fark edilerek olay akışı içerisine dahil edilmesi oyunun samimiyeti ve etkileyiciliği açısından çok başarılıydı. Bu sebeple yönetmene ve Gamze Kuş’un sahne tasarımına hayran kaldığımı belirtmeliyim.

Dilbilimciyi canlandıran Yiğit Sertdemir’in oyunculuğunu çok kaliteli buluyorum. Bu oyunda da rolünü hakkıyla yerine getiren Sertdemir, taşlamalarda da, güldürücü noktalarda da, düşündürücü noktalarda da aynı profesyonellikteydi. Hikmet Körmükçü tek kelime ile mükemmeldi. Devlet memurlarına has o tekdüze halden çatlamış memur rollerine geçişi o kadar başarılıydı ki bazı yerlerde gülmekten gözyaşlarımı silmek zorunda kaldım. Elinde ocaklarla “Ocağın var mı senin?” diye ortalarda dolanan asık suratlı memuru canlandıran Nevzat Çankara’yı ve asansördeki adam Ertuğrul Postoğlu’nu da atlamamak gerek.

İzlediğim bu oyundan iki gün sonra Büyükşehir Tiyatroların’da sezon kapandı. 2009 – 2010 sezonunu Nisan ayında izlediğim ama bir kez daha izlemek istediğim Coriolanus ile açmayı planlıyorum. Gelecek sezonda Büyükşehir Tiyatroları oyunlarında görüşmek üzere.

Oyuncular: Hikmet Körmükçü, Yiğit Sertdemir, Cengiz Tangör, Can Ertuğrul, Yeliz Gerçek, Ertuğrul Postoğlu, Nevzat Çankara, Selçuk Yüksel, Güneş Doğan, Melahat Abbasova, Yağız Pala

Özgün İçerik Kodu: 746BF6B967CE23E728BE881EE59FF8B5E0D103B6

5 Mayıs 2009 Salı

Koşuyolu evleri

Bir süredir işe gidip gelirken servisi kullandığım için emektar belediye otobüsüm 11T’yi kullanamıyordum. Bu akşam fazla mesaiye kalınca eve dönüş yolculuğum yine eskisi gibi Türkiş Blokları – Üsküdar arasını düzensizce kat eden, çoğu zaman otobüslerini daha aktif bir hatta kurban veren 11T vasıtası ile gerçekleşti. 11T Üsküdar’a giderken D-100’den (E-5’ten) Koşuyolu sapağına girer ve oradan Altunizade’ye çıkar. İşte o yol benim çalışma verimliliğimi arttıran yoldur. İki katlı bitişik düzen evleri, küçük bahçeleri, ağaçlarla çevrili dar yollarıyla her geçtiğimde buradan bir ev almalıyım dedirten bu semt sabahları verdiği “Çalışıp para kazanmalıyım” şevkiyle uykumu dağıtıp beni işe hazır hale getirir. Akşamları ise gözüme daha da güzel görünür. Yorgunlukla otobüsün içinde müzik eşliğinde ilerlerken işinden evine gelen insanların o güzel evlere girişini izlerim. Araçlarını bahçelerine park ederler; küçük, sevimli ve güzel evlerinin bahçelerine açılan kapısından evlerine girerler. Ve ben ertesi gün için gerekli enerjimin, çalışma şevkimin bir kısmını böyle kazanırım. Bir akşam 11T’den Koşuyolu’nda ineceğimin ve oradaki iki katlı küçük bahçeli evime gideceğimin hayalini kurarım. 

Kendimi bildim bileli içinden merdiven geçen evlere sempati beslerim. Evin büyüklüğünü hiç önemsemeksizin çatı katı bile olsa iki katlı içinde merdiveni bulunan bir evde oturalım istemiştim. Bu isteğe daha sonra Amerikan mutfak talebi de eklenmiş olsa da zamanla memur çocuğunun hayallerinin içinden merdiven geçemeyeceğini idrak etmiş olmalıyım ki artık yalnızca Amerikan mutfağa odaklanmış durumdayım. Amerikan mutfağı olan küçük bahçeli bitişik düzen iki katlı evler her önünden geçtiğimde hala gerçeklerim arasına karışıp beni zorla hayal kurmaya iter. Beğendiğim iki katlı bahçeli evlerin villa tipi gösterişli evler olmadığını anlamışsınızdır. Aslında tam olarak sahip olmayı istediğim ev, Love Actually filminde Keire Knightley’nin canlandırdığı Juliet karakterinin, İngiltere Başkanı David’in (Hugh Grant’ın) çay&bisküvi servisini yapan ileride sevgilisi olacak hizmetli Natalie (Martine McCutcheon) karakterinin ve Natalie’nin yan komşusu sekreter Mia (Heike Makatsch) karakterinin yaşadığı iki katlı küçük, bitişik düzen taş evler. Hangi mimari tarzda yapılmıştır, bilmiyorum. Bu tip taş evlerin bende yarattığı “sahip olma” isteğinin aynısı Koşuyolu’nda o caddeden geçerken nüksediyor. İstisnasız her seferinde. Mesela o yolun üzerinde bir eczane var, sanırım eczanenin sahibi o evi iki katlı kiralamış ya da sahibi. Alt katı eczane, üst katı ev şeklinde büyük olmayan bahçesiz bir ev. Her önünden geçtiğimde mesleki açıdan hiçbir sempati beslememe rağmen o eczacı olmak istiyorum. 

İşte bu akşam yine aynı otobüsü kullanıp aynı yollardan geçerken aynı evlere baktım ama bu kez hayallere dalmadım. Bu sefer umutlanmadım. İki yanında ağaçların sıralandığı o dar yollarda yan yana yapılmış, bahçesi bir ya da iki araçtan fazlasını alamayacak kadar küçük, sahibinin zevkine göre harika hallere bürünebilecek o sevimli evlerden birine sahip olmanın nasıl ulaşılmaz bir hayal olduğunu düşündüm. Ay sonuna cebinde 5 – 10 TL ile çıkan ve KYK’ya kredi borcu olan biri olarak bırakın o evlerden birine sahip olmayı, yerin beş kat dibinde 1+1 evi bile alamayacak durumda olduğumun ayırdına vardım. 

Çocukken bir Hıdırellez gecesinde annem yola ileride sahip olmayı istediğim şeyleri çizmemi söylediğinde bir araba, iki katlı bir ev ve bir otel çizmiştim. Acaba çok mu ileri gitmiştim? Yoksa “Hep daha fazlasını isterseniz daha fazlasını elde edersiniz” diyenler mi yalancıydı? 

Not: Pek huyum değildir ama bu yazı biraz kişisel oldu, idare ediverin.

Özgün İçerik Kodu: 22FEB186228AB525E2D138DBA2F7871A0AD70928