30 Nisan 2009 Perşembe

Aaa, bak fil-adam keman çalıyor!

24 Nisan'da ve takip eden günlerde hemen hemen bütün gazetelerde yayınlanan ama benim yalnızca Hürriyet'te yayınlanan halinin linkini saklamış olduğum bir haber vardı: "Erdoğan'ın kızı keman çalıyor."* CNN Türk'te yayınlanan Kürşat Başar'la programına konuk olan piyanist Süher Pekinel şöyle demiş: "İnanmayacaksınız ama Sayın Başbakan'ın kızı hem keman çalıyor hem de şarkı söylüyor. Çok enteresan." Bunda Amerika'da okuduğu okulun etkisinin olduğunu da eklemiş.

Ya arkadaş, neden inanmayacak mışız? Ne var bunda bu kadar şaşıracak? Hiç mi görmediniz bir enstrüman çalan, kitap okuyan, fotoğraf çeken ya da resim yapan bir başörtülü? İşin diğer bir ilginç tarafı da kemana ve şarkı söylemeye duyulan bu ilginin Amerika'daki okula bağlanıyor olması. İsmekler sağolsun, enstrüman çalmak artık ekonomik durumu müsait olanlara yönelik hobiler&meslekler olmaktan çıktı. Namık Kemal Lisesi'nden mezun başörtülü bir kızı da keman çalarken görebilirsiniz. İnanmıyorsanız adres veriyorum, Hasanpaşa ve Fındıkzade'de İsmek'in müzik merkezleri var. Oturun kapıda yarım gün girip çıkanları izleyin. Ne dediğimi hala anlamıyorsanız, boşverin anlamayın. 

Diyelim ki bu Erdoğan'ın imam-hatip mezunu o kültürsüz kızı kemandan falan anlamazdı. Amerika'ya gitmese sanatla falan ilgileneceği yoktu. Evine kapanmış, hiçbir şeyden anlamayan, çocuklarının anası bir kadın olacaktı. Ne oldu? O kız üniversiteye gidince keman çalmaya başladı. Şarkı söylemeye başladı. Kim bilir daha ne kültürel faaliyetlere katıldı. Kim bilir daha neler öğrendi oralarda. Ne oldu? Aynı yere çıkmadık mı? Yapılan tartışmalar anlamsızlaşmadı mı?Yasaklarla karşısında durmaya çalıştığınız yobazlığın destekleyicisi konumuna düşmediğinizi mi şimdi? Bunu da anlamadıysanız, yine boşverin, anlamayın.

Haberin ikinci bölümünü inceleyelim:
Süher Pekinel'in bu söyledikleri üzerine programın diğer konuklarından Mehmet Ali Birand böyle bir şeyden haberi olmadığını vurgulayıp şöyle demiş:
"Ne diyorsun? Allah Allah ben hiç bilmiyordum. Gözümde birden bire değişiverdi kız. Yani bizim gözümüzdeki imajı hani muhafazakar, hiçbir şey yapmayan böyle işlerle uğraşmayan, hanım hanımcık falan. Bizde öyle bir izlenim var."

Allah aşkına biri bana nerede yaşadığımı, bu ülkenin nasıl bir yer olduğunu anlatsın. Ya da şunları şöyle bir dürtsün ki onlar nerede yaşadıklarının, nasıl bir toplumun mensubu olduklarının farkına varsınlar. İstanbul'un her yerinde kemanlarla, gitarlarla, flütlerle, resim çantalarıyla kurslara giden o başörtülü kızlar hangi ülkede, biri bana anlatsın.  Kardeşimin piyano kursunda genç başörtülü kızların yanında 30'lu yaşlarında başörtülü bir ablanın da olduğunu söylesem Fazıl Say piyano çalmayı bırakır herhalde. 

Haber spikeri, sanatçısı, yazarı, doktoru, siyasetçisi komşusuna bu kadar yabancı olan kaç memleket daha biliyorsunuz? Türkiye'nin doğusunda unutulanlar gibi gözden uzak, yaşamları masal gibi gelen ötekileştirilenlere yabancı kalmalarını eleştirebilirim. Ama insan komşusuna da bu kadar yabancı kalır mı? Buna artık körlük denir, başka da bir şey denmez. Burunlarınızı o Nişantaşı kafelerinden, lüks restoranlardan, entel kafelerden,  Papermoon'dan çıkarın da etrafınıza bakın biraz. Sıkılmadınız mı lan birbirinizi görmekten? Biraz sağa sola bakın, kendinizden farklı birini görürsünüz belki. 

Aaa, bak işte orada. Fil-adam keman çalıyor!
Bak bak, bir şey olmaz.
Korkma, bir şey yapmaz.

*İlgili haber için tıklayınız.

Özgün İçerik Kodu: E1CE4F8F2E6DCE2BB04E73B54CF7A370CCE27165

27 Nisan 2009 Pazartesi

Sizin çocuğunuz...

2008’in Ağustos ayında Avcılar’da, polis kıyafeti giymiş magandalarca kaçırılıp tecavüze uğrayan Cansever K.’nın haberi uzun süre konuşulmuştu. Cansever’i, müşterilerin gözü önünde, güvenlik kameraları kayıttayken saçlarından çekerek götüren, plan-program yapıp polis kılığına girecek kadar gözü dönen adamların soruşturması sonuçlandı. Zanlıların, “Silahla birden fazla kişiyi tehdit, özel işaret ve kıyafetleri usulsüz kullanma, iş ve çalışma hürriyetinin ihlali, cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, nitelikli cinsel saldırı, mağdurun beden ve ruh sağlığın bozacak şekilde cinsel saldırı, basit yaralama, bıçak ve diğer aletleri izinsiz olarak satma, satın alma, taşıma veya bulundurma” suçlarından yargılanacağı davalarda zanlılar hakkında istenen hapis cezalarının üst sınırı toplam 557 yıla kadar çıkıyor. İstenen hapis cezalarının en kısası 29 yıl, en uzunu ise 101 yıl. Bütün suçlulara en uzun hapis cezasının verilmesini diliyor, bu cezaların hakimler tarafından indirilmemesini diliyorum. Güven vermesi gereken kurumlara inancımızı yerle bir eden bu olayın ve benzer olayların yaralarının sarılabilmesi, daha fazlasının yaşanmaması ve toplumun ilgili kurumlara yeniden güvenmeye başlayabilmesi için suçlulara hak ettikleri cezaların verilmesine, cezaların caydırıcı olmasına özellikle çok dikkat edilmeli. Çağın gerisinde kalan ya da uygulamada adaletsizliklere sebep olan kanunlar acilen değiştirilmeli.

En azından tecavüzcümüzün/katilimizin çekmesi gereken cezaları çektiğini görecek kadar bir şeyler ifade etmeliyiz bu ülkede üst makamlara. Ne varlığımız, ne sorunlarımız, ne yaşadıklarımız, ne de maruz kaldığımız haksızlıklar karınca kadar ülke sorunlarının yanında. İnsanız, can taşıyoruz, Kendi eşinizin, annenizin, çocuğunuzun, kardeşinizin başına geldiğinde ne hale gelebileceğiniz açıkken hangi adalet anlayışıyla, hangi hukukla, hangi kanunla, hangi vicdanla suçlunun suçluluğunu ödüllendirebilirsiniz? Mağdurlar da mağdurların yakınları da adalet beklerler, onların bekledikleri adaleti hukuk sağlamayacaksa topluma, toplum kendi adaletini kendi sağlamaya çalıştığında ne hakla dur diyeceksiniz onlara? Kaç tecavüzcü tahrik indirimlerinden faydalandı bugüne değin? Kaç katil namus cinayetinde hafifletilmiş cezalarla arındırdı ellerini kanlardan? Peki ya failleri bile bulunmamış cinayetler? Kaç ailenin ölü evlatları hakkında anne babasının yüzüne baka baka suçluların cezaları iyi halden, tahrikten indirildi? Ölüsüne bile rahat yok mudur bu ülkede insanın? Bir kere ölen, katili suçundan yakasını sıyırınca bir kez daha ölmek zorunda mıdır? Peki ya Münevver? Kaç zengin çocuğu üzerlerinde başkalarının kanları ile elini kolunu sallayarak gezmekte sokaklarda? Babasının aldığı spor arabayı nasıl kullandığını arkadaşlarına ispat etmek için aldıkları canların cezalarından kurtulan kaç katil yemek yiyor lüks restoranlarda? Kaç töre cinayetinin faili meçhul kaldı dosyalarda? Kaç hayat kadını öldürülüp atıldı yol kenarlarına? Cesetleri bile bulunamayan kaç insan silindi gitti yeryüzünden? Kaç kişinin ve sevdiklerinin hayatları çalındı ellerinden?

“Sizin çocuğunuz olsa izin verir miydiniz?” diye soran beyinlere sahip o zihniyetler;
Asıl sizin çocuğunuz olsa ne olurdu? Sizin çocuğunuz tecavüze uğrasa, sizin çocuğunuz kaçırılsa, sizin çocuğunuz öldürülse, sizin çocuğunuz parçalanıp çöp kutusuna atılsa, sizin çocuğunuzun kemikleri çıksa yıllar sonra kuyulardan nasıl olurdu?
Sizin çocuğunuz…

Bakın ne diyorum, bakın kimden bahsediyorum: SİZİN ÇOCUĞUNUZ!

Başkalarının çocuklarının başına gelenlere kör kalanlar, sorumluklarını yerine getirmeyenler, öleni bir kez daha öldürenler. Taş kesmiş vicdanınızı kendi çocuğunuzun adını anmak bile harekete geçirmiyorsa, size daha fazla ne söylenebilir?
Onlar da sizin çocuğunuz. Başkalarının çocuklarına yaptığınız haksızlıklar gün gelip sizi de vuracaktır.

Benim kelimelerim bitti.

Özgün İçerik Kodu: E1FECE57E23EE97D71B2D4C60C37B14A96A77C71

24 Nisan 2009 Cuma

Arşivde gezintiler

İnsanın bugünüyle geçmişini kıyaslaması için belli bir yaş eşiğini aşmış olmasına gerek yokmuş. Her sene bir öncekinden farklı geçtiğine göre ve herkes “Nerede o eski ramazanlar” diye hayıflanarak kimsenin görmeye muktedir olamadığı ramazanları aradığına göre eskiye özlemin yaşla başla bir ilgisi yok. Zira hayat çok hızlı ilerliyor. Satın alarak koştuğumuz teknolojinin peşinden sürüklenirken idrak etme süreçleri de gecikmeli yaşanıyor herhalde. Ya hepimizde jeton köşeli ya da hayatı bir sonraki sene özleyecek kadar anlayamadan hızlıca yaşıyoruz. 23 yıllık ömrümün geçmişine göz attım da; benden de epey malzeme çıktı. 

Televizyon izlemek için çatılarda/camlarda babaların ya da ağabeylerin ayar yapmakla uğraştığı dönemlerdi o dönemler. Anneler içeriden “oldu/olmadı/daha kötü” diye direktifler vererek yönlendirme yapardı. Üç kuruşluk televizyon seyretme zevki bir kanaldan diğerine atlanıldığında anten ayarlama operasyonlarıyla bölünürdü. Çanak anten sahipleri nispeten daha iyi durumda sayılırlardı. 90’lı yıllar gençliğinin aklında “geçmişe özlem” dosyalarında depolanmış bu durum; 70’lilerin renkli televizyon aidiyetine eşdeğer bir ağırlıkta etkiye sahip. Bana o yıllardan miras kaldığını düşündüğüm korku filmi seansları vardı örneğin. Açık hava sinemaları yirmi yıl sonra yerini video kaset kiralayarak korku filmi izleme toplantılarına bırakmıştı. Tabii o zamanlar akıllı kategoriler yoktu. Televizyonda ne varsa ya da hangi kaset kiralandıysa körpecik yavruların geleceği, psikolojik durumu, korumasız ruhlarının ileride ne kötü yönlerde etkilenebileceği hesap edilmeden Allah ne verdiyse izlenirdi. Ve fakat iddia ediyorum; bugün gördüğünüz bozuk nesil o zamanın korku filmlerinden türemedi! 

“Müsaitseniz annemler size gelecek diye” apartmandaki komşuları dolaşırdık akşam yemeklerinden sonra. Ya da babalar çocukların ellerinden tutar; bir koluna da eşlerini takar yakın mesafede oturan akrabalar ziyarete gidilirdi. Ucundan biraz devlet meselesi, biraz para çetelesi, biraz da annelerin ev işi çilesi, çocukların sesi derken yorgun argın ama mutlu; kulaklarda az önceki hoşbeşin uğultusu ile evin dinginliğine geri dönülürdü. 

Hepimizin çocukluğu annelerin andımız ve özel günlerde şiir okuma üzerinden iktidar kavgasının piyonu olarak mikrofon başına ittirilmesi ile muharebeye çevrilmişti mutlaka. Bu muharebede “Zaten okunan hiçbir şeyi dinlemeyen protokol bir kere de kötü okuyanı dinlemese ne olur?” diye düşünmeden hep aynı çocuklara şiir okutan öğretmenler yüzünden sıra arkadaşları da birbirine düşman edilmişti pek çok kez. Yıllar sonra şiir okutulanın da bu iktidar kavgasının kurbanı olduğu anlaşılsa da bugüne kadar bana dönüp özür dileyen olmadı! Zannetmem ki size dönen olmuş olsun. 

Mahalle hayatı vardı tabii; sokakta hayat vardı yani. Gece geç saatlere kadar köşelerde gizli gizli sigara içmeler; mahallenin kızlarını kesmeler; Almanya’dan gelen sindi bebekleri arkadaşlara göstermeler… Zamanında çok istemiş olsam da karşı komşumuzun oğlunda disketten oynanan araba yarışlarını bilgisayarım olmadığı için ödünç alamamış olmaktan şimdi mutluyum. Aksi takdirde 10-15 yıl sonra hatırlamak üzere arşivlediğim anılarımı biriktiremeyecektim. 

Yazsak kitap olacak kadar malzeme vardır elimizde; eminim. Fakat uzatmaya gerek yok. Nasılsa bugün sevmediğimizi, yakındığımızı, hoşlanmadığımızı yarın özlemeyi çok seviyoruz. Bugün yaşananlar da elbet bir gün geleceğe devredilecek.

Işıkla kalın.

Özgün İçerik Kodu: F59087682790E2F6538EEF1CFB4CB11E9652BA0C

22 Nisan 2009 Çarşamba

"Elit"in piknikle alıp veremediği

İsmini her duyduğumda bünyemde alerjik reaksiyonlara sebep olan “elit” kesimin pikniklerle ne alıp veremediği var, bilmiyorum. Türk usulü pikniklerle dalaşma akımı yazarlar arasında pek prim yapar vaziyette. Bu akımın köşe yazarları arasındaki en güçlü sesi Mine Kırıkkanat, pazar pikniklerini kıllı göbekli-atletli erkekler, şişko kadınlar, mangal yapan danalarla özdeşleştirerek Nişantaşı elitinin “Iyy, iğrenç” yakınmalarını “Güzelim İstanbul ne hale geliyor” duyarlılığı ardına saklayan iğrenen elit kesiminin öncülerindendir. Sorsan çok aydınımdır der orası ayrı. “Iyyy, iğrenç” tiksinmesini ağzını yuvarlayarak söylemeden, uzun cümlelerle ifade edince o iğrenç olan şeyin özü değişmiyor ne yazık ki.

Geçtiğimiz günlerde Almanya Türk usulü pikniklerle başa çıkabilmek için piknik vergisi uygulamasını başlattı. Sebep ise belli; piknik yapanların ardından bıraktıkları çöplerin toplanması. Buna karşılık olarak Almanya hükümeti piknik yapandan vergi talep ediyor. Piknik sonrası çöplerin bırakılmasının savunulacak bir tarafı yok. Ama çağdaşlaşmaya giden yolun yasaklarla açılabileceğini savunan zihniyetin de tek çözüm yolu var:
“Yasaklanmalı!”
Yasaklanmasını sağlayamıyorsan da yapanı aşağıla! Çünkü sen elitsin, sen farklısın, sen öncüsün, sen yönetensin, sen kültürlüsün, sen zenginsin; çünkü sen çağdaşsın! ÇÜNKÜ SEN YASAKLARLA ÇAĞDAŞLAŞIRSIN.

Güneşi gördüm filminde çok etkilendiğim bir sahne vardı. Köyden İstanbul’a zorunlu göç eden Doğulu aile bir Pazar günü İstanbul gezisine çıkıyor. Deniz kenarındaki çimenlik alana oturup piknik yaparlarken çocukları da deniz kenarında çamurlu lastikleri ve elitin İstanbul’a hiç yakıştıramadığı kıyafetleri ile oyun oynuyorlar. İşte o sahnede öyle bir çekim açısı var ki o sahneyi gördükten sonra, hayatı boyunca deniz görmemiş o insanların İstanbul’un güzel görüntüsünü varlıkları ve görünüşleri ile bozduğuna inanmaya insan nasıl devam eder? Nişantaşı’nda lüks Fransız restoranlarında mönülerden yemek seçemeyecek durumda olanların nadiren nefes alma imkanı bulduğu piknikleri de ellerinden almaya çalışanların vicdan sahibi olmadıklarına inanıyorum. Güneşi gördüm filminin o sahnesini görüp ya da benzer bir sahneye gerçek hayatta tanık olup ardında yatan gerçekleri göremiyorsan, ister aptal ol istersen çok akıllı, insanlığını çoktan kaybetmişsin.

Bebek sahilinde çimenlerde oturup yoga yaparken, elinde Starbucks kahvesi ile çimenlerde oturup dedikodu yaparken sorun yok; ama piknik yaparken var. Ben, bu tiplerin ne söyleyeceklerine aldırmadan alıyorum yiyeceklerimi, gidiyorum Arnavutköy sahiline, pikniğimi yapıyorum. Pikniğim bitince de çöpümü toplayıp geri dönüyorum. Bir gün biri gelip bir şey söylese diye de bekliyorum. Gelseler de bir konuşsak, dertleşsek, göz zevklerinin bozulması ile ilgili kaygılarını anlatsalar ve ben o kaygıları ağızlarına tıksam diye fırsat kolluyorum.

Bizim lafımız sana değil çöpünü toplamayanlara diyenlere de bir çift sözüm var elbet:
Çöpleri toplamıyorlar diye cik cik öteceğinize bu insanlara çöplerini toplamaları gerektiğini neden öğretemediğiniz üzerine biraz kafa yorun ve bunu nasıl çözeriz diye düşünün.

Medeniyet götürdünüz mü de medeniyet bekliyorsunuz?

Özgün İçerik Kodu: D2E283325883EFC1C304A64196E8C7F12823C732

21 Nisan 2009 Salı

İstek vakfı arazisinde Ergenekon cephanesi


Eğitimcilerden darbeci olur mu, profesörler böyle işlere karışır mı diyenlere kapak olsun diye hiç yapmayacağım bir şey yapıp yorumsuz, direk haber linki veriyorum.
Demek ki bir eğitim kurumunun arazisinden cephanelik bile çıkabilirmiş.
İbretle okuyunuz.

"O öyle şey yapmaz"cılara duyurulur!

Bir sağa bir sola hop oynayanlar

Pucca’nın “Hakkının hakkı hakta” yazısını okurken yazmayı unuttuğum konulardan biri geldi yine aklıma. Dört satırla Pucca bunları bana hatırlatmış oldu. Sağ olsun. 

Bu ülkenin sağını, solunu, merkezini anlayamadım ben. Sağı - solu bu kadar birbirine geçmiş başka bir ülke var mı bilmiyorum, bilen varsa beni aydınlatsın. Bakıyorum, ekonomik kriz çıktığında sosyal devletten bahseden, kapitalist sistem çöküyor diyen adamlara, solcuyum diye geçinen adamlara. Patronlara, medyaya, esnafa. Kendi parası eksilince ya da laikliğe zeval gelince herkes solcu, ama işten adam atmak, ucuza vasıflı-vasıfsız adam çalıştırmak, krizden faydalanıp maaşları düşürmek söz konusuysa hoop sağcı. Bunların sosyal devlet anlayışı “Devlet yardım etsin de biz etmeyelim” merkezine konuşlanmış. 

Zannediyorsunuz ki bu çağdaş yaşam savunucuları, CHP’ye oy veririm diye çarşaf çarşaf ilanlar verenler ardından sağa çekenler yalnızca patronlar. Yazarından sanatçısına, öğretmeninden sıradan vatandaşına kadar bir sağa sola hop oynamak, kıvırmak pek moda. Yazar, sanatçı kesiminin davranışlarını yazmaktan ben bıktım artık, merak edenler eski blog yazılarıma daha da merak edenler herhangi bir gazeteye bakabilirler. Biz, hepimiz gibi maaşlı çalışan, haber yorumu solcusu bir vatandaşımızın davranışlarını inceleyelim. 

Sosyal devlet anlayışına sahip olduğunu iddia eden bir çalışan sabah dokuzda geçiyor işinin başına, çalışma saatinde başlıyor www.milliyet.com.tr okumaya. Laikliğe ucu dokunan, AKP ile ilgili ne kadar haber varsa CHP solculuğu arkasına sığınarak yazıyor da yazıyor yorumları. Solcuymuş, Ergenekon davası siyasileşmiş, solcu olduğu için haksız yere tutuklandığını düşündüklerinin hakkını koruyormuş, okumuş yazmış kesimdenmiş, göbeğini kaşımazmış, bidon kafalı değilmiş, ekonomik durumu iyiymiş, zaten CHP’ye oy vermesinden ne kadar aydın ne kadar solcu olduğu belliymiş. Akşam oluyor, çıkıyor işten, arabasına atlayıp evine gidiyor. Trafikte beklerken yanına gelip selpak satmaya çalışan Çingene çocuklarına sinirleniyor. İstanbul’u bozuyorlar diye söyleniyor. Elitine zarar veriyorlar diye parası olmayanları istemiyor. Yolun kenarlarında hayatında tek lüksü piknik yapmak olanları görüyor çimenlerde, söyleniyor, Ne biçim bir ülkeymişiz, ne geri kalmışız, ne görgüsüzmüşüz. O sinirle eve gidip haber izlemeye başlıyor. Yeni bir anketin sonuçlarını görüyor, AKP’nin önde olduğunu görünce iyice keyfi kaçıyor. Halk ne kadar da cahilmiş. Çünkü onlar CHP’ye oy vermezmiş. Onlar solcu değilmiş. Oyunu iki paket bulgura, bir çuval kömüre satarmış. Çünkü bu halk solcu değilmiş. Akşam yemeğinden sonra babadan kalma 30 yıllık binada çürüyen evinde oturan kiracısı arıyor. “Çatı akıyor yapmayacak mıyız” diye soruyor. “Beğenmiyorsan çık” diye kiracısını azarlıyor. Çünkü kiracı da bu işten anlamıyor, çünkü kiracı da solcu değil. Döküntü evini, değerinin 300 - 500 TL üzerinde kiraya veriyor. Değerinden fazla kira veremeyecek olanları evinde istemiyor. Çünkü solcu olmayanla muhatap olmak istemiyor İşe giderken bırakın otobüsü servis bile kullanmıyor çünkü o solcu oluyor, işçisiyle aynı arabada gidemiyor. Eve temizliğe gelen temizlikçinin ya da hizmetçisinin özellikle AKP’li olmasını istiyor. Onu aşağılayabilmek istiyor. “Sandıkta oyumuz eşit ama benim artıklarımla beslenecek kadar fakirsin, ancak evimde hizmetçi olabilirsin” diye sessiz çığlıklar atmak istiyor. Ne kadar kültürlü olduğunu hizmetçisine göstermek istiyor. Aralarındaki kültür ve sınıf farkını sürekli yüzüne vurmak istiyor, yüzüne vurdukça yükselmek, hizmetçisi küçüldükçe büyümek istiyor. Çünkü o solcu oluyor. Kendi öyle sanıyor. 

Sol bir gazete olduğunu iddia eden, laikliğin korunması için üstlenici kurum görevi yapan, AKP’yi sadaka dağıtıp sosyal devlet olmamakla suçlayan Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan bir çaycının maaşıyla İlhan Selçuk’un maaşı arasında kaç sıfır farkı var, bilmek istiyorum. 
Yeşil sermayenin emek sömürücülüğü konusunda söylenecek söz kalmadı zaten. Sağ, sol, dinci, aşırı laik fark etmez hale geldi artık. 

Öte yandan bakıyorsunuz, sağcıyım liberalim diyenler dünya görüşünün zerre kadar uyuşmadığı adamlarla aynı masalarda, evlerde yemeklerde görülüyor. Ama sağcıyım ben solcu değilim, diyor.

En sonunda vardığım kanaat şu: Bu ülkede sol, yalnızca laiklik söz konusu olduğunda meydanda. Laiklik söz konusuysa sola çek, tehlike geçtiği zaman sağa.

Bu yazıyı yazarken sol ile vurgulamak istediklerimin gerçek solcularla bir ilgisinin olmadığı açıktır, değilse bir kez daha açıklamış olayım. Burada sol kelimesini yüzüne vurarak – boşuna - utandırmaya çalıştığım insanlar sömürücü düzenlerinde laiklik bekçiliği yaparak vicdanlarının solunu rahatlatmaya çalışan güruhun mensuplarıdır. 

Gazete haberlerinin altındaki yorumları okuyorum, 100 yorumdan 90’ının yazarı solcuymuş gibi davranıyor. Sonra tanıdığım insanlara bakıyorum. 100 kişiden 80’inin solcuymuş gibi davrandığını, ama yalnızca 2’sinin solcuymuş gibi yaşadığını görüyorum. 

Asıl merak ettiğim ise, hiç de az olduğunu düşünmediğim sol kanadın kendine neden ifade platformu bulamadığı, meydanı bunlara bıraktığı. Siyasi anlamda değil; toplumsal, medyatik, ifade alanları açısından sol, kendini neden gösteremiyor, “sol”u bu güruhun popülist laiklik kaygılarına mecbur bırakıyor? Eleştirmek için değil; son derece samimi, merak ederek ve içeriden bir cevap bekleyerek soruyorum. 
Neden?

Özgün İçerik Kodu: 99F568452CABD4F9D543B27571F1C989368906E8

20 Nisan 2009 Pazartesi

Yaşamak mı bu? Hayat mı bu?

Oray Eğin'in Akşam Gazetesi'nde yayınlanan yazısının aşağıda alıntıladığım kısmı dışında kalan kısımlarını böğürerek gülmek suretiyle tamamladım. Ama aşağıda alıntıladığım kısma dikkat çekmek istiyorum.
Oray Eğin kimin umurunda, yanındakiler olmasa.

"Nasıl ki sandıkta nitelikli oy varsa, gazeteler açısından da nitelikli okur diye bir güç var. Genel seçimde de, yerel seçimde de, A-B grubu, eğitimli, üst gelir düzeyine mensup, düşünen ve okuyan kitlenin Cumhuriyet Halk Partisi'ne oy verdiği anlaşıldı." (20.04.2009, Akşam Gazetesi)

"eğitimli, üst gelir düzeyine mensup, düşünen ve okuyan kitle"
Okudukça tüylerimi diken diken eden, etkisi, elitist ve faşist çağrışımları ile zihnimde eko yapan cümle.

Bundan 7 yıl evvel, yani yıl 2002. Yine aynı şeyi tartışıyorduk.
Yıl 2009; hala nerdeyiz? Aynı yerdeyiz.

Yaşamak mı bu? Hayat mı bu?

Daha uzun yazacaktım ama hevesim kaçtı.

Yeni şehir hatları vapurları


Hafta sonu Beşiktaş’a geçerken yeni şehir hatları vapurlarının neye benzediklerini gördüm. Motor Beşiktaş kıyısına yaklaşırken yeni vapur, hemen yan tarafta eski Üsküdar yeni Kadıköy İskelesi’nde yolcu almak için bekliyordu. Beşiktaş’ın deniz trafiği yoğun, benim aklım zaten kim bilir nerelerde tabi ki öncelikle vapuru fark etmedim. Vapurun olduğu tarafa bakıyordum ama pek dikkat ettiğim söylenemez. Sonra gözümün ucuyla eski vapurlarda açık olan yenilerinde güvenlik kapısıyla kapatılan inme/binme bölümünü gördüm. Kapıları fark edince irkildim, başımı çevirip inceledim biraz. Güvenlik kapılarına, kıç bölümüne koyulan banklara, üst kattan kıç tarafına inen merdivenlere, dışarıda oturduğunuz zaman ayaklarınızı sürekli çekmenize gerek kalmadan insanların rahatça geçebilmesi için bırakılmış boşluklara baktım. Bacasını, genel görünüşünü inceledim. Eski vapurlardan neredeyse hiç farkı yok. Öyle ki uzaktan yeni olduğunu bile zar zor fark ettim. Vapurların yenileneceği söylendiği zaman ortalık birbirine girmişti. Kavga kıyamet almış başını gitmişti. “Kültürümüzü yok etmeye çalışıyorlar”, “AKP’nin gözü şimdi vapurlarda” diye böyle simit atmalar, martılar, vapurun bacasından çıkan dumanlar üzerine duygusal uzun uzun yazılar okumuştum. Yeni vapur tasarımlarına bakarken bu kadar orijinaline sadık kalınacağını düşünmemiştim. Biraz değişir diye tahmin etmeme rağmen bu tepkileri saçma bulmuştum. “Maksat muhalefet.” Vapurlar çürüyormuş kimin umurunda. Aynı vapurlarla denizin ortasında kalsanız ya da vapurun çürüyen yerlerinden bir parça kopup gemi su almaya başlasa ya da mütemadiyen yağ yakan makine odalarına bir şey olsa diyecekler ki “Devlet bizi öldürüyor, vapurlar eski!”
Ee, ne yapalım o zaman?
“Ben bilmem, vapurları değiştirme ama beni öldürmeni de istemiyorum .” Malzemenin bir ömrü var, aradan geçen yıllara sen bile direnemezken gemi nasıl dirensin, artık çürümüş, bunun pervanesi var, makinaları var, suyun içinde yüzüyor bu meret, kaç yüz yıl kullanacaksın aynı gemiyi, bunlara anlatamazsın. Şimdi bakıyorum bu kadar tantanaya değdi mi diye. Hayır. Vapur aynı vapur, baca aynı baca, dumanlar desen yine orada, martılar yine uçuyor ve simit atanlar da atmaya devam ediyor. İçini henüz göremedim ama dışında gözüme çarpan tek değişiklik güvenlik kapıları ki onlar da insan gibi yolculuk edelim diye güvenlik için koyulmuş. Ben adım gibi biliyorum ki bu zihniyetin devamı bu yeni vapurlar eskiyip yenilenmek istendiğinde de yine “Bu bizim kültürümüz!” diye bağıracaklar. Geldiği zaman istemediğin hakaret üstüne hakaret yağdırdığın vapurları gün gelecek öyle bir sahipleneceksin ki eskidiğinde de yine saçmalayacak ve “Kültürümüzü yok etmeyin” diye ağlayacaksın. “Fes bizim kültürümüz, dinimiz, imanımız” diye şapkaya direnen nesillerin torunları da bugün “Şapka bizim kültürümüz, yasamız, Ata’mız” diye naralar atıyorlar. Yarın öbür gün -Seda Hoca’nın cümleleriyle- huni takmak moda olsa hepiniz 9 numara 10 numara hunileri takar gelirsiniz.

Yeni vapurları istemeyenleri eski vapurları kullanmaya davet ediyorum. Madem istemediniz şimdi kullanmayınız efendim. Zaten eski vapurlar kadar eskisiniz. Ait olduğunuz yere geri dönünüz.
Daha önce de belirttiğim gibi:
“Turp sıkarım ben böyle muhalefetin içine.”

Özgün İçerik Kodu: 6E4C74B5913A9E955B49546E1C60FBECB88E150B

17 Nisan 2009 Cuma

Maden suyunun düşündürdükleri


Ufak tefek bir şeyler almak için evin yanındaki markete uğruyorum. Raflarda aradığım ürünü bulmaya çalışırken yanımdaki Doğulu bir çiftin konuşmasına kulak misafiri oluyorum. Erkek olan eşine diyor ki “Maden suyu alalım.” Kadın ise o doğulu şivesi ile cevap veriyor: “Maden suyu mu? Maden suyu nedir ki?” 

Başımı çeviremeden olduğum yerde kalıyorum. Onlar geçip gidiyor ben hala rafın önünde duruyorum. Üsküdar’ın merkezinde yaşamasına rağmen maden suyunu bilmeyecek kadar hayatımızdan dışladığımız insanları düşünüyorum. Bir de kış geldiği zaman altı ay iletişimin kesildiği, yolları kapanan köyleri, bırakın televizyonu, radyoyu elektriği daha görmemiş, suyu olmayan evleri düşünüyorum. Dönüp o çiftle konuşmak istiyorum, yaşadıklarını, gördüklerini bilmek istiyorum. Yapamıyorum. Sanırım tanık olduğum sahneden utanıyorum. Birileri her şeyi fazlasıyla tüketirken ve arsız bir yüzsüzlükle diğerlerini aşağılarken, kendi gibi olmayanı yanında görmek istemezken, yakınında olmasın diye beğenmediklerini baskılarken, bazılarını maden suyunun ne olduğunu öğrenmesini engelleyecek kadar dışarıya kapalı yaşamaya iten düzenden utanıyorum. Okuduğu tüm okullara, harcadığı bütün paralara rağmen yerimde olsa o kadının söyledikleri ile dalga geçecek ya da içinden “Maden suyu nedir diye sordu ya”, “Siz köyünüze gitsenize, gelmesenize buraya” diyecek olan o insanlardan utanıyorum. En çok da bu güzel memleketin bütün güzelliklerinin ve imkanlarının hep, farklı olanı istemeyen Beyaz Türkler’e akmasından utanıyorum. 

Paylaşmayı bilenlere selam olsun.

Özgün İçerik Kodu: DBA60C33329489BFDB393B0361CA46C03BE93D80

Ergenekon, ÇYDD ve Türkan Saylan

Geçen akşam eve yürüyordum, binanın kapısında bir polis aracı. Işıkları yanıyor, gözümü alıyor. Biraz yavaşladım. Tam da bizim binanın önünde. Ellerinde bir kağıda bakıp isimler okuyorlar. Teyzeme dönüp “Tamam” dedim. “Ergenekon yüzünden geldiler. İmalı yazılarımdan birinden tersi bir sonuç çıkarıp beni de Ergenekoncu sandılar. Sen burada bekle. Ben yukarı çıkıp kitaplarımı yakayım!” Merdivenleri çıkarken düşünüyorum; “Çevik kuvvet de evin hemen yanında. Her gün kapımın önünden geçiyorlar, araca falan ne gerek. Biri bir gün işe giderken geçerken yoldan alıverirler.” Sonra baktım gitmişler.

Ergenekon garip bir hikaye oldu gerçekten. Nereye gideceğini savcıların bile kestirebildiğini zannetmiyorum. Derin devlet gerçekten pek derine işlemiş. Dişteki çürüğü temizlemek istiyorsunuz ama diş de çürükle beraber geliyor. Davanın son aşamasında 12. dalga herkeste deprem etkisi yarattı. Yaratmasının da sebebi belli: “Profesörler, eğitimciler, eğitim gönüllüleri gözaltına alındı!”

Askerler, emekli subaylar gözaltına alınırken hava hoş, eğitimciler gözaltına alınırken şoka giriyoruz. Emekli bir askerin darbe planlarından daha kötü olan bir şey varsa o da bir sivilin bu planlara katılıyor olmasıdır. Bu planları destekleyenler bir de eğitimciyse işte orada durmak gerekiyor. Durup bir düşünmek gerekiyor. Bizim toplumun (daha doğrusu bu tutuklamalarda ne olduğunu anlamadan hemen sokağa dökülen kesimin) tepki mekanizması ilginç işliyor. İşin içine bir eğitimci girdiyse, medyatik biriyse, bir gazeteciyse ya da yüzüne televizyonlardan aşina oldukları isimli bir kahraman söz konusuysa; tutuklandı mı, adı mı geçti, evi mi arandı, neyle suçlanıyor, yoksa suçlanmıyor sadece ifadesine mi başvuruluyor dinlemeden hemen yollara düşüp basın açıklamalarını, protestoları, sevgi gösterilerini başlatıyorlar. Durup düşünülecek yerde dinlemeyi kesip harekete geçmek ya gerçekten tersten işleyen tepki mekanizmasının ya da bitmek tükenmek bilmez önyargı dayatmasının sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Zannetmeyin ki gözaltına verilen tepkileri eleştiriyorum. Yalnızca daha sebebini bile anlamadan “Kim? O mu? Yapmaz öyle şey. Haydi televizyonlara!” mantığına gerçekten çok şaşırıyorum. Ne demek “O yapmaz öyle şey”? Ömrünün bütün vaktini gece gündüz yanında mı geçirdin? Kefil olmaya bu ne cesaret, bu ne gözü dönmüşlük, gerçekten şaşıyorum. Pınar Selek davasında olduğu gibi suçsuzluğu kanıtlanmış biri tekrar tekrar aynı suçtan yargılanmaya çalışılıyorsa, suçu işlemediği mahkemece belirlenmişken işlemediği bir suç üzerine yıkılmaya çalışılıyorsa tabi ki konuş, sakın susma. Ama daha gözaltına alınmış, neyle suçlandığını bile bilmiyorsun, sorgusu başlamamış, evinden ne çıkmış çıkmamış bilmiyorsun, hangi örgütlerle, kimlerle bağlantısı vardı ruhun duymuyor, aman fırsatı kaçırma hemen yollara düş çünkü “O öyle şey yapmaz!”

Gelelim Türkan Saylan’a. 5 yıl önce Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Şişhane’deki genel merkezinin kapısından çıkarken bir gün bunları yazacağım hiç aklıma gelmezdi. “Bir kadın olarak senin böyle okumandan memnuniyet duyarım ama aracı olmayız” diyen dernekteki yardım etmek fiilinin hakkını veren o güzel kadınlar, kapıda bekleyen bursa ihtiyacı olan o üç başörtülü kızın birbirlerine yaklaşıp “Acaba verirler mi, girsek mi girmesek mi” diye kaygılanmaları, beklerken sıkıntıdan, stresten ayaklarını yere vuruşları, o kaygılı halleri, eğitimlerini tamamlamak için üç kuruşa muhtaç halleri sebebiyle aşağılandıkları kapıları bile çalmaları ve o kapıların “Bizim istediğimiz gibi değilsen okuma, sana yardım yok” diyerek yüzlerine kapanması. Ne yazık ki Türkan Saylan deyince aklıma bu görüntülerin düşmesine engel olamıyorum. Çünkü ihtiyaçları olduğu halde, yüzlerine söylenecek o kırıcı cümleleri bildikleri halde bir umut okumak için burs peşinde koşmaları ve kapıda beklerkenki o halleri gözlerimin önünden gitmiyor, gitmeyecek.

Çağdaş yaşamı destekleme derneği Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden çok öğrenciye yardım etmekte. Bu derneğe minnettar kalan çok sayıda insan olduğu doğru. Devletin yapamadığını ÇYDD yapmış ve ulaşılamayan yerlere ulaşmıştır. Takdir ederim. Gerçekten sağladıkları bu imkanlar ile ÇYDD takdir edilesi öncü bir kurumdur. Fakat, Türkiye’nin geleceği, çağdaşlık, eğitime hizmet gibi misyonlar bu kurumun üzerinde tamamıyla durmamaktadır. Bugün artık herkesin herhangi bir sebeple üzerinde tartışabildiğı devletin resmi ideolojisinden zerre kadar farkı olmayan ideolojileri ile muhafazakar yardımseverlerden aldıkları bursu tabir yerindeyse muhafazakarların kendi kızlarına bile vermemektedirler. Evet, ÇYDD’ye imam-hatip mezunu, başörtülü, muhafazakar ailelerden gelme öğrenciler başvurmaktadır. Bu öğrencileri derneğe yönlendiren, derneğe yardım eden kuruluşlar biliyorum. Bunu uydurmuyorum, yardım yapan kuruluşun sahibinin adına kadar her ayrıntısını bildiğim bu olayı isim vermeden yazıyorum. ÇYDD’ye yardım yapan bu kurum, kendisi muhafazakar olmasa da çevresinde muhafazakar sayılabilecek insanlarla iç içe. İşte bu çevreden birine yardım etmek istediğinde dernek karşısına dikiliyor ve “Yardım edemeyiz. Aracı olamayız. Kurallarımız var” diyor. Öğrencileri eğitmek için yardım etmek hangi kurallara tabi olabilir? Yardım ettikleri öğrencilerin hepsinin nasıl düşündüklerini, ülkeye faydalı olup olmayacaklarını nasıl bilip de karar veriyorlar? “Biz zaten eğitimleri yarım kalmasın, ülkeye faydalı olsunlar diye yardım yapıyoruz, onları topluma kazandırıyoruz” diyorlarsa neden başörtüleri toplumun dışına itmekte bu kadar ısrarcılar? Madem bu kadar hedefledikleri çağdaşlık seviyesini yakalama arzusundalar çağdaşlığımıza tek engel (!) gördükleri başörtülüleri niye eğitmiyorlar?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği bir yardım kuruluşudur, bu derneğe yardım eden bütün kişi ve kurumlara, bursların dağıtılmasında rol oynayan bütün gönüllülere tek tek teşekkür ederim. Ama ÇYDD, Türkiye’nin en kapsamlı, en faydalı işler yapan sivil toplum kuruluşu değildir. ÇYDD’nin, belirli bir ideoloji etrafında dönen ve bu ideolojiye uymayanlara yardım etmeyen benzer pek çok kuruluştan farkı; daha büyük olması, daha medyatik olması ve daha fazla yardım severin desteğine sahip olmasıdır. Toplumun her kesimine ulaşabilmiş bir dernek asla değildir, zaten koyduğu kurallarla kendini toplumun bir kesimine kapatmaya gönüllüdür. Eşitlikçi, demokratik, ayrımcılık yapmayan bir dernek olarak anılması büyük bir yanılgıdır, yukarıda verdiğim örnekte görüldüğü gibi bu dernek EŞİTLİKÇİ DEĞİLDİR. Başörtülü olana burs vermemektedir. “Başörtüsü yasağı kanunlarda var, ÇYDD bu yüzden başörtülülere burs vermez” diyenlere sorarım: Kanun başörtüsünü kamusal alanda hizmet veren için yasaklar. Burs talebinde bulunan öğrenciler devletten maaş alan memurlar mıdır? Eğitim yardımları yapan bir sivil toplum kuruluşunun bursiyerleri de mi memurdur? Orası da mı kamusal alandır ki gönüllülerin verdikleri bağışlar ÇYDD kurallarına göre dağıtılmaktadır? Başörtülülerle aynı fikirde olan erkekler derneğe başvurduklarında ÇYDD yetkilileri bu kişilerin fikirlerini anlayamazsa bu erkeklerin burslarını alabileceklerini belirtmeme gerek yok sanırım.

Peki bu anlattıklarımın Türkan Saylan’ın evinin Ergenekon’un 12. dalga kapsamında aranmasıyla bir ilgisi var mı?
HAYIR.

Gözaltına alınan, evi aranan, ifadesine başvurulan hiçbir dernek gönüllüsünün ya da profesörün gözaltına alınmasının yaptıkları iyiliklerle/kötülüklerle ya da eşitlikçi/ayrımcı yaklaşımları ile bir ilgisi yoktur. Sapla samanı birbirinden ayırmayı öğrenmemek için direniyoruz. ÇYDD’nin başörtülülere kapılarını kapatması darbe destekçisi olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, çok sayıda kızımızı okutması da darbe destekçisi olmadığı anlamına gelmez. Yaptığı iyi işler sebebi ile onlara sempati duyabiliriz, bir yardım kuruluşunun ideolojik tavırları etrafında toplumun bazı kesimlerine kapılarını kapatması bize son derece yanlış gelebilir ve biz bu kuruluşa hiç sempati beslemeyebiliriz. Ama ne bugüne kadar oradan aldığı burslarla eğitimine devam eden kızları görmezden gelebiliriz ne de başörtülü olduğu için kapıdan çevrilen ve hatta aşağılanan kızların varlığını reddedebiliriz. Kendi ideolojiniz için “Tek doğru budur, oh iyi yapmışlar, iyi ki vermemişler, okumasınlar oturup evde çocuk baksınlar” diyorsanız da lütfen, eşitlik, dmeokrasi, cumhuriyet, kadın hakları gibi tabirleri ağzınıza alıp da inandırıcılığını iyice yitirmeyiniz.

Yazıma gelebilecek tepkileri tahmin edebiliyorum. Her küfür etmek istediğinizde yazdıklarımı tekrar tekrar okumanızı salık veriyorum. Başörtülü olmadığı için öğrenciye burs vermeyen bir derneğin karşısında söyleyeceklerinizi düşününüz ve başörtülü olmadığı için öğrenciye burs vermeyen bir derneğe hem teşekkür edip hem de o derneğin ideolojilerini eleştirebildiğimi görünüz. ÇYDD için kurallarını değiştirsin, başörtülülere de burs versin demiyorum. Ya da neden öğrencileri ayırıyorlar diye sormuyorum. Muhafazakar çevreden geldiği için öğrencilere burs veren kuruluşların yanında aksini uygulayıp muhafazakar çevreden gelmediği için öğrencilere burs vermeyen dernekler de var. Her kesime burs veren yerler de var. Benim bu yazıda anlatmak istediğimin bu ayrımcılık olmadığını yukarı yazılanlardan anlamışsınızdır. Şimdi asıl anlatmak istediklerimi 2 madde ile özetleyeyim:

1. ÇYDD kendi ideolojisine şeklen uymayanlara burs vermeyen bir dernek olup muhafazakar olmadığı için öğrencilere burs vermeyen derneklerden farklı değildir. Eşitlik, demokrasi, kadın hakları peşinde ilerleyen bir dernek değil; yalnızca KEMALİZM etkisinde hareket eden bir dernektir. Günümüzün KEMALİZM’inin bu üç kavramı da kapsadığını iddia edenlere, dönüp Kemalist dediklerine bir kez daha bakmalarını tavsiye ederim. Varlığına itirazım yok; aksine teşekkürüm var ama derneği büyütüp büyütüp başımın üstüne taç etmeye de kalkmayın. Çünkü yaşananları gözlerimle gördüm.

2. ÇYDD’nin yaptığı iyi yardımlar, İÇLERİNDE SUÇLULAR VAR İSE, SUÇLULARI SUÇSUZ HALE GETİRMEYECEĞİ gibi, yaptıkları yanlış uygulamalar da onları SUÇSUZ İSELER SUÇLU HALE GETİRMEYECEKTİR. Ergenekon davasında tutuklanan, evi aranan ÇYDD gönüllülerine ne minnettarlığım yüzünden olumlu ne de kızgınlıklarım yüzünden olumsuz yaklaşıyorum.
Bir kadın, çok iyi bir anne olabilir; ama kendi çocuğuna duyduğu aşırı sevgi anneyi, çocuğunun kavga ettiği komşu çocuğuna kötü davranmaya itebilir. Ve siz bunu, o annenin yüzüne bakarak AN-LA-YA-MAZ-SI-NIZ. Kimse anlayamaz.

Son olarak belirtmek isterim ki ÇYDD ile ilgili bu bildiklerimi ve anılarımı yazmayı bugüne kadar düşünmemiştim. Bu davada yazılan çizilenleri okuyorum ve okudukça aklıma yaşananlar geliyor. Bu yüzden yazma zorunluluğu hissettim. Ayrıca Türkan Saylan’ın darbe planları yaptığını, darbe yanlısı olduğunu, suçlu olduğunu düşünmüyorum. Ama ortadaki sorunları çözmeye çalıştığını da düşünmüyorum. Sorunlara yaklaşımı “Benim dediğim gibi ol, benim dediğimi yap” şeklinde olduğundan bu sorunların çözümüne katkı sağlamadığını açıkça görebiliyorum. Ergenekon davasında suçluların biran önce belirlenerek suçsuzların aklanmasını temenni ediyorum. Bu yaşananların Sayın Saylan’ın hastalığını olumsuz etkilememesini ümit ediyor ve kendisine acil şifalar diliyorum.

Kızlar okusun diye çalışan bütün güzel yüzlü kadınlara selam ederim. Ayrım yapanına da, yapmayanına da AYRIM YAPMADAN teşekkür ederim.

Özgün İçerik Kodu: 52FCFE5C25DB867C727A170A77109EC52B739083

15 Nisan 2009 Çarşamba

Fasulyeden savaşçılar

Hak-hukuk davaları adına büyük cümleler kuran; ama iş uygulamaya geldiğinde suya sabuna dokunmayan, “Bana dokunmuyorsa şimdilik kalsın” diyen, kendilerine dokunduğunda da muhaliflikleri arkadan konuşmaktan ibaret olan, eyleme geçmeden boş konuşan, gücün karşısında eğilen, kızaran, bozaran insanlar gördüm.

Ben, kendimi hiçbir zaman hak hukuk davası yolunda savaşan bulunmaz hint kumaşı olarak görmedim. Büyük iddialarda bulunmadım. Ama bu fasulyeden akademik hak savaşçılarının alayından daha fazla başkalarının avukatlığını yaptım.

Peki kim bu fasulyeden hak savaşçıları?

Evde, işte, okulda, sokakta yanlış uygulamalara karşı son derece anlamlı ve akademik cümleler kuran. Ama bahsettikleri haksızlıklar birinin başına geldiğinde, hatta kendi başına geldiğinde bile susup kalan. Güç odağı birinin karşısına çıktığı zaman sanki her şeye çözümü olan onlar değilmiş gibi en basit cümleleri bile kurmaktan kaçan; ama gücü elinde tutanın arkasından makale yazmaya devam eden şişirme adalet savaşçıları.

Yesinler sizin adalet anlayışınızı, eşitlik kavramınızı.
Böyle muhalefetin* içine turp sıkarım ben.

Not: Yukarıda bahsi geçen muhalefetin muhalefet partileri ile ilgisi yoktur. Daha geniş düşününüz.

Özgün İçerik Kodu: F0F55C7424C7C88326B8E4674945BB67FE7F3352

14 Nisan 2009 Salı

Gerizekalılar

Gerizekalılar...
Onlar kendilerini bilmiyorlar. 
Bilseler zaten bu kadar GERİZEKALI olmazlardı!

Kime dedim acaba, kime dedim?

13 Nisan 2009 Pazartesi

Düzen

Duvarlarda gölgeler. Hikayelerimin kahramanları gelip oturuyorlar masama. Kendi içlerinde bir kavga. Hepsi önce kendini yazdırma telaşında.
“Susun” diyorum. “Çarkların arasında sıkıştım. Bu döngüde kayboldum. Kendimi bulamıyorum ki sizi yazayım. Ne olur zaman verin bana biraz” diyorum.
Üfleyip püflüyorlar, “Sıkıldık” diyorlar.
Haklılar biliyorum.
Düzen denen hastalık hep eksik kalıyor hayatımda.

Özgün İçerik Kodu: 3AE94A273969375E37BFB18242FFB9379DC18075

12 Nisan 2009 Pazar

Blog Ödülleri

Blog Ödülleri 2009 yarışmasında kişisel bloglarda yarışan bloguma http://2009.blogodulleri.com/kategori/6 adresinden oy verebilirsiniz. 
Blog Adı: ÇemberinMerkezinde

10 Nisan 2009 Cuma

Hocalarım

Geçtiğimiz günlerde yüksek lisans programlarını incelemek için okulun sitesine girdiğimde isimlerini görünce okulu özlediğimi fark ettiğim hocalarımı anmadan geçemeyeceğim. Bazen çok kızdım, hepsinin anlattıkları çok boş geldi, bazılarının varlığı bile beni deli etti ama hiçbirinin üzerimdeki emeğini esgeçemedim. İşte o isimli kahramanlarımdan bazıları:

Prof. Dr. Ahmet Aran: İmalat öğrencilerinin adını duyduğunda irkildiği, koridorda gezerken "Buraların ağası benim ulan" edasında yürüyen ve hakikatten de ağa olduğunu ispatlarcasına o geçerken koridordaki öğrenci kalabalığının ikiye ayrılarak farkında olmadan ona yol açtığı, karizmatik imalat hocası. ÖSS ile İTÜ sıralarına gelmiş öğrencileri İTÜ markasıyla mezun etmesi, "Sizden bir bok olmaz ulan", "Kızım bakkal ağzıyla konuşma" azarları, kapıdan girer girmez sınıfta kimlerin eksik olduğunu anlayışı, derste gözünüz yanlışlıkla telefona kayarsa anında bunu tespit edip soru soruşu, iğrenç 380 serisi sınıflarda yaz sıcağında kendimizden geçiyorken dersin en boktan yerinde patlattığı espirileri ile kendine getirişi, verdiği ödevleri yapmanızı istediği kadar yaptıklarınızı savunabilmenizi de şart koşuşu, nottan çok imaja önem verişi, hataların telafi edilebilir oluşuna inanışı, İTÜ'nün boktan bürokrasi çarkları arasında ezilmemize izin vermeyişi, ağzından takdir edici hiçbir kelime çıkmadan hakkınızdaki düşüncelerini size hissettirişi, dersi ne de güzel anlattığını sınav günü gelip çatınca kitapları karıştırırken "Bunu biliyorum. Bunu da biliyorum. Ulan ne güzel anlatmış. Hiçbir şeye çalışmaya gerek kalmadı" diyince ancak anladığınız, "Sınavda kalem oynatamamak" tabirini bana ilk yaşattıran hoca oluşu. Verdiği ödev için paslanmaz çeliklerin kaynak edilebilirliği ile ilgili handbookları bayram tatilinde gözlerim acıyarak okuduktan sonra 4. revizyon sonucu hazırladığımız grup ödevinin sunuşunda beni sınıfın önünde yerin dibine sokuşu ve benim ilginç bir biçimde "Nasılsa bundan daha fazla rezil olamam. Ahmet Aran'a rezil olmuşum başkası önemli mi" anlayışı ile hayatıma eskisinden daha fazla özgüven dolu devam edişime sebep oluşu hayatımda ilginç bir noktadır. Son sınıfta "Hayatta tek gerçek var. Kucak" öğüdünü tecrübe etmemeyi umduğum ve makina fakültesi veda partisinde "Akıllı ol" öğüdüyle neleri kastettiğini hala tam olarak kestiremediğim varlığı karşısında egomu yerin dibine sokmaya gönüllü olduğum biricik imalat hocası. Gider ayak "Seni 1 aldık, 2 mezun ediyoruz" diyerek belki bir daha görüşmeyeceğim üniversite arkadaşlarımın aklına beni şişko olarak kazıyan hocadır aynı zamanda. 
Şu "İmalat Mühendisi" diplomamın yarısı benimse yarısı onun ve ekibinindir.

Doç. Dr. Haydar Livatyalı: "Üniversitede hocalar öğrencilerle ilgilenmez" sözünü söyleyenin ağzına tıkabilecek, bu kadar iyi niyetli, bu kadar yardımsever, bu kadar ilke sahibi, odasına soru sorup çıkmak niyetiyle gittiğinizde bir kaç saat sonra ek olarak yeni çıkan bir fotoğraf makinasının kalitesi ile ilgili de bilgilendirilmiş olarak çıkabileceğiniz, bilgisinin nerede sonlanabileceğini kestiremediğim, yine iğrenç bir yaz gününde iğrenç 380 serisi sınıflardan birinde ders anlatırken bizim konuşmamız sonucunda sanki normalmişçesine "Her ay fatura ödüyorum, zannetmeyin ki bu dersi bu kadar anlatmak istiyorum" deyişi ile beni dersten iyice koparıp "Nasıl bir ülkede yaşıyoruz ulan biz" düşüncelerine sevk eden, öğrenciye iki eli kanda olsa yardım eden, başka hocalar ofis saatlerinde bile öğrencileri zor kabul ederken yurtdışına çıktığında kapısına "Şu kadar gün yokum. Benimle mail yoluyla iletişime geçebilirsiniz" yazışı ile gönlüme taht kuran, not durumunuzu görüşmek, dertlerinizi dinlemek için ara sıra odasına çağırışı ile beni şaşırtan,  panoda notlara bakmak için odasının bulunduğu bölüme indiğimde peşimden koşup "Bana mı bakmıştın" diye soran, geçmiş bayramımı kutlamak için yolunu değiştirip yanıma gelen, samimi, çok sevilesi imalat hocası. Diyorum ki makina fakültesinin o soğuk koridorunun manzaralı o güzel odasında çok değerli bir o kadar da mütevazi bir insan yaşıyor :)

Yrd. Doç. Dr. Murat Tabanlı: Öğrenci gibi hoca göster deseler başkasını bulamam herhalde. "Tamam sıkıldım. Bugünlük bu kadar yeter" diyerek dersi kesişi ile kopmamıza sebep olan, sınıfta konuşanlara tahammül edemediği bir gün ön sıradaki birine "Oğlum sipastik misin sen?" diye sorarak zaten dağılmış dersin kalanını da dağıtan, bir saatlik dersi cuma öğlen saatine denk geldiği için "Hocam cuma namazını ne yapacağız?" diye soranlara "Ben camiye geleyim. Dersi orada yapalım" diye cevap veren, ders programını öğrencilere uydurmak için resmen kendini paralayan, bütün endüstri dersleri üzerine yıkılan, üretim planlama dersini endüstrideki aynı dönemin hocalarından daha iyi anlatan, cost management dersini aldığımızda "Keşke Murat Tabanlı açsaydı bu dersi" çağrımıza duyarsız kalmayarak bu dersi de üstelenen her şeyden anlama potansiyeline sahip imalat hocası.

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Bakkal: Bitirme hocam, sorduğunuz en anlamsız sorulara bile yüzündeki ifade değişmeden sabırla cevap veren, yardım etme konusunda Haydar Livatyalı'dan geri kalmayan, genç, hevesli, durduğunuz yerde çevrenizde dönmenize bile izin vermeyecek kadar dar olan odasından çok dinlenme odasında bulabileceğiniz imalat hocası. Bitirme tezinde elinden geleni yapmıştır ama Moldflow bize kazık atmıştır. 

Prof. Dr. Ahmet Kuzucu: Adını makinacılardan defalarca duymama rağmen yüzünü hiç görmediğim, aptallık yaparak sistem dinamiğini ondan almadığım, bir gün ders öncesi sınıfın kapısında beklerken içeriden çıkan beyaz saçlı adamı görünce karizması karşısında yanımdaki arkadaşıma "Kim bu hoca? Ne kadar efendi bir görünüşü var" soruma arkadaşımın sırıtarakve kendisini kastederek "Sence kim?" şeklinde cevap verdiği, anlayışlılığı ile beni şaşkınlık komasına sokan, derste "Biliyorum, hepiniz çok akıllı çocuklarsınız. Eminim bunu biliyorsunuz ama ben yine de tekrar edeyim" diyerek oturduğum sırada ufaldıkça ufalmama sebep olan, "Hakaret etse de şöyle konuşmasa" diyerek sistem dinamiğini ondan almadığım için her derste tekrar tekrar pişman olmama sebep olan, ödevini yapmamama rağmen bana not verdiğini görünce yanına gidip "Hocam ben 2. ödevi yapmamıştım ama orada notum görünüyor" diyince elini kağıda uzatıp sonra çekip "O zaman yap getir ödevini, boşuna yazmamış olayım" dediğinde "Ulan bitsin şu okul artık yeter bu işkence. Ben nasıl bir insanım. Bu nasıl bir hoca" düşünceler içinde koridoru bana dar eden, önünde saygıyla eğilinesi makina hocası. Hocaların efendisi. 

Her ne kadar diferansiyel dersinde krizlere girmiş olsam da Necmi Aydın Ünverdi, "Arkadaşlar ne olursunuz, Allah aşkına dinleyin. Bunlar çok önemli" dediğini her hatırladığımda hala vicdan azabı çektiğim Ahmet Durmayaz, öğrencileri otomasyonun pençelerinden kurtaran Tevfik Açıktepe, 200 kişilik amfide konuşanı anında tespit edip gözlerini ona diken Zehra Bayır, hanımefendiliğine hayran kaldığım Sezgin Altay ve tabii ki sayfalarca yakın tarih bilgisini ezberletmesine rağmen bir türlü kızamadığım Seda Bayındır Uluskan
ve aklıma gelmeyen, ismini unuttuğum diğerleri...

Ben, hayatımda ilk kez bir okulu sevmişim arkadaş. Var mı dahası.

Beden ve ruh sağlığı

Gün geçmiyor ki gazetelerde yeni bir tecavüz haberine rastlamayalım. Haberleri okurken çileden çıkmamak elde değil. Kimi zaman sonucuna kimi zaman soruşturma sürecine tanık olduğumuz tecavüz haberlerinin hemen hemen hepsi aynı cümleyle bitiyor: 
“Tecavüz mağdurunun beden ve ruh sağlığının bozulup bozulmadığının tespiti için…” 

Bu nasıl bir saçmalıktır, nasıl bir mantıktır anlamış değilim. Mağdur fiziken zarar görmediyse ya da mağdurun psikolojisi bozulmadıysa tecavüzden zevk aldığına mı kanaat getirilecek? Ödül gibi cezalar, saçma sapan tahrik indirimleri, iyi hal indirimleri yetmiyormuş gibi bir de mağdurun tecavüz karşısında güçlü durabilme kapasitesine göre mi ceza veriliyor? 
“Tecavüz karşısında soğukkanlı kalabilmiş ruh sağlığını bozmamışsan demek ki tecavüzü kaldırabiliyorsun, tecavüz sana o kadar ağır gelmemiş” demek değil midir bu? Eskiden tecavüze uğrayan mağdurenin kız mı kadın mı olduğuna bakılarak karar verme gibi saçma bir kanun vardı. O zaman da merak ederdim, tecavüze uğrayan erkekse neye bakılacak diye. “Sen nasılsa erkeksin, toplumda adın kötüye çıkmaz. Senin tecavüzcüne daha da az ceza verelim” mi diyeceklerdi? Hatırlarsınız, Gamze Özçelik davası da Gamze’nin ruh sağlığının durumu ve olay gerçekleşirken Gamze’nin çıkardığı sesler üzerinde bilirkişilerin bir türlü karara varamaması sebebiyle uzuyor. 

Biran önce “beden ve ruh sağlığı kontrolü”nün yasalardan çıkması gerekiyor. Hangi devirde yaşıyoruz, bir insanın tecavüze uğrayıp uğramadığını anlamak için daha bilimsel yöntemler yok mu? Mağdurların tecavüzcülerinin ceza alması için herkesin “İnşallah zavallının psikolojisi bozulmuştur da adam cezadan kurtulamaz” diye dua etmesi mi lazım? 

Saçmalamayınız efendiler. 
Kendinize geliniz. 
Rica ederim. Lütfen.

Özgün İçerik Kodu: F26B4284D1B3F39B39551D5C8EC9D0F13C8C2231

Provokatif hareketler

E-posta zincileri ile internet kullanıcıları arasında gezen bilgilendirme e-postaları yaşı, eğitim durumu, sosyo-ekonomik sınıfı fark etmeksizin okuduğuna inanan ve inandığını paylaşan kitleler yarattı. Bu güç öyle büyüdü ki, artık rakiplerini e-posta zincirleri ile alt etmeye çalışmak firmaların pazarlama stratejileri arasına girdi.

E-posta zinciri hastaları ve e-posta adresi toplayıcıları her okuduğuna inanmayanları da inandırabilmek istiyor. Bunun için de yeni yöntemler geliştiriyor. Bu yöntemlerden biri yazdığınız yazının sonuna ünvanı ve bilirkişiliği olan birinin adını ve telefon numarasını eklemek. Diğer bir yöntem ise yazdıklarınızı fotoğraflarla desteklemek. Hatırlarsınız, hastanede yatan ve ameliyat için bekleyen bir çocuğa yardım talep eden e-posta zincirlerinden birinin altına bir doktorun asistanının adı ve numarası yazılmıştı. Sonra bu asistan haber olmuştu; kendisini arayanlara e-postada yazılan bilgilerin doğru olmadığını anlatmaktan yorulmuştu. Posta kutularımıza düşen şeriat kurallarına göre cezalandırılan bir çocuğun fotoğraflarını ikinci yönteme örnek olarak verebiliriz. Hırsızlık yapan küçük bir çocuğun kolu üzerinden kamyonla geçilerek çocuğun hırsızlık yaparken kullandığı kolu eziliyordu. Kare kare fotoğraflanmış bu olayda çocuğun kolunun kopuşu, akan kanlar da görülebiliyordu. Herkes bu e-postayı birbirine gönderiyor ve bunun bir vahşet olduğunu, şeriatın işte böyle bir şey olduğunu, 2000’li yıllarda İran’da bunların yaşandığını yazıyordu ve onlara benzemememiz için dikkatli olmamız konusunda uyarıyordu. Sonradan bu fotoğrafların İran’da pazarda gösteri yapan bir baba-oğula ait olduğu ortaya çıktı. Haberde, bize gelen e-postalarda yer almayan gösteriden sonra ellerinde malzemelerle ayağa kalkan baba ve oğlun gülen fotoğraflarına da yer veriliyordu. Kaç kişi inanmıştı bu e-postaya?

İnternetten herhangi bir fotoğrafı alıp hayal gücümü kullanarak o fotoğraf üzerine ne hikayeler yazabilirim. Hal böyleyken insanlar, altında bir doktorun adı var diye her okuduklarına nasıl inanabilirler? Fotoğrafları var diye altında yazanlara nasıl inanabilirler? Bunu yapanların eğitim seviyesi düşük kişiler ya da ev kadınları olduğu yanılgısına düşmeyin. Ne çalışan insanlar, ne üniversite mezunları ve hatta ne bilinçli insanlar var ki inandıkları ve paylaştıkları kaynaksız haberlere rastlıyoruz. Elbette politik görüşü olan ve bunu kitaplara dayanarak savunan birinden, bir mühendisten, bir mimardan, bir doktordan kolanın içindeki zararlı maddelerle ilgili e-postalar gelmiyor. Onlardan gelenler daha ciddi, daha politik, daha tarihi bilgiler. Ama kaynaksız. Altına rastgele birinin adı yazılmış, doğruluğu meçhul fotoğraflarla süslenmiş, doğru bilgilerle, kanıtlarla ya da resimlerle desteklenmiş olanları bile hazırlayanın isteğine göre keyfi biçimde önemli noktaları atlanarak hazırlanmış asparagas haberler.

Eğer hala bilimin üstünlüğüne inanan, hurafelere kulak tıkadığını iddia eden kendini bilinçli vatandaş sayan kesimden olma özelliğinizi korumak istiyor ve ne mal olduğunuz ortaya çıkmasın istiyorsanız bu tip e-postaları geldiği anda ya siliniz ya da çok merak ediyorsanız bir zahmet araştırınız. Eğer yapabiliyorsanız üzerinde biraz da düşününüz. Ne kadar sorgulayıcı bir karakterinizin olduğu fark etmez, unutmayın ki inandıklarımız karşısında hepimiz körleşebiliriz.

Bir kaç yıl önce gazetede bir karikatür görmüştüm. Genç bir kadın yüzünde delirmiş gibi komik bir ifade ile bilgisayar kullanırken çizilmişti. Karikatür üzerinde hatırladığım kadarıyla şunlar yazıyordu:
“Üniversite mezunuyum, çok iyi bir işim var, yöneticiyim ama hala mail forward ediyorum.”

Özgün İçerik Kodu: 6B267EF1F48E4FC3337E03104704B1054798E19C

8 Nisan 2009 Çarşamba

Bireysel başarı yanılgısı


“Başarıyı paylaşmayı bilmeyenler başarılı sayılmazlar”

Bundan yıllar önce, başarının bireysel olduğunu zannettiğim zamanlarda okuldan bir kaç arkadaşımla internet üzerinden yayın yapacak bir dergi çıkarmayı düşünmüştük. Hazırlık döneminde çalışırken bir gün arkadaşım şöyle demişti: "Bıraksak dergiyi tek başına çıkaracaksın" Dergiyi çıkaramadık ama birlikte çalışmanın nasıl olduğuna dair küçük de olsa fikirler edindik. Dergi maceramızın üzerinden bir yıl geçmişti. Aynı apartmanda oturduğum ve çok sevdiğim kariyer sahibi bir abla ile iş hayatı ve kendi işi üzerinde muhabbet ediyorduk. Başarının bireyselliği üzerine konuşuyor ve kendi başarısı üzerinde iş arkadaşlarının etkisi üzerinde tartışıyorduk. Konuşmanın bir yerinde şöyle dedi: "Artık ben diye bir kavram yok. 'Biz' var. Biz bir projeyi başarıyla tamamladığımızda bunda çaycısından müdürüne kadar herkesin payı var" İlk duyduğum zaman pek inanmak istemediğim bu cümle zamanla hayatımda ve tanık olduğum hayatlarda adım adım kanıtlandı. Şimdi, başarıyı başkalarından soyutlamak düşüncesi düşünmeyen, kendini kendisine hapsetmiş, egosundan burnunun ucunu bile göremeyen, kompleksli karakterlere yakıştırdığım bir davranış biçimi. Bireyselliğini törpülerken kendi başarısına katkısı olan başkalarının hakkını gasp eden farkındalığı düşük baskıcı düşüncelerin ürünü olarak gördüğüm "bireysel başarı yanılgısı"na 12 - 15 yaş arasında bireylerde rastlamak şaşırtıcı değil; aksine anlaşılabilir bir durum. Ama bu yanılgı 18 yaş üzerinde bir birey için hala devam ediyorsa o bireyin ergenlik psikolojisinden çıktığına inanmak biraz güç. Üzerinde biraz düşündüğünüz zaman hayatınızda ergenlik psikolojisinden çıkamamış bu tip bireylerin ne kadar çok olduğunu fark edebilirsiniz.

Yazının başında "Başarıyı paylaşmayı bilmeyenler başarılı sayılmazlar" cümlesi ile anlatmak istediğim şuydu; o bireyler kendilerini ne kadar başarılı sayıyor olsalar da başarıları üzerinde hakkı olanlar, destekçileri olmaya daha fazla devam etmeyeceklerinden başarıları ne kalıcı olabilecektir, ne saygı görecektir ne de bu başarıların devamı gelecektir.

Hayatta her şeyi olduğu gibi başarıyı da paylaşmayı biliniz. Çoğul arasında tekili kaybedin, toplum içerisinde bireysel özelliklerinizi bastırın demiyorum elbette. Bir çalışmayı başarılı hale getiren de zaten farklı bireylerin çalışmaya kattıkları farklı renkler değil midir? Eğer farklı renkler yoksa çalışmanızda, başarılı saydığınız çalışma yalnızca sizin renginizde olanlarca başarılı sayılmaz mı? Herkesi kucaklamayan, içinde farklılıklar barındırmayan başarılara başarı demek doğru mu?

Siz ne isim verirseniz verin, yalnızca sizi baz alan başarılarınız egoizm içinde boğulmuş boş çabalardan öteye geçemeyecektir.

Not: Evet, gönderme yaptım.

Özgün İçerik Kodu: 211A8A29672FB85EA03C4C9FCD8DDB2EDEFFFD1F

6 Nisan 2009 Pazartesi

Yollarda bulunuz beni

Yazılarımı takip edenler (varsa) bir süredir yazmaya zoraki ara verdiğimi fark etmişlerdir. Bu süreç içerisinde ufak tefek zaman alıcı işlerin yanında ev taşıdık ve iş yerinde üzerimizden silindir gibi geçen bir demo sunduk. Tüm badireleri atlattıktan sonra artık bilgisayarımı kurup internete bağlanmaya karar verdiğimde evle beraber ADSL’i de taşırken telefonu taşıyan Türk Telekom’un ADSL hattını taşımayı unuttuğunu fark ettim. Böyle peş peşe engeller önüme dikilince blog sayfamla ilgilenmem de biraz zaman aldı. Bu sebeple gecikmeli olarak bildiriyorum; geçtiğimiz haftanın tek değişikliği lokasyon değişikliği değildi. İş yerine servis koyuldu.

Otobüsle yarım saatlik mesafedeki evimden işe gelip giderken zorluk çekmeyeyim (çekmeyelim) diye servis hizmeti başlatıldı. Böylece evime yarım saatte dönebiliyorken 1,5 saatte dönemez hale geldim. Az kişi, dağınık güzergahlar, merkezi yerlerden merkezi yerlere servis koyulmasının verdiği gecikme derken servis güzergahlarına ve saat uygulamalarına adapte olmaya çalışıyoruz. Tabi bu süreç biraz sancılı geçiyor. Akşamları eve geç giderken sorun olmuyor da sabahları işe geç kalınca haliyle servis saatleri durmadan güncelleniyor. Geçtiğimiz günlerde 4. veya 5. revize zaman çizelgesi yayınlandı. Ergenekon’da 5,668,8790,234. dalgaya müteakip 800. revize zaman çizelgesi yayınlandığında bütün sorunlar ortadan kalkacak diye düşünüyorum. Her revizyonla ortalama 5 dakika erkene alınan servis biniş saatleri ve 10 dakika ötelenen eve varış saatleri 800. revizyon sonunda birbirine oldukça yaklaşacak. “İşe gelmek”,”İşten çıkmak” tabirleri ortadan kalkacak zira gelmek için gitmeye gerek kalmayacak. O günün gelmesini dört gözle bekliyor ve işyerine yatakhane talebim için şimdiden dilekçe örnekleri oluşturmaya başlıyorum. Beni, yollarda bulabilirsiniz.
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

İmza: Ömrü yollarda geçesice Büşra.

Özgün İçerik Kodu: 4ABF84E01F9F4C9D46C0B0AC42073A948D1738D1

2 Nisan 2009 Perşembe

İhtiyaç Molası

Cuma'ya gittim. Döneceğim.