29 Kasım 2008 Cumartesi

Ya Baykal bir de dinci olursa?

Baykal bir açıldı pir açıldı. Etrafındaki çemberin gitgide daraldığını, ne yana dönse burnunu kendisine karşı olan birine çarpınca anlamış olmalı. Baykal'ın çarşaflı bir kadına rozet takması haberiyle ilgili kısa bir yazıyı bloguma koyduğumda düzgün bir resim bulmakta zorlanmıştım. Sonra yine olanlar oldu. Bu haber allandı, pullandı, süslü cümlelerle makyajlandı, paketlendi, pazarlandı, skandal olup gündeme düştü. Onaylayanlar, şiddetle reddedenler, şaşıranlar yine birbirine girdi. Baykal bulunduğu yerlerden çok yükseklere uçtu; dün hayır dediklerine bugün resmen evet diyerek ve hatta taze fikirlerini hararetle savunarak açılımına çok feci sahip çıktı. Zaten biliyorsunuz Baykal bir şeyi benimserse o sevdiği şeyle çok fena bütünleşir. Kendinden bir parça bilir. Bir süre sonra da tamamen mülkiyet haklarını ele geçirir. Fakat Baykal bu kez gökte biraz fazla yükseldi. O kadar yükseldi ki şu an yukarılarda oksijen azlığından kafası bir güzel hallere girdi. Hayata başka bir gözle bakmaya başladı.
Kemikleşmiş düşünceler 30 yıldır bir gıdım erimediyse artık taşlaşmıştır. Seçimlerin yaklaştığını da göz önüne alırsak ben şaşırmıyorum. Sanmam ki Baykal da bu davranışının bu kadar olay yaratacağını düşünmüş olsun. Benim tartışmak istediğim ve tartışılmasını da hala safça ümit ettiğim Baykal'ın açılımı değil toplumun ve CHP'lilerin bu açılım karşısındaki tutumları. Muhafazakar kesim şaşkın. İnanmakla inanmamak arasındaki yolda oldukları yerde çakılı kaldılar. Kabul etmeye gönül yok, itiraz etmeye sebek yok. CHP'li olup da orta noktada buluşabilenler için çok ciddi bir zihniyet değişimi değildi bu. Çünkü bizzat hayatları içerisinde yaşadıkları, çok sık karşılaştıkları sahneler siyaset kisvesi altında başkalaşım geçiriyordu. Kalanlar ise ayılanlar ve bayılanlar olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu açılım ayılanlarda dürtü etkisi yarattı. Bu zamana kadar bu soruna karşı algı, reaksiyon ve hareket mekanizmalarını durdurmuş olanlar biraz irkildiler, ayıldılar ve hemen yeni duruma uyum sağladılar. Olan zaten bayılanlara oldu. Bu arbedede en çok onlar yara aldı, yine canları yandı, ihlal ve iğfal edildiler, sinirlendiler, köpürdüler, fenalıklar geçirip bayıldılar. Dumanları hala buradan görülüyor. Dumanlar Baykal'a da ulaşmış olacak ki oksijen yetmezliğine karbondioksit şoku da eklenince iyice coştu. "Size birisi gelip, 'partinizin ilkelerini benimsiyorum' diyorsa ve kendisi de 'kılık kıyafetimden kaynaklanan bir engel düşünür müyüz?' diye soruyor ise, benim ona 'sen git kıyafetini değiştir, öyle gel' demem ne sosyal demokrasiye sığar, ne CHP'nin insana saygı anlayışına sığar. Ne de laikliğin icabıdır" demeye başladı. Güzel cümleler; ama keşke gerçek olsa. Televizyonda görünce bir an Baykal nihayetinde Erdoğan'ı devirmiş ve AKP'nin başına geçmiş sandım. Bir yanına Kemalizm'i bir yanına dini almış bir Baykal, kürsüde büyüdü de büyüdü. Sonra gördüm ki insanlar Kemalizm kılıfına uydurarak neler neler yapmaya muktedir?! Korktum. İran olmaktan, Malezya olmaktan hatta tarihte bir ilk olmaktan korktum. Televizyonu kapadım. Kaçtım yani. Yeni Baykal'dan biraz da ürktüm tabi.
Allah muhafaza Baykal bir de dinci olursa, vay o zaman halimize!

Özgün İçerik Kodu: 99314854686E73217AEB0EF8C95E799752BD2138

27 Kasım 2008 Perşembe

Beygir Sürücüleri Terbiye Etmek

11T'ye binme şerefine erişebildiğim günlerden biriydi bugün. Bilenler bilir; 11T'nin güzergahında hemen hemen tüm yollarda tek şerit gidişe ayrılmış olduğu için trafik sıkışmaya çok müsaittir. Fakat bugün trafik, sıkışma vs yoktu. Yol alabildiğine açıktı. Ama yine de trafik sıkıştı, birikmeler yaşandı, kornalar, bağırış, çağırış sabah sabah herkesi kendine getirdi. Peki alabildiğine açık bu yolda nasıl trafik türedi? Arabasını motorunun beygir gücüyle değil kendi beygir gücüyle kullanamayan sığır şoförler sayesinde açık yol kapanıverdi birden. Yollar yukarıda da belirttiğim gibi gidiş ve gelişe ayrılmış yalnızca 2 şeritten ibaret olduğu için sığır bir sürücü değilseniz şeridinizde seyreder, sollama yapmaya kalkışmaz ve bütün araçlar dururken 2 araba geçmek için karşı yöne girip aracınızın burnunu araya sokmaya çalışmazsınız. Bugün bazı beygir sürücüler adım başı aracının burnunu karşı şeride soktuğu için bağırışlar, kavgalar, gürültüler yaşandı hatta bir ara otobüsün şoförü camdan beygir servis şoförüyle kavga etti. Hemen o kavga peşinden başka bir sığır hareket halinde olmamıza rağmen üzerimize üzerimize gelip yine araya sıkışmaya çalışırken yolu kilitledi. Şoför yine bağırdı. Sığır sürücü ise "Ne var ya" gibisinden bir el hareketiyle cevap verdi ve işte o an yol boyunca birikmiş bütün sinirlerim sığırlara yöneldi.
Dedim ki kendi kendime "Bu beygirleri toplasak. Bir yere tıksak ve eğitsek trafik sorunun çözer miyiz?" Gönlümden geçen gerçek ise bundan çok uzaktı. İtiraf ediyorum dostlarım: Evet bugün o sığırları gaz odalarına tıkmak, diri diri yakmak, türlü işkencelerden geçirmek istedim. Birkaç kere tahammül edilen bir durum bir patlama noktasında olmayacak çözümlerle çıkabiliyormuş demek ki.
Beni ne hale getirdiniz!
Faşist mi oluyorum ne?!

Özgün İçerik Kodu: D4012E9DCDE4C47111BB1C7BC4F2C26F95EE71F9

26 Kasım 2008 Çarşamba

Duyuru: Kesinti

Tanıyanlar biliyor; bir süre hayatı "stand-by" modunda yaşadım. Neyse ki o günleri de aştım ve hayatım bir düzene girmeye başladı. İşe yeni girdiğim için zamanımı ayarlamakta zorlanıyorum. Bir yandan yeni hayata uyum sağlamak bir yandan da işte işi öğrenmek zamanlama problemi oluşturmaya başladı. Yeterince okuyamadığımdan gördüm ki yazdıklarımdan yetersiz ve hatta kısır kaldı. Yeni hayatıma adapte olup zaman dengelemesi yapana kadar üreticilik konusunda kıtlık çekebilirim. Kim bilir belki de daha güzel projelerle geri dönerim.
Bilginize...

17 Kasım 2008 Pazartesi

Bu Ne Rezalet? Bu Ne Saçmalık?


Vatan Gazetesi'nde Burundi'de zenginlik iksiri yapmak için uzuvlarının kullanıldığı 6 yaşında albino hastası kızın haberinin verildiği "Albino Kızı Vahşice Öldürdüler" başlıklı habere yapılan yorumlar arasında işaretlediğim yorum şaka mı?

16 Kasım 2008 Pazar

Otobüs Yolcu Modelleri

Memur ve emekli çocukları belediye otobüsleriyle genç yaşta tanışırlar ve hayatları şansın bir köşesinden aceleyle dönmezse toplu taşımacılık tanışıklığı babadan oğula, anneden kıza geçerek kalıtsal hale gelir. Bir emekli çocuğu olarak toplu taşıma araçlarının her çeşidiyle tanışma imkanı buldum ve aylık akbil ile dilediğince gezme rahatlığından faydalanmış biri olarak otobüslerde takılı kaldım. Takdir edersiniz ki günde en az altı kez otobüs kullanan birinin bu yolla biriktirilmiş çok sayıda anısı vardır. Sinir katsayısı yüksek bir insan olduğumdan çeşitli cins, renk ve boylarda yolculara mütemadiyen çatar ve söylenirim. Geçtiğimiz günlerden birinde otobüste trafiğe takılmışken bu çok çeşitli yolcuları zihnimde bir araya topladım, grupladım, sınıfladım, böldüm, bölüştürdüm; bazı otobüs yolcu modelleri elde ettim.

1. Saygılı Modeller:
En sık rastlanan yolcu modeli saygılı modellerdir. Bu tip otobüs yolcuları son derece saygılıdır; fakat sadece kendilerine. Hayatları boyunca sıraya girmelerini gerektirecek hiçbir şey olmadığından “sıraya girmek” ne demektir; haberleri bile yoktur. Bu yolcular durağa geldiklerinde bekleyen ve sıraya girmiş bir kalabalık görünce kendileri bu bekleyen salak kalabalıktan üstün olduklarından diğer yolculara çaktırmayacak bir pozisyonda, durağın reklam alınan platformunun dış kısmında bekleyerek arkadaki yolcuların görüş alanından çıkarlar. Bu şekilde itiraz eden olursa “Ben bekliyordum, şuradaydım” deme imkanı bulabilirler. Ayrıca otobüsün kapısı açıldığında itişme karmaşasında araya karışıp otobüse ilk binenlerden olurlar.

2. Çakma Modeller:
Bu modeller otobüse bindikten sonra uygun gördükleri boş bir alanda (orası otobüsün orta yeri bile olsa) ani fren yapmış gibi zınk diye dururlar. Bu noktadan sonra şoförün ya da yolcuların “İlerleyelim” naraları bunları yerinden milim oynatmaya yaramaz. Yanından/arkasından bir yolcu geçmeye çalıştığında başında dikildiği yolcunun üzerine abanarak diğer yolcunun arkasından geçmesine izin verecek kadar boşluk açmaya çalışır. Yanından geçen kişi “Hanımefendi/ beyefendi ilerleyebilir misiniz?” derse “Geçin işte, burası boş buradan geçebilirsiniz herhalde” diyerek hem azarlar hem üste çıkar. Şuursuz çakma modeller ise bu modelin bir alt türüdür. Bunlar otobüse binerken kendi cinslerinden yolcuları ite kaka ilerlerler fakat kendileri de buldukları ilk boş yere çakılırlar.Hem çakmadır hem şuursuzdur; çok tehlikelidir.

3. İtici Modeller:
Bu modeller otobüse binerken zaten aradan havanın bile geçmesine izin vermeyecek kadar yaklaştıkları önlerindeki yolcuyu kapı ağzında iyice ittirerek ön-yolcuyla %100 yüzey teması sağlamaya çalışırlar. Bu şekilde iki çift bacağının arasından bir yolcunun peyda olma ihtimalini sıfırlarlar. “İttirmesenize lütfen” deyince de “Ben ittirmiyorum, arkamdaki ittiriyor” diyecek kadar da pişkindirler.

4. Binici Modeller:
Otobüsün çok kalabalık olması halinde orta ve arka kapılardan yolcu alımı yapılabilir. Fakat bunun için önce o durakta inecek olan yolcular inmelidir. Bu model yolcular, o durakta inecek olan yolcular inmeden aracın fazladan bir kişi dahi alamayacağını asla kabul edemezler ve inmekte olan yolcuların üzerine çullanırlar. İnmeye çalışanlarla çarpışırlar, aşağı inerler sonra tekrar binerler.

5. Salınım Modelleri:
Bu modele ait yolcular arkadan hiç insan gelmiyormuşçasına oturacak 2 boş koltuk dahi olsa sağa sola salınım hareketi yaparak ve normalin çok çok altında bir hızla bir o koltuğa bir bu koltuğa yönelir nereye oturacaklarına bir türlü karar veremezler. Bunlar otobüste popolarına layık bir koltuk buluncaya kadar otobüs girişinde darboğaz oluşur; yolcular yığılır; kapı ağzındaki yolcu elinde akbili ile kalır; bir türlü akbil cihazına ulaşamaz. Salınım tipi yolcu koltuğuna oturunca da set açılmışçasına otobüs içinde yolcu akımı yeniden başlar.

6. Temas Modelleri:
En sevdiğimi sona sakladım. Bu model yolcuların çocukluklarında hatırlamak istemedikleri, ruhlarının derinliklerinde gömülü temas sorunu vardır. Temas tipi yolcuların bir başka canlıyla ya da canlıya ait bir eşyayla teması kesinlikle yasaklanmıştır. Otobüs tıka basa doluyken; insanlar biran önce eve gidebilmek için konserve kutusu içine doluşup trafikte dur-kalklar, ani frenler eşliğinde ayakta durma çabası verirlerken pek kıymetli poposunu koltuklardan birine yerleştirmiş temas tipi yolcu ayakta duranların gölgesinden bile rahatsız olur. Rahatsızlığını sık ve sert bakışlarla dile getirir. Ayaktaki yolcunun montu yüzüne gölge yapar, sinirlenir; çantası sallanır, sinirlenir; ayakkabısı kendi ayakkabısının ucuna değer, krize girer; ayaktakinin bacağı dizine sürtünür, şok geçirir; kolu önünden, yanından başının üstünden geçer, delirir. Kafasına vurup takıldığı yerden ilerletiniz zira ya otobüste olduğunu unutmuştur ya da cam fanusunu evde unutmuştur.

Hayatta en büyük ve uzun süreli teması kötekle olmalıdır. Gördüğünüz yerde itinayla terbiye ediniz.
Temas etmekten asla çekinmeyiniz.
İyi yolculuklar dileriz.


Özgün İçerik Kodu: E1F4EC9DDA915CA9AAE0626C3038C3AD4D088F2C

13 Kasım 2008 Perşembe

Kumanda Üzerinden İdare

İngiltere’nin büyük gazetelerinden Daily Telegraph Amerika'nın yeni başkanı Obama hakkında çok büyük ve önemli bir şey keşfetmiş. İlgili haber şöyle diyor:

“Sonuçların kendisi için hayati önemde olmasına rağmen, televizyonun uzaktan kumandası Obama değil Michelle’de duruyor. Telegraph, bu ayrıntıyla ilgili “Uzaktan kumandanın sahibi geleneksel olarak evin erkeğidir. Evin doğal olarak lideri erkek kabul edilir ve ailenin eğlencesi de ondan sorulur. Obama dünyanın lideri olarak seçilmesine rağmen anladığımız kadarıyla ailesinde Michelle’in borusu ötüyor” dedi. Telegraph’ın bu haberinden sonra da Amerikan internet sitelerinde “Obama kılıbık mı” tartışması başladı. Forumlarda ve bloglarda, “Kılıbık başkana nükleer silahlar teslim edilir mi? İran’a saldırmadan önce Michelle’den izin mi alacak” yorumları yapıldı" (13.11.2008, Vatan Gazetesi)

Tartışma da haber de Avrupa ve Amerika üzerinde iğreti duruyor farkındaysanız. İstemeden yapılmış bir yorum zorla yazılmış bir haber izlenimi veriyor zira Türkiye’de bile “Kumanda? Ne alaka?” sorusunu sordurtabildi. Gördük ki dünyada da kadın ve erkeklerin hak eşitliliği konusunda sıkıntılar var. Dünya genelinde yapılan bir araştırma sonucunda araştırmaya katılanların %57'sinin birini işe alırken dış görünüşe dikkat ettiği ortaya çıkmış. Özellikle kadınlar için bu işin ucu nerelere varıyor hepimiz biliyoruz. Yani geleneksel ataerkil toplum yerini farklı coğrafyalarda başka şeylere bıraksa da hala “kabullenememek durumu” söz konusu. Kadının aşağılanması günümüzde “kadın kısmı çalışmaz, 3 eş” boyutundan "kadının her yerde pazarlama aracı olarak kullanılması" boyutuna sıçramıştır. Bu bakımdan yol aldık mı; tartışılır.

Çok sevilen ve görülmemiş biçimde dünyaca coşkuyla karşılanan bir başkan karşısında atıp tutmayı yadırgamıyoruz artık. Daha önemsiz durumlarda daha önemsiz liderlere kadın üzerinden saldırı alışık olduğumuz şeyler. Fakat haberi okurken aklıma bazı sorular geldi:

1. Kılıbık olmayan bir adet Bush’un eline ülke teslim ettiniz. Burnunuzdan getirip "Keşke kılıbık olsaydı" dedirtmedi mi?

2. Seçilen başkan kadın olsaydı kumandanın kimin elinde olması gerekiyordu?

Lütfen

Bir zahmet,

Halt yiyip öyle geliniz.

Özgün İçerik Kodu: 1A858BDAE002C9BBA7C1D568E77FB4D497D05317

Masumiyet Müzesi: Bir Aşk Romanı

Mutlu Tönbekici’nin Orhan Pamuk’un son romanı “Masumiyet Müzesi”ni anlatan yazısını okuduktan sonra kendimle yaptığım hesaplaşmalar sonucu Mutlu’nun önerilerine yenik düştüm ve gidip kitabı aldım. Bu satırları yazmaya başlamadan az önce de “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” cümlesiyle sona eren romanı bitirdim. Daha iddialı bulduğum için resim olarak bu yazıya kitabın afişini koydum ve başlamak istediğim yer de burası. İlk izlenim olarak kitabın kapak tasarımını beğenmemiştim. Daha sonra roman sırasında dönüp dönüp kapağa baktıkça bu fikrim daha da kuvvetlendi. Afişi ise roman bittikten sonra gördüm. Yani afişte yazılı olan “Yalnız aşk değil, evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkındaki düşüncelerinizi de derinden etkileyecek bir roman…” cümlesini okumamıştım ve romanı okurken bu cümlenin etkisinde değildim. Okuduktan sonra ise bu cümlede sayılı hiçbir kavrama ait düşüncelerim değişmedi. Aksine kitabın mesajlarına çoğu yerde karşıt duran fikirlerim güçlendi. Bu durum Pamuk’un fikirleri ve mesajları yetersiz anlatışından değil; anlatılanların çok kişisel olmasından kaynaklanıyor.

Romanın kurgusunu oldukça beğendim. Kitapta anlatılan müzenin açılmasını da merakla bekliyorum. Pamuk’un, cümlelerin arasına açtığı parantezlerle “o dönemde böyleydi” şeklindeki açıklamalarını, olayların dönemi ve özelliklerini anlatmak açısından yetersiz buldum. Orhan Pamuk 70’li yılların ruhunu işlemeye çalışsa da yazarın bu konuda pek başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Özellikle siyasi olayların kişiler, olaylar ve afişte belirttiği kavramlar üzerindeki etkilerine neredeyse hiç yer verilmemişti. Fakat toplumsal açıdan doyurucuydu. Özellikle kahramanların içinden seçildiği kesimin yani toplumun yeni Batılılaşan kesiminin 70’li yıllardaki haline, davranış biçimlerine romanda genişçe yer verilmişti.

Aşk Romanı

Orhan Pamuk kitabı hakkında şu yorumda bulunmuş:

“Masumiyet Müzesi bir aşk romanı. Tıpkı Kar’ın siyasete, Benim Adım Kırmızı’nın resme odaklandığı gibi, bu roman da aşka odaklanıyor.”

Yazarın söylediklerini ve afişin mesajını dikkate alırsak kitabı yalnızca bir aşk romanı olarak değerlendirmemiz gerekir. Peki bu kitap bir aşk romanı olarak nasıl? Bence kuru kuruya bir aşk romanı olmuş. İçinde aşk geçen ya da tamamen aşkı anlatan okuduğum romanlar/hikayeler içerisinde bu kadar ruhsuz bir kitaba daha rastlamadım. Kitap sanki bir aşk romanı değil de bol sayfalı bir makine bakım kılavuzu gibi. Sıkıcılık ya da uzunluktan bahsetmiyorum. Roman merkezine “aşk”ı alıyorken ve aşk kelimesi bu kadar duygu yüklü iken aşkı anlatan bir romanın bu kadar ruhsuz olmasını garipsedim. Öyle ki Mutlu Tönbekici’nin, Masumiyet Müzesi hakkındaki yorumları ve romanın aşk konusunda kendisinde yaptığı çağrışımları anlattığı -etkisiyle benim kitabı almama vesile olan-yazısı bile kitabın kendisinden daha ruhlu ve aşk doluydu.

Sonuç olarak kitabı okuduğuma pişman değilim; ama beklentilerimi de karşılamadı.

Siz okumalı mısınız?

Bilmiyorum. Ona da artık, yukarıda yazdıklarımı göz önüne alarak, siz karar verin.

Özgün İçerik Kodu: 550C76C29C0C990F9467C69DC6ACFEA09ED0AB34


10 Kasım 2008 Pazartesi

Kopyala Yapıştır Siyaseti

Zıtlıklar aleminde takiyeci tezatlıklara rastlamadağımız gün geçmeye görsün sevgili okumayanlarım. Yandaki gördüğünüz resim çok sevdiğim gazetem; favorim, okumaktan kendimi alamadığım basın organım "Çarşaflı Kadına CHP Rozet"i başlıklı haberinde şöyle diyor:
"Eyüp'ten 5 AK Partili Belediye Meclis Üyesi ile 2 AK Parti Eyüp İlçe Yönetim Kurulu Üyesinin yakınları ve çevreleriyle birlikte CHP'ye geçtiğini belirten Baykal, geçen seçimde AK Partili olan 3 bin 500 Erzurum kökenli Eyüp seçmeninin, Türkiye'ye sahip çıkmak adına CHP'ye katıldığını ifade etti.
Baykal, konuşmasının ardından çarşaflı bir kadının da aralarında bulunduğu yeni partililerin yakasına CHP rozetini kendi elleriyle taktı."
(10 Kasım 2008, Vatan gazetesi internet sitesi)*


22 Temmuz seçimlerinden önce otobüslerin üzerine - genç olmamasına özellikle dikkat ederek - yerleştirdiğin başörtülü teyze yetmedi bir de başörtüsü dağıttın. Karşılığını alamadın; biz de üzüldük, kahrolduk. Emeklerin boşa gitti diye. Karşı davranışları seçimlerden sonralara yerleştirdiğini göz önüne alarak seçim çalışmalarının başladığı şu dönemde sormak lazım:
Sayın Baykal şimdi aklından neler geçiyor?
Tutmadı, yemedi, olmadı.. Çuval çuval kömür, poşet poşet erzak dağıtsan da sende bu yöntem tut-ma-ya-cak.
Artık yeni bir şeylerle gel ne olur!
"Bırak artık şu işi" de diyemiyorum. Anladık ki son nefesini orada vermeye yeminlisin.
Taş olsan üstünde durduğun toprağa iz bırakırsın.
Takiye yapıcaksan bari onu kopyalayıp yapıştırma.
Vallahi tükendim!


Özgün İçerik Kodu: E93E4205F184674C94B05A4DF9082D752A6FE66B

7 Kasım 2008 Cuma

Mustafa, Toplum ve Tabular

Tartışmalarla, ağır eleştirilerle gündemde yer tutan Mustafa filmine (belgeseline) geçtiğimiz günlerde gitme şansını yakaladım. Bu filmde Can Dündar belgesellerinde  alışık olduğumuz tipik duygusal sahnelere ve gözyaşlarına şahit olmadım. Karşılaştığım bu üslup farkına şaşırdığımı söylemeliyim. Olumsuz eleştirileri okumuş olmama rağmen filme mümkün olduğunca tarafsız yaklaşmaya çalıştım.
Filmde kesinlikle yönlendirme, taraf tutma, çarpıtma sezmedim. Aksine; olaylara ve konulara tarafsız bir yaklaşımla ve düşündürücü bir etkiyle karşılaştım. Film boyunca düşünmekten kendimi alamadım. Olaylar ve belgeler, belgeselde çift taraflı düşünme; sorgulama; çapraz yargılama imkanı sağlayacak kadar eşit yaklaşımlı sunulmuştu. Bu belgeseli tabuların yıkılması ve sorunların çözümüne katkı sağlaması bakımından son derece faydalı, farklı ve değiştirici buluyorum. 
Değişime, gelişime direnenlerin çıplak kalma korkusu yüzünden bu filme bu kadar haksız eleştirilerle yaklaşmalarını anlamak çok güç değil. Ama kemalizmi din haline getirmiş ve bu dini yasalarla koruduğunu sananlar bilmeliler ki Atatürk'e en çok zararı kendileri veriyor. Kör savunucular görmeliler ki peşlerinden gittikleri sözde kemalist liderler Atatürk'ü ve kendilerini kullanıyor. Tabi ki bazı şeyler kimilerinin işine gelmeyecek, bazıları korkacak, bazıları kaygılanacak. Atatürk'ü kullanan, kemalizm arkasına sığınıp gerçek Atatürk dostlarını da peşlerinden sürükleyen içten pazarlıklı, fırsatçı kişilere açıklama yapmaya gerek yok aslında. Çünkü onlar da yaşanan durumun farkındalar ve bu ortam büyük oranda onlar tarafından oluşturuluyor. Sorgulamanın, hakaret etmeksizin soru sormanın kişinin değerini kaybettirmeyeceğini aksine daha faydalı olacağını; ölümünden 70 yıl sonra bile yaptıklarını, yapacaklarını, yapabileceklerini tartışmakla dahi ne kadar yol alınabileceğini bildikleri için direniyorlar gelişime. Çünkü çözmek bir yana sorun üretmek onların asıl işi. 
Bu ortamda seslenilecek ve konuşulacak kesim; bu tip insanlara inanıp Atatürk sevgilerinin, inançlarının ve kendilerinin kullanılmalarına izin veren Atatürk ve Cumhuriyet sevenleridir. Ördüğünüz duvarlarla, üzerinde düşünmekten kaçındığınız ve başkalarının düşünmesi halinde hainlikle suçladığınız tabularınızla Atatürk'e, onun yaptıklarına, bu ülkeye ne kadar zarar verdiğinizin bir farkına varabilseniz. Üzgünüm bilmelisiniz ki bugün Atatürk'ün içki içiyor olmasından anlamsız sonuçlara varan kesimi siz yarattınız. Peşinden sürüklendiğiniz çıkarcılar değil; bizzat siz yarattınız. Siz düşünmeye bu kadar direnirken başkalarından düşünmesini nasıl beklersiniz? Siz tabularınızı başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışırken başkalarından sizin tabularınızı sevmelerini nasıl beklersiniz?

Kendinizle yüzleşmenizin vakti çoktan geldi. Yarattığınız bu toplumla, gerçek olmaktan uzak hatasız lider anlayışınızla, sürekli toslayıp durduğunuz duvarlarınızla mutlu olabildiniz mi? Parçası olduğunuz bu bölünmüşlükler ülkesinde sınır bekçiliği yapmakla sorun çözebildiniz mi? Bu ülkeyi düşünmeyen, sorgulamayan, kabul eden ve 85 yıldır bir ezberi anlamını bile düşünmeden tekrarlayan yönteminizle daha yaşanılır bir hale getirebildiniz mi? Bahanelerle doldurduğunuz savunmalarınızı yüksek sesle okuyarak gerçekleri değiştiremediğinizi; yobaz dediğiniz kesimden hiçbir farkınızın kalmadığını hala göremediniz mi?

O zaman hepimize geçmiş olsun.

Özgün İçerik Kodu: DC5CB167A3A92F8313B3CC34363410AADFAB7CDD