30 Ekim 2008 Perşembe

Siyaset Ahlakı

Zamanında az çektirmedi, az zarar vermedi ülkeye. Koltuğu bırakması da çok güç oldu. Giderayak yapacağını yaptı; öyle ayrıldı aramızdan. Pek çok düşüncede anlaşamasak da Ecevit'e ait belki de bir tek şeyi özlüyorum:
Siyaset Ahlakı.

Her geçen gün, gazetelerde yer bulan her haber, bu çarpılmış düzenin çarklarını döndüren her kuvvet.. Akıp giden zaman bu özlemi o kadar uzaklaştırıyor ki sonunda bir gün hatırlanmayacak hale gelecek.
Gelen gideni aratıyor ne yazık ki..

Hala kızgınlığım geçmemiş olsa bile yaptıklarına
Sayın Ecevit, 
Siyaset ahlakın karşısında bir kez daha eğiliyorum.

Bu da anlamasını bilene..

Özgün İçerik Kodu: 14A6AD74C210AEE2AE46B0B66A1FB8F57FE20050

23 Ekim 2008 Perşembe

İtirazım Var Hakim Bey!

Vatan Gazetesi'nde "Hakimin alkış alan cümlesi" başlıklı bir habere rastladım. Şöyle diyor haber metninde:
"Ergenekon davasında usul tartışmaları yapılırken Kemal Kerinçsiz’in avukatı, avukatların baskı altında olduğunu, telefonlarının dinlediğini, e-postalarının izlendiğin belirterek, “Mahkeme avukatlarının görevini sağlayacak önlemleri almalı” talebinde bulundu. Bunun üzerine Mahkeme Başkanı Şengün “Hâkimin dinlenmediğini kim iddia edebilir” yanıtını verdi. Şengün’ün bu yanıtı salonda büyük alkış kopmasına neden oldu."*

İnsanın izlenmesinin, özellikle de izlenme koşullarının bu kadar keyfi olmasının savunulacak bir tarafı yok tabii ki. Bu konu ayrı bir yazıda incelenebilir. Peki o zaman ben bu yazıyı niye yazıyorum? Haberden çıkarmamız gereken sonuç ne?

Kendinizi dünyanın merkezinde sanmayın. 
Her yapılanı kişisel algılamayın. 
Herkes el birliği içinde size karşıymış gibi algılıyorsanız anlayın ki ya suçlusunuz ya da kendinizi iyi ifade edemediniz. 
Duygusal davranıp çocuklar gibi trip atmaktan vazgeçin.

Dünyanın merkezinden bildiri:
Tek değilsin. Artık büyü ve başkalarına saygı duymayı öğren.


*http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Hakim_sozu_alkis_aldi_205132_1&tarih=23.10.2008&Newsid=205132&Categoryid=1

Özgün İçerik Kodu: EB1FBC2AF58DF6FCEF8911B39439863DE53238AD

21 Ekim 2008 Salı

Çekip Gitmek

Herkesin aklına geliyordur arada bir çekip gitmek. Gitmek ama nereye kadar? Gitmek ama nasıl? Gitmek ama ne zaman?
En çok sevdiklerin yani gitmenin ve ayrılmanın en çok acı vereceği, onlarsız olamaz dediklerin bir yanda durur düşündükçe. Düşünürsün ki onlar olmadan ve geçmişi silemedikten sonra aklından; hayatın yenisi de iyisi de anlamsızlaşır. O zaman istersin ki işte sevdiklerim kalsın yanımda. Evimi, işimi, okulumu, hayatımı, hayatımdaki şu aynı ve riyakar yüzleri değiştireyim. Hiç tanımadığım insanların olduğu bir hayata başlayayım. Her şeye yeniden, her ilişkiye ve her arkadaşlığa yeniden başlayayım. Ama geçmişimi de unutmayayım. Acısı kalsın ki işlediği yerde, tecrübesi kalsın ki geriye yeni bir hayata başlamanın  verdiği hafifliğin bir anlamı olsun. Sıkıştığın yerden, boğulduğun, yok olduğun yerden uzaklaşmanın, ardında iz bırakmadan yok olmanın hafifliğini hissedebilesin ruhunda.

Şeytan zaman zaman bırak ve git der. Yaşadığın şehirden ne kadar uzaklaştığın önemli değildir. Sadece bu gidişe bir dur demek. Bu kontrolsüz koşuya son vermek için. Hayatını tekrar kendi ellerine almak için gitmek istersin. Sadece yenilemek istersin. Yeni bir sayfa açmak. 
Ve yazmak istemediklerini yazmak zorunda kalmadığın bir hikaye düşlersin. 
"Bu kez" dersin, "başarırsam bir daha asla istemediğim şeyleri yazmayacağım." 

Ama ne yeni bir sayfa açabilirsin
ne de kendi hikayeni yazabilirsin...
Geriye dönüp baktığında 
aynı satırların arasında sıkışmış aynı kişiyi görürsün yalnızca..

Özgün İçerik Kodu: 9995248775F0E5AB7987BEA09CAB227FC4BBA1BF

20 Ekim 2008 Pazartesi

Bu dünya da mı sizin değil?

Söyleyeceklerim var. Belki de susmam gereken. İsyanım var ama bildiğiniz isyanlardan değil. Acım var ama tattıklarınızdan değil. 

Beyhude değil ya çaba-larım. Kendimi anlatmak için çabalarım. 

Söylediğim her söz yansıyorsa aynanızdan ve yine beni yakıyorsa ateşi. 

Yoksa kelamımız da mı aynı değil? Kendimi kelimelerin, kafiyelerin melodisi arasında kaybettiğim, cümlelerimin altında ezildiğim bu dünya. 

Bu dünya da mı sizin değil?


Özgün İçerik Kodu: 80B0F005F61AB257A943F95DD9D4D898EF91EDE7

18 Ekim 2008 Cumartesi

Parayla Satın Alınamayanların Dünyası

Takma kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini süzen sevgilisine bakıp “Paranın satın alamayacağı şeyler de var Nalan” diyen erkeklerle bu gerçeği geç de olsa idrak eden kadınların başrollerini paylaştığı eski Türk filmleri vardı bir zamanlar. 60-70 kuşağı net biçimde, 80-90 kuşağı gülümseyerek hatırlar bu filmleri. O zamandan bu zamana Türk filmlerinin gösterdiği değişimden aşağı kalmayarak parayla satın alınamayanlar listesi de biraz değişim gösterdi haliyle. Eskiden para zamanı satın alamazdı; fakat şimdi, önemini korumakla birlikte, paranın açtığı pratik yollar zamanı satın alıyor ne yazık ki. Eskiden para sevgiyi de satın alamazdı mesela. Boğulduğumuz bu bulantılar dünyasında, gerçek sevgiyi olmasa da sevgiliyi gayet güzel satın alabiliyor para. Paramız yokken yanımıza kar kalan pek çok değerin önemini yitirdiğini ve parası olanlar için bizi biz yapan değerlerimizin tüketilebilir ürünler haline geldiğini izliyoruz acıyla. Ama hiçbir özelliğin ve hiçbir servetin yerini alamayacağı değerlerimiz var hala yanımızda.

Sen okuyucu; ne kadar güzel/yakışıklı olursan ol, ne kadar paran olursa olsun cebinde, sınıfın ve sıfatın nerede ve nasıl anılırsa anılsın, en lüks yerlerde jet sosyetelerde göstersen bile adını, okuyup bitirmiş olsan bile bütün okulları, kültürlü ailenin kültürlü çocuğu kıyafetini bile giyiyor olsan üstüne nereden geldiğin fark etmez; eğer yetişmediysen alçakgönüllülüğün, insaniyetin, düşünmenin ve üretmenin tarlalarında; öğrenmeyi ve acıyı tadarak büyümeyi yaşayacak kadar sahip çıkmadıysan hayata, görüntülerden ibaret şekilci bir hayatın döngüsünde kaybolmuş basit bir soluk kutususun. Vücudunun boş yere yer kapladığı bu salak dünyada. Ve bundandır bütün kavgan, hırçınlığın. Senin kavgan benimle değil kendinle ey okuyucu! Bilirim ki söylenenden üzerine alınman gerekenleri seçecek kadar kurnazlık kazandın bu yollarda! Ardına saklanmaya çalıştığın maske düşeli ne sular aktı köprülerin altından bir bilsen.Artık ikimiz de biliyoruz maskenin ardında sahip olamadıklarını…

Koş demiyorum sana; yetiş demiyorum. Yüzleş ve itiraf et hiç demiyorum.

Hayatında bir kez olsun bir şeyi öğren, bir şeyi bil, bir şeyi kabul et diyorum sadece.

Yerini bil

yeter…

Özgün İçerik Kodu: ED6C655159A345D89633311F3A678A948AA67C6A

17 Ekim 2008 Cuma

Vatan'ı Susturmayın..Söylemesi Gerekenler Var!

Aynı cümlelerin farklı biçimlerde ifade edilişlerinden oluşan haberlerine, birbiriyle alakasız haber resmi, haber başlığı ve haber içeriğiyle dolu sayfalarına alıştığımız Vatan Gazetesi’nin internet sitesine erişim hukuk dışı bir kararla geçtiğimiz günlerde engellendi biliyorsunuz ki. Elbette “internetime dokunma” kapsamında vatan gazetesine yapılan çirkin ve kınanması gereken bir davranış. Ayrıca sorgulanması da gerekir. Bunları bir yana koyup asıl meselemize gelelim. Vatan Gazetesi’nin  yayın müdürü gazete adına bir yazı yayınlamış bugün. Yazıda kapatılmasına tepki göstermeyen medya kuruluşlarına şöyle diyor:

CNNTürk ve Radikal, gazetevatan.com'un kapatılma haberini okurlarına duyururken "Türkiye'de internet haberciliğinin başındaki büyük tehlikeye" vurgu yaparak yayıncılık sorumluluklarını yerine getirdiler. 

Destekleri için hem okurlarımıza hem de meslektaşlarımıza bir kere daha teşekkür ediyoruz.

Ancak bu vesileyle anlam veremediğimiz bir durumu da okurlarımızla paylaşmadan edemeyeceğiz. Bazı rakip haber siteleri ne yazık ki bu haberi hiç görmedi.

Ülkemizde internet yayıncılığı alanındaki hukuksal altyapı eksikliklerden kaynaklanan bu sansür, bugün bize yarın sizedir.”*

Haklı mı? Evet haklı. Ama insan merak ediyor; Taraf gazetesi her gün başkalarının bulup da yayınlamaya cesaret edemediği belgeleri haber yaparken ve sürekli sert eleştirilerle, bildirilerle, açıklamalarla püskürtülmeye çalışılırken sizin gazeteciliğiniz nerdeydi? Sizin basın özgürlüğünüz kime takılmıştı? İşinize geldiği gibi yayınladığınız haberleri, atladığınız belgeleri en azından ben unutmadım. Bu yüzden de bugün başınıza gelen için size sizin sözünüzle cevap veriyorum:

“Dün onlaraydı, bugün size…”

Belki bundan sonra konuşmanız gereken yerlerde susmazsınız.

*http://www9.vatanim.com.tr/haberdetay.asp?detay=Bir_internet_yayincisi_bu_haberi_nasil_gormez_204046_1&tarih=17.10.2008&Newsid=204046&Categoryid=1

Özgün İçerik Kodu: BB76E18F5EAA2CDDB8B6446B8609E76426686664

15 Ekim 2008 Çarşamba

Dikkat: Bu Yazı Umutsuzluk Öğeleri İçerir!

Bu ülke her geçen gün yaşanılır bir yer olmaktan bir adım daha uzaklaşıyor sevgili okumayanlarım. Krizlerinden, ekonomisinden, bozuk siyasi ilişkilerinden tutun da işsizliğine kadar her kalemde insanları yıldıran taarruzlara maruz kalıyoruz. Her geçen gün geleceğe dair umutlar da daha fazla yerini sıkıcı bekleyişlere terk ediyor. Vatandaşın elkitabı; okuma, adam olma, çal, çırp, dolandır, itaat et, düşünme; öyle yaşa diyor. İçimizdeki insan, birilerinin bir türlü olmayı beceremediği 21. yüzyıl insanı , o Avrupalı(!) ille de dürüst ol diyor. İlle de salak ol. Ve fakat biri sizi ısrarla iterken, tüm iyi niyetinizi ve yardımınızı sunmanıza rağmen illa ki sizi ezmeye çalışırken bağlılık olur mu? Sadakat iyi, hoş ama nereye kadar? Sizi sevmeyeni sever misiniz? Sizi istemeyeni ister misiniz? Sabır da bir yere kadar. Hoşgörü de. 

Dört köşesinden çekip çekip yediniz güzelim memleketi. Tehlike kapıda. Aklınızı başınıza alın desem de boşa gidecek. Buralarda pek ümit kalmadı. Sizde varsa kullanın sonuna kadar. Ama o da bitecek haberiniz ola. Her şeyi ve herkesi tükettiğinizde; bakalım hükmedecek kiminiz kalacak ayaklarınızın altında.

Özgün İçerik Kodu: 952DB019D32F98CEF8D2E9CB33E44E86736552C0

10 Ekim 2008 Cuma

Tabularıma İtaat Et!

Tahammülsüzüz. Milletçe illet bir hastalığın pençesinde kıvranıyoruz. Farklı olana tahammül edemiyoruz. Tabularımızı bırakın yıkmayı onlara laf edilmesine, tabularımızın üzerinde başkasının düşünmesine dahi katlanamıyoruz. Bu hastalığa yakalanma aşamasında uyanmış şanslı azınlıktan biriyim neyse ki. Bazı tabular var ki toplumca benimsenmenin yanında hakaret kapsamında sus-pus-otur dayatması yapıyor yukarılarda bir yerlerden. Osmanlı Cumhuriyeti filminin başındaki Atatürk’ün ölüm sahnesi için Toktamış Ateş “münasebetsiz sahne” deyivermiş. Bu satırları yazarken Toktamış Ateş’in adını Google’a yazmak suretiyle geçmişine bakmıyorum. Önyargı oluşmasın bende diye. Belki de çok iyi, pek akademisyen bir şahs-ı muhteremdir kendileri fakat ilgilenmiyorum. Sahnede hakaret yok, aşağılama yok. Sadece “ya öyle olsaydı: O zaman ne olurdu?” sorgulaması içeren bir filme dahi tahammül edemiyor. Toktamış Ateş yalnız değil elbet. Haberin altındaki yorumlar da hoşgörüsüzlüğün sınırlarını açıkça ortaya koyuyor. Ölmüşüz, toprağın altına da girmişiz haberimiz yok. Nedir yani bu ketumluk? Zaten bir adım ilerleyemeden 301 kere 301 engeline takılıyoruz. Düşünmeyelim, hiçbir şey yapmayalım, sorgulamayalım; beyinleri isterseniz buzdolabına koyup saklayalım? Tabuları sorgulamayalım da düşünmesek de olur değil mi? Nasılsa profesör olmak için tabulara itaat etmek yeterli.

Gani Müjde de – tebrik ediyorum kendisini – sahneyi asla kesmeyeceğini söylemiş ve şöyle demiş:

Bunun yanlış yorumlanacağını hiç sanmıyorum. Çünkü biz sonrasında değişen tarihi sorguluyoruz, dalga geçmiyoruz. Bu sahne aslında bir dramın başlangıcı. Kimse benim ne denli Atatürkçü olduğumu sorgulayamaz.” Destek çıkıyorum. Biz mi safız sizin mi içiniz fesat? Filmin fragmanını aylar önce izlediğimde “Ya o olmasaydı” dendiğinde düşünmüştüm ki etkileyici bir giriş olmuş. Kıymet bilin der gibi. Bizde bu çağrışımı yapan, hakaretin yanından geçmeyen bir konu neden sizin tabularınızı delik deşik ediyor? Anlamaya çalışıyoruz ama biri de çıkıp söylese ya nasıl olacak. Hep size saygı. Hep sizin tabulara itaat. Buluttan nem kapmayasınız diye konuşmamak gerek. Nasıl yaşayacağız sizinle bir arada? Biz size tahammül edebiliyoruz ama siz tabularının gölgesinde yaşayanlar kendinize bile tahammül edemiyorken kendinizden başka biriyle aynı ortamı, aynı şehri, aynı ülkeyi nasıl paylaşabilirsiniz? Nasıl bir dünya hayal ediyorsunuz bu şekilde? Nasıl yaşanılası bir ülke var düşüncelerinizde? Çok soru oldu değil mi? Ben de öyle tahmin etmiştim. Başka sorum yok hakim bey. Dava, düşünme zahmeti gösterdiğiniz başka bir tarihe ertelenmiştir.

Özgün İçerik Kodu: AEE9CC291ECFF442138A1E0944CACC7A88E9E406

5 Ekim 2008 Pazar

İğrençsin Recep!

Biraz geç olsa da içerik itibarı ile güncelliğini koruyan bir konunun köşelerde bucaklarda kaybolup gitmesine gönlüm razı olmadı. İstedim ki filmin ikincisi tepkiler serisine yol açmadan birincisinin yarattığı etki-tepki ilişkisine tepkimi ortaya koyayım. 
Fragmanları dönmeye başladığı andan itibaren herkesin diline pelesenk olan küfürleri ve kabalığıyla kimimizi güldüren kimimizi de kızdıran filmin kahramanı iyi kalpli; fakat maganda Recep İvedik, bazı elit üstü kesimlere -fazlaca benzerlik gösterdiği aşağılanası(!)-Türk halkını hatırlattığı için her türlü tepkiyi topladı. Karakterin sahibi komedyen Şahan; medyanın yürüttüğü kombine çalışmalar sonucu hiçbir komedyenle kavga etmeyince Kemal Sunal’ın tahtına aday gösterildi ve “kültür farkı” yaratıp nefret ettiremediklerimizin gönlündeki komedyenin yerine dokunalım ki başarılı olanı her koldan karalamayı başaralım düşüncesiyle ait olmadığı bir kavganın içine sokulmaya çalışıldı. Şahan Gökbakar bu oyunu da savmasını bildi. 

Asıl meselemize gelirsek… Nedir bu filmi bu kadar çekilmez yapan? Neden gerçeğe yakın bir karakter ille de tuu/pis/kaka olsun? Çünkü Recep İvedik aslında bizim yüzleşmekten kaçtığımız yurdum insanını birilerine fena halde hatırlatıyor. Recep Avrupa’ya karşı çizilen “Biz beyaz Türkler ne kadar modern ve de kültürlü üstüne bir de çağdaş, lüks yaşayan ama görgülü insanlarız; Türk olabiliriz ama kanımızda Avrupa var Avrupa!” imajını temelden sarsıyor. Oyunu bozan haliyle istenmiyor. Dolayısıyla maskelerinin düşmesinden korkan imitasyon aydınlar + sosyetik elitler önce filmini sonra kendini hayatlarından silerek Avrupalı olabileceklerini düşünüyorlar. Deneyin, Avrupalı nasıl olunur siz de göreceksiniz! 

Burada şimdi yılların eskitemediği sinema eleştirmenleri gibi Recep İvedik’ten sanat akımları çıkarma çabalarına girecek değilim. Film güzeldi işte. Klasik müzik eserleriyle zenginleştirilmiş uzun koridorlardan geçerek ilerleyen çok manalı sahnelerle dolu bir sanat filmi değildi elbet. Küfürleriyle, davranışlarıyla doğaldı, basitti ve komikti. Çok daha fazla küfür daha az komedi unsuruna (ben de gülüyorum yanlış anlaşılmasın) moda olduğu için paralar döküp ön sıralardan gülenler sıra Recep gibi gerçekçi bir karaktere gelince krizlere giriyorlar. Zorlarına gitti herhalde. Bir zamanlar sokaklarında top koşturup ip atladıkları ara mahallelerin çocukları onlar gibi olamadı, hep kaba ve cahil kaldı diye üzüldüler değil mi? Açık konuşuyorum: ben de onlar için üzülüyorum. Şahsen Karadenizli olmama rağmen karşıma kendine has şivesiyle konuşan bir laz çıktığında da gülüyorum. Alay ettiğim için mi? Asla. Hoşuma gittiği için. Çünkü bana o yörenin sıcaklığını, fıkralarını, misafirperverliğini, yardımseverliğini vs. ne varsa hatırlatıyor. Sorun şu ki siz bundan hoşlanmayanlar; Recep’e veya başka karakterlere ve hatta kendi halkına gıcık olanlar. Açık konuşalım: Rahatsızlığınız nedir? Korkunuz halkınızdan değil içinizdeki cahil Recep’ten olsun. İvedik’ler eğitilebilir ve hatta içlerinden sizden birkaç boy büyük aydınlar da çıkabilir. İnsanın, ekonomisi harika herkesin üniversite mezunu olduğu süper güç bir ülkenin başkanı gibi vicdanı olacağına varsın insanlarla hemen sıcak bir ilişki kurabilecek kadar cana yakın bir cahil gibi yüreği olsun. 

Son olarak sevgili Recep düşmanları; biz eğitimlisi - eğitimsizi, her yaş grubundan çeşitli gelir gruplarından en kültürlümüzden okuma yazma bilmeyenimize kadar; biz insanları parasına göre değil karakterine göre değerlendirenler diyoruz ki: Eğer siz Avrupalıysanız biz değiliz. Sizin entegre olmaya çalıştığınız ama nedense hep kapılarından döndüğünüz Avrupa bizden siz olmamızı istiyorsa biz almayalım; çünkü hepimiz Recep İvedik’iz! Hep beraber size bakıyor ve böğürerek gülüyoruz. Hazımsızlık yaptıysa da doktorunuza başvurmanızı tavsiye ediyoruz. Afiyet olsun.

Özgün İçerik Kodu: 71442326A2CEC12583DED6660909BEEEDA73E5BD

3 Ekim 2008 Cuma

Natalia

Makina fakültesinin kariyer günlerinden birinde arkadaşlarla vakit değerlendirip kendilerini tanıtmaya gelmiş firmaların masalarını dolaşıyor, tanıtım ürünlerini alıyor ve yetkili kimselerle konuşuyorduk. Orhan Holding'in masasında konuşurken bir yandan masanın üzerindeki kitapçıkları, broşürleri karıştırıyordum. İlgimi çekince hemen aldım bir tane. Orhan Holding 2. Uluslararası Fotoğraf Yarışması'nın kazanan eserler kitapçığıymış. Ders saati sınıfa girdik ve tabiki sıra altından fotoğrafları incelemeye başladım. Bronz Madalya almış Gines ASENSIO'nun Natalia adlı eseri.

Hayatımda bir fotoğraftan bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Kitapçığı bitirdikten sonra da dönüp dönüp baktım fotoğrafa. Fotoğraftan anlayan birisi çıktığı zaman da hemen kitapçığı dolabın tozlu köşelerinden çıkarıp ilgili kişiye gösteriyorum.

Bunca ödüllü fotoğraf gördüm fakirlik, sefalet, çocukların sömürülmesi gibi can acıtıcı konularda çok sayıda fotoğrafa baktım. Neden Natalia'dan etkilendiğim kadar etkilenmedim? Çünkü baktığım hiç bir fotoğraf bana Natalia kadar gerçekçi gelmedi. Hatta bu fotoğrafa yazdığım 3 - 5 satır bir şeyler de vardı. Ama bir hikayenin arasına sıkıştırdığım için burda yayınlamam mümkün değil.

Fotoğrafı görür görmez sanki bir arkadaşıma oturmaya gitmişim; almışız kahveleri elimize; yakmış sigarasını; az sonra sevgilisinden, aşığından, komşusundan, kavgalı olduğu annesinden bahsetmeye başlayacak, dedikodunun dibine vuracakmış gibi hissettim. Orjinaline ulaştıktan sonra oldukça photoshoplanmış olduğunu gördüm ama üzerimdeki etkisi değişmedi.
Fotoğraf hayatın içinden anı çekip almaksa, dondurmaksa yaşamı o anda. Ben daha etkileyicisine daha gerçekçisine rastlamadım. Rastlayan varsa buyursun.

Sözün Başı

Bloglara ve bloglamalara karşı olmama rağmen direncim kırıldı konuşur gibi yazmanın tadını alınca. Kendimi blog sayfası oluşturmuş buluverdim bir anda. Kısa mı olur öz mü olur yazacaklarım bilemem. Acıtmadan yazmak için garanti de veremem. Ne gelirse aklıma onu yazarım. Okunup okunmaması da pek umrumda olmadı şimdiye değin. Sonradan düşündüm ki kendi kendine konuşmak güzel ama ne çıkar başkaları da okusa? Şu an kalemimden çıkan lüzumlu lüzumsuz kelimelerim düşüyorsa önünüze; bunu cimriliğimden azcık birazcık vazgeçmeme borçlusunuz, vesselam. Bilesiniz ki onaylanmak ve takdir toplamak hiç derdim değil. Yazılacağı varsa yazılır. O da okumasını bilene.