30 Ocak 2009 Cuma

Çin'in Yükselişi: Bir Rekabet Öyküsü

Bütün dünyayı şaşırtan ve zarara uğratan, fabrikalar kapattıran üretimde Çin meydan okumasının, Çin’in hızlı yükselişinin ve dokunulmazlığının sebepleri üzerinde çokça konuşuldu. Ucuz işçi çalıştırılması, ülke dışından hammadde satınalmanın dahi olmaması gibi belirtilen genel etkenler yanında ekonomist olmayanların anlamakta zorlanacağı fazla sayıda sebep vardı. Ekonomist değilim ve Çin'in durumunu farklı dinamiklerle açıklayacak konumda da değilim. Bu yazıda yalnızca birbirinden farklı zamanlarda yaşanan üç olayın kesiştiği noktanın Çin'e dokunduğu yere işaret edeceğim.

İşyerinde ürünlerde kullanılan bazı parçaları tedarik etmek için Çin'de üretici firma araştırıyordum. Standart boyutlardan farklı ölçülere sahip olan fakat hali hazırda bir yerden tedarik edebildiğimiz bir ürünü Çin'de kimse tedarik edemiyordu. Sorularıma aldığım cevaplardan biri ilginçti. Üretici firmadan yetkili kişi standart boyutlardan farklı olan bu ürün için şöyle demişti:
“İstediğiniz bu ürünün kalıbı Çin'de yoktur.”

Bu yazışmanın üzerinden bir kaç hafta geçmişti ki başka bir ürün için yine Çin'deki üreticilerle iletişime geçtim. Sorularıma yanıt veren firmalardan biri, gönderdiği e-postada ilgilendiğim ürünle ilgili bilgileri verdikten sonra şöyle demişti:
“...ayrıca elektronik bileşenlerle de ilgilendiğinizi öğrendik. Elektronik ürünler için sitemizi ziyaret edebilirsiniz.”
Bu yazışmanın gerçekleştiği firma ile daha önce herhangi bir ticari ilişkimiz ya da yazışmamız olmamıştı. İki farklı firma tarafından gönderilen bu e-postalar bize Çin'de bilmediğimiz bir işbirliğinin olduğunu gösteriyordu. Öyle ki standart olmayan bir ürünü aradığımızda o ürüne ait kalıbın Çin'de olmadığını söylüyorlardı. İlgilendiğimiz ürünler için iletişime geçtiğimiz firmalar, bizimle ilgili bilgileri rakipleri ile paylaşıyorlardı.


Çin hakkında edindiğim bu izlenimler bana, daha önceden ilgimi çeken, altını çizdiğim bir makaleyi hatırlattı. Matematik Dünyası Dergisi’nin 77. Sayısında Basında Matematik bölümünde “Finlandıyalı Çocuklar Niçin Bu Kadar Zeki?” başlıklı bir yazı yayınlanmıştı. Yazıda Finlandiyalı çocukların yaşıtlarına oranla bir hayli yüksek başarılarının sebepleri üzerinde duruluyordu. 57 ülkeyi kapsayan testlerde Amerikalı çocuklar C sınıfında kalırken Finlandiyalı çocuklar en üst sıralarda yer almıştı. Üstelik Amerikalı yaşıtlarının sahip olduğu pek çok imkana sahip olmamalarına rağmen. ABD Eğitim Bakanlığı sonuçlar karşısında araştırmalar yapmış ve başarının, elde edilmesi kolay olmayan iki etkene bağlı olduğunu bulmuştu: İyi eğitimli öğretmenler ve sorumluluk sahibi öğrenciler. Dallandırılarak açılabilecek bu etkenlerden “sorumluluk sahibi öğrenci”nin açılımı aylar sonra bir Çin ekonomisi yazısına bağlanacakmış demek ki.

“Finlandiyalı eğitimcilerin fikrine göre, yetenekli çocukları daha da yuksek performans göstermeleri için teşvik etmektense, zayıf ve geride kalan öğrencilere daha çok eğilmek, toplamda çok daha iyi sonuçlar veriyor. Buradaki anafikir, daha zeki konumdaki çocukların, kendi gelişimlerini engellemeden, kendilerinden daha geri konumdaki arkadaşlarına yardımcı olacağı ilkesi üzerine kurulmuş. Eğitimde “rekabet” anlayışı Finlandiya’da pek rağbet görmüyor anlaşıldığı kadarıyla.” (Matematik Dünyası, Yıl:17, Sayı: 77, Sayfa 9 – 10)

Yukarıda verdiğim üç bilgi ile zihninizde oluşan rekabet anlayışını Türkiye ile karşılaştırmaya ne dersiniz? Bırakın iş ahlakından uzak rekabet anlayışını, zararını finanse edecek sermayesi sayesinde rakiplerini piyasadan silene kadar zararına satış yapıp, rakipleri batınca tekel olmanın imkanlarından fazlasıyla ve arsızca faydalanan sermaye yapısının olduğu bir ülkeyi düşünün. Finlandiya’nın rekabet anlayışına, Çin’in ticaret mekanizmasına bakın.
Nasıl? Çin’in hızlı yükselişi eskisi kadar şaşırtıcı gelmedi değil mi?

Not: Matematik dergisindeki aynı makaleye gore Finlandiyalı işçiler de, dünyanın en verimli çalışan işçileri imiş.

Özgün İçerik Kodu: DCA37818DE09E9B42A27135BE2DD42F8BB6282EE

29 Ocak 2009 Perşembe

Şaşırtıcı bir gün

Bazen gazetelerdeki haberleri okurken gerçekten şaşırıyorum. Bazen bu ülkede gerçekten şaşırtıcı şeyler de oluyor. Bugün haber konusunda çok bereketli bir gündü. Önce Radikal Gazetesi'nde "Polis üniversitede özgürlük istedi!" başlıklı haberi okudum. Bir ünlem işaretinin bir cümleye bundan daha çok yakıştığını görmediğime kanaat getirdim. Daha sonra Erkan Mumcu ile İsmail Hakkı Karadayı arasındaki şiddetle reddedilen konuşmanın kanıtı olduğu iddia edilen, kanyağı belirsiz ses kasedinin haberini okudum. Şokları daha atlatamamıştım ki eve gelince DAVOS zirvesinde Başbakan'ın asabiyet katsayısının yükselişi ile oturduğu koltuktan "laf çakarak" kalkışını izledim ve nihai kararı verdim: Bugün gerçekten şaşırtıcı bir gün oldu sevgili okumayanlarım.
Polislerin "Üniversitelere özgürlük" haberini orasından burasından çekiştirdim ama söylenmeye gönlüm el vermedi; baktıkça pembelere büründü haber. Tamamen kendilerini düşünerek alınmış bir karar olmuş olsa dahi düşünülmüş olması bile güzel değil miydi? Üzerime bir iyilik, iyimserlik hali geldi ki sormayın.
Bu yüzden, sevgili okumayanlarım, "Polis üniversitede özgürlük istedi!" başlıklı haberi okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

NOT: Bekir Coşkun, Başbakan'ın DAVOS zirvesindeki davranışı hakkında ne yazacak diye meraklanmaktan çatlıyorum! Gözlerim "Kasımpaşa" ve "Kurban" kelimelerini arayacak, haberiniz ola!

Öldürmedi; ama süründürüyor

















Kocaeli Pirelli fabrikasında işten çıkarılan işçiler, arkadaşları ile vedalaşırken...

Kriz teğet geçerken 2009 yılına temsili olarak bu fotoğraflarla girdik sayılır.
Yıl sonunda gazetelerde "Bir yıl böyle geçti" haberleri altında tekrar hatırlanacaktır. Hafızaya alınız.

27 Ocak 2009 Salı

Motor Kazaları ve Hatalar

5 günde yaşadığımız iki motor kazası ve feci ölümlerle dikkatler kazaların sebepleri üzerine çekildi. Bu olaylarda bir tek suç ya da suçlu yok. Kimi insanlar bazı motor sürücülerinin trafik kurallarına uymadıklarına dikkat çekerek kurallara uyulmadığı takdirde benzer sonuçların bu şartlar altında yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu söyledi. Bazıları otomobil sürücülerinin davranışlarını sebep gösterdi. Bariyer yapısının uygunsuzluğu da etkenlerden biri idi. Sebepler ne olursa olsun hiçbir hata bir insanın hayatıyla ödenecek kadar büyük olamaz. İdari otoriteler, bilirkişilerin sesine kulak vermelidir. Temennim, bu iki facianın tüm sürücülere ve yayalara ders olmasıdır. En azından artık bundan sonra benzer kazalar yaşanmaması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır.

Kazalarla ilgili bilgiye ulaşmak ve motorcuların konu ile ilgili yorumlarını okumak için lütfen tıklayınız.

23 Ocak 2009 Cuma

İlk Cemre - UZAK'tan

Yüzümdeki izin,
İçimdeki yerin
Ya da
Kulaklarımdaki sesin değildi
Seni sen yapan

Bilenmiş kinim,
Küllenmiş nefretim
Ya da
Yıllanmış hasretim değildi
Seni sen yapan

Peki neydi seni özel kılan?
Kendini kaybedip dağlara vuran,
Sonradan yorulup durulan?

Yukarıdaki dizeler Tümer Yıldırım'ın kendi imkanları ile çıkardığı ilk kitabında yer alan "Arayış" isimli şiirden.
Üniversitede bölüm arkadaşım olan Tümer, sonunda şiirlerini kitap haline getirdi. Kitap, aşk ve hayat üzerine yazılmış şiirlerden oluşuyor.

İlk cemreyi, hayatı, aşkı bize UZAK'tan ulaştıran hüzünlü bir adamın, yalnızlık ve aşk kokan şiirlerle dolu hikayesine tanık olmak istiyorsanız bu kitabı okumanızı kesinlikle öneririm.

Ulaşmak isteyenler kitabı, Eren Kitap'tan alabilirler.

Kitabı almak için buraya tıklayınız.

5 Ocak 2009 Pazartesi

Nadas

Acıklı bir veda yazısı yazmak değil niyetim. Bir süredir aklımda olanı eyleme dökmeye karar vermiş olduğum için bu mola yazısını yazmaya yelteniyorum.
Nitelikli veya niteliksiz, yazmaya başladığım zamanlardan bu yana saçmaladığım, zırvaladığım, son derece ciddi olduğum ya da çok içten yazdığım zamanlarım oldu. Kendi blog sayfamı açmam hayatımın en kötü zamanlar sıralamasına girebilecek dönemlerinden birine denk geldi. Üzerinden çok geçmiş olmamasına rağmen bu süreç içerisinde hayatımda köklü değişiklikler oldu. Bunlar şüphesiz yazılarıma da yansıdı. Bir süre sonra zamanlama problemine dönüşen bu değişimler, yazılarımdaki güncel havanın üzerindeki en büyük etken oldu. Üzerinde konuşmak, tartışmak istediğim konuları ayrıntılı bir biçimde inceleme fırsatı bulamadığımdan yazdıklarımdan hiç hoşlanmaz hale geldim. Yazılarımı yayınlarken hayal ettiğim bu değildi. Paylaşmak istediklerim, günlük hayatın kavgaları arasına sıkışmış kelimelerim değildi. İlerleyen zamanlarda gördüm ki bu gidişat içerisinde derinlemesine araştırılmayıp analiz edilmemiş olan yazılar, popüler kültürün çarklarına kapılıp sıkıcı kısırdöngüye girmeye çok müsait hale geldi. Çünkü güncel olanı bir kaç cümleyle özetlemek çok kolay ve cazip.
Yaklaşık 4 aylık süre içerisinde gerçekleşen değişimlere bağlı olarak yazmaktan aldığım zevki eskisi gibi alamaz oldum. Kendimi tekrar etmeye, kendi yazımı sevmemeye başladım. Bu gönülsüzlük ile yazmaya devam etmek, hiç kimse için olmasa bile benim için işkence olacaktı. İşte bu yüzden biraz mola vermenin zamanı geldi diyorum. Toprakları nadasa bırakma zamanı geldi, görüyorum. Herhangi bir kızgınlık ya da kırgınlık sonucu alınmış fevri bir karardan değil; bir süredir üzerinde düşündüğüm ve rahatsız olduğum bu gidişata çeki düzen verme çabalarımdan "nadas" diyorum.
Bu kesinti hiç yazı yazmayacağım anlamına gelmiyor; fakat paylaşıma ara vermek gerektiği kesin. Ayrıca vakit ayırabildiğim kadarıyla blog sayfamda sayfanın sağ tarafındaki modüller güncel kalmaya devam edecek. Şu aralar yazmaktan daha çok okumaya ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. Bu yüzden yazmaya ayırdığım vakti de okumaya ayırarak ruhumda oluşan bu döngü sıkıntısını yok etmeyi arzuluyorum.

Döndüğümde blogdan başka bir projeyle uğraşmak da planlarım arasında. Fakat bu planlara kendi yazılarımı da yayınlamak dahil olur mu, şimdilik bilmiyorum.

Biraz dinlenmek, dinlendirmek kelimelerime iyi gelecektir diye umut ediyorum.

Işıkla kalın.

Büşra Servet AKDOĞAN

4 Ocak 2009 Pazar

Sorumsuzluk ve Kurban: Bir Bekir Coşkun Klasiği

Ankara'da yılbaşı gecesi yaşanan doğalgaz faciasının sorumsuzlarından Ankara Doğalgaz Genel Müdürü Veysel Karani Demir'in sorumsuzluğunun sebebi belli oldu. Bilirkişi Bekir Coşkun köşesinde buyurmuş. Feci analizler yapıp Demir'in sorumsuzluğunun temelinde bugüne kadar bir hayvanın sorumluluğunu almamış olmasının, aksine hayvan kanı akıtarak sevaba gireceğine inandırılmış olmasının yattığını tespit etmiş. Demir'in sorumsuzluğu kurban kesmesinden gelirmiş; çünkü bir insan evladı annesinin, babasının, eşinin, çocuklarının, ailesinin, sevdiklerinin sorumluluğunu almış olsa da bir hayvancağızın sorumluluğunu almamış ise üstelik bir de kurban kesiyor ise imkanı yok daha büyük sorumlulukları alamaz. İslami kesimin bütün kötülüklerinin, hatalarının altında yatan şey aslında göbeğini kaşıyarak et yemek için hayvan kanı akıtıyor olmasıdır.
Biz insanlar sorumluluk gibi erdemlerin insan olmaktan kaynaklandığını düşünürüz, insana sevgi ve saygının her şeyin temelinde yattığına inanırız. Bazı insanlar ise bu erdemleri hayvanlar alemi sayesinde kazanıyor demek ki. İnsanı sevmeyi, insana saygı duymayı bilmeyenler hayvanlardan öğreniyorlarsa bazı erdemleri, bize kendilerini tebrik etmek düşer. Bu bir başarıdır; üstelik kapasiteye göre çok yüksek bir başarıdır. Takdire şayandır.
Ya o da olmasaydı?
Hepten insanlıktan çıkardık.

*Bekir Coşkun, Hürriyet Gazetesi, 04.02.2009

Özgün İçerik Kodu: 823348F8FE0E75E6C7EB3F9E9898DB3E3D6654F2