31 Aralık 2008 Çarşamba

2009'u Anlamlandırmak

Bilgisiz, 2009 yılı vaatlerini anlatan bir yazı yayınlamış ve benimkileri sıralamam için pası bana atmış. Bir süre vaat edilebilecek bir şeyler aradım durdum. Fark ettim ki vaatsizlik-belirsizlik halinin temelinde umutsuzluk yatıyor. Umudun olmadığı yerde vaatlerden bahsetmek ise anlamsızlaşıyor. Yaşadığım şu dünyada, şu zamanlarda hayatta neleri anlamlandırmam gerektiğiyle ilgili iç-bedeller ödüyorum fazlaca. Çünkü o kadar çok anlamsızlık içerisinde anlam bulmak zorunda kalıyorum ki, anlam yüklemek istediğim değerlerin hangilerinin uğrunda ne kadar bedel ödemem gerektiğine karar vermek zorunda kalıyorum. Üstelik bu karar verme mekanizmasını çalıştıracak birikimden, herkes gibi ben de yoksunum. 10 adımda hayatı kolay yaşamanın yollarını anlatan kitaplar yazılamayacak çünkü. Hayatı kendi başına yaşamak zorundasın. Bu, vicdani yükün altında tek başına kalmak demek oluyor aynı zamanda.

Geride bıraktığımız yılın toplumsal buhranları, kavgaları, inatlaşma ve atışmaları, baskılar, hiç uğruna ölümler, ekonomik krizler, emeklerin sömürülmesi, uğraşların karşılığını bulamaması gibi kötü anılar deposuna gönderilebilir tüm yaşanmışlıklar önceki senenin yorgunluk yükü altında sırtıma biniyor. Her sene bu tür kötü anıların önceki yılda kalması ve yeni yılın bunlardan uzak kalmasını arzularız. Her sene aynı dilekler dile getirildiğine göre aslında bu temenniler boşa gidiyor diyerek umut katletmek istemiyorum. Fakat ne yazık ki dünyanın neresinde olursa olsun, hangi toplum kesimini ilgilendirirse ilgilendirsin birey bazında daha esnek olabilen hoşgörü sınırları, toplumsal direnç ile birlikte sertleşiyor ve gittikçe keskinleşiyor. İşte böyle bir dünyada umut etmek ütopik hayaller hanesine durmadan sayı kaydediyor. Ama umut etmek yine de güzeldir, bilirim. Ayakta kalmanın her şeye rağmen umut etmekle mümkün olduğu bir gerçektir. Ama umudun tüm olumlu çağrışımlarına rağmen ne kadar acı verebileceği de bunun karşısında duran başka bir gerçektir. Umut ile hayat arasında yaşanan güç gösterisinde, umut etmenin hayatta bıraktığı acı tat hepsine üstün gelir ve umut etmeye devam edilir.

Yeni bir yıl için beklentilerimin gerçekler karşısında ezildiği, 40 kuruş daha ucuz ekmek almak için sabah 04:00’te sıraya girip ayazda kalp krizi geçirip ölen işçi emeklisinin, kriz halinde ilk kovulacaklar arasına girenlerin, her kriz zamanı “Bana sıra gelene kadar kovulması gerekenler” listesi oluşturan çalışanların, bu listelere giren en yakın arkadaşların, karanlıkta oturarak tasarruf yapanların, doğalgaz faturaları yüzünden sobaya dönüş yapanların, yorgan altında ısınanların, borcu yüzünden kendini öldürenlerin, çocuğunu dersaneye göndermek için üç kuruşa çalışmak zorunda kalanların, kontrol edemeyecekleri değişimler yüzünden işsiz kalanların, sınırda soğukta gece nöbeti tutan askerlerin, Filistin’de katledilen insanların, öldürülen çocukların, yok edilen hayatların, hayatta kalma mücadelesi verenlerin, nefes almak için çırpınanların, mahalle baskıları ile ötekileştirilenlerin, sistematik baskılar ile görmezden gelinenlerin gerçekleri altında ezilen umudumun nefes almaya çalıştığı bu kaos ortamında, tek vaadim mücadeledir.
Vaat edebileceğim tek şey hak davasına kısık da olsa fazladan bir ses daha katmaktır. Haksızlığın ve adaletsizliğin karşısında durmak, tüm bu anlamsızlıklar dünyasında hayata anlam kazandırmak, mücadeleye dair ufak bir adım dahi atmak, işi bitince sırtını dönüp gidecek olan çıkarcı gruplara ve baskıcı uygulamalara terk edilemeyecek kadar değerlidir. Ve bu mücadele, bir o kadar da vicdanidir.

Yine de herkese iyi bir yıl dilerim.
Acıyı göze alıyorsak, umut etmeye devam edelim.

Özgün İçerik Kodu: AE99EB449F7D4BDD37BBFA2302C115A3A32D74FE

26 Aralık 2008 Cuma

bekir_coskun.xls

Bekir Coşkun, Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısında Türkiye’de çatışan bazı değer ve kavramları karşılaştırmalı olarak vermiş. (26.12.20008, Hürriyet Gazetesi) Hatta bu yazı bir de “Laik-İslamcı sözlüğü” ile Vatan Gazetesi’ne haber olmuş. (26.12.2008, Vatan Gazetesi)
Bekir Coşkun’un gördüğüm en uzun yazısıydı; bu vesileyle kendisini tebrik etmek isterim. Belli ki kapasiteyi zorlamış. Yazı uzarken bir yandan da biraz enine daralma olmuş; ama en azından boşluklarıyla beraber gazete sayfasında kaplanan alanda dikkat çekici bir artış sağlanmış. Yazıda Coşkun’un karşılaştırmalarının bir kısmına, affedersiniz sözlüğün içeriğinin küçük bir kısmına arada atlamalar yaparak aşağıda yer veriyorum:

Farkında olsanız da olmasanız da, için için sürüp giden bir
büyük çatışma var.
Vuruşma "selamünaleyküm" ile "merhaba" arasındadır.
"Cemaat" ile "cemiyet"in çatışmasıdır bu.
"Hoşgörü" ile "cihat" karşı karşıyadır.
"Türban" bir yanda, "toka" karşı yandadır...
"Şerbet" bir yandaysa, karşı tarafa yerleşen "rakı"dır...
"Gülyağı" ile "losyon"un..
"Gazoz" ile "şerbet"in...
"Sevişmek" ile "halletme"nin...
"Gusül" ile "duş"un...
"Köylülük" ile "kentlilik"...
"Akıl" ile "ezber"...
"Bilim" ile "hurafe"...

İyi bakın; bir kavganın tam ortasındayız, bu "aydınlık" ile "karanlığın" çatışmasıdır...
(Bekir Coşkun, 26.12.20008, Hürriyet Gazetesi)

Yazının tamamını okuyanlar sol taraftaki sözcüklerle sağ taraftaki sözcüklerin arasındaki ilişkinin, yazının ortalarından sonra hafifçe bozulmaya başladığını fark edeceklerdir.

"Şerbet" bir yandaysa, karşı tarafa yerleşen "rakı"dır...
"Gazoz" ile "şerbet"in...
Yazının başında sayfanın sol kısmına düşen gerici hareket simgesi “şerbet”, ortalarına doğru sağa geçiş yapıp modern hayatın içine girebilmiştir. Kendisini tebrik ediyoruz. Eğer geçemediyse yani şerbet hala gerici ise, o halde şerbeti gazoz ile karşılaştırmanın ne anlamı vardır? Çünkü zaten rakı, gazozdan üstündür/moderndir/popülerdir. Ya da ben bu yazıdan hiçbir şey anlamamış da olabilirim.

Sözlükte en çok dikkatimi çeken karşılaştırma “Hoşgörü” ile “Cihat” karşılaştırması oldu. O satırda diğerlerine oranla biraz daha fazla oyalandım. Düşündüm, taşındım, debelendim, durdum. Sonra dedim ki kendime “Bu kadar uğraşa ne hacet. Belli ki yazan senin düşündüğün kadar düşünmemiş üzerinde. Bırak düşünmeyi, gazete bile okumamış herhalde.” Zihnimde hoşgörü kelimesinin üzerine bir çizgi attım orta yerinden, üstüne CİHAT yazdım. Büyük harflerle yazdım “Hoşgörü”nün yerine “CİHAT”ı; diğerinden ayrılsın diye, yani illa ki ikilik çıksın diye.

Sizi temin ederim yazımın buradan sonrasını anlamak; Bekir Coşkun’u, sözlüğünü, karşılaştırmalarını, “üç kelime, üç nokta, alt satıra geç” formatında olacaksa neden o yazıların zahmet edilip de yazıldığını, kağıt/mürekkep ziyan edilip basıldığını anlamaktan çok daha kolay.

Öncelikle Coşkun’un yazısını alıp masaüstüne açtığımız bir metin dosyasının içerisine kaydediyoruz. Daha sonra kendimize bir Excel çalışma dosyası açıyoruz. Dosya menüsü içerisinden “Aç” komutunu seçerek masaüstünden metin belgemizi açıyoruz. İçe aktarırken boşlukları ayraç olarak seçip soldaki sözcükler A sütununa; ortadaki “ile, karşısında” gibi karşılaştırma sözcükleri B sütununa; sağdaki modern sözcükler de C sütununa gelecek şekilde yazıyı düzenliyoruz. Sonra B sütununu tamamen silerek karşılaştırma sözcüklerinden kurtuluyoruz. Bu durumda elimizde A sütununda genelde gerici sözcükler, B sütununda da genelde çağdaş sözcükler kalacaktır. Buraya kadar olan adımları eksiksiz tamamlayanlar bir sonraki adıma geçebilirler.
Düzenleme işlemleri tamamlandıktan sonra başlıyoruz bütün sözcükleri okumaya. Kendimize yakın bulduğumuz, kendimize yakıştırdığımız, hoşumuza giden, hayatımızda kendine yer eden, bizi ifade eden sözcükleri istediğimiz renklerle renklendiriyoruz. Bulunduğu sütuna bakmaksızın kelimelerimize renk veriyoruz. Sonra bu Excel dosyamızı, adı “Ben kimim” olacak şekilde kaydediyor ve Bekir Coşkun’a e-posta olarak gönderiyoruz. E-postamızın konusuna “Sen kimsin?” sorusunu yazmayı da unutmuyoruz.

Bekir Coşkun, kendisine yöneltilen “Ben buyum, peki ya sen kimsin?” sorusu ve meydan okuması ile afallayacaktır. Muhtemelen o Excel dosyasını da açamayacaktır. Zira kendisi yalnızca bir tek sütun içeren Excel programı kullanmaktadır. O sütun da zaten önceden tanımlanmıştır. Dolayısıyla, fazla üzerine gitmeyiniz.
Yazıktır, günahtır.
Cezanızı bulur,
Sözlüklere düşersiniz.

Özgüç İçerik Kodu: 3F9A440004CD53260F8FC5350425CE3A06BDE260

23 Aralık 2008 Salı

Modern Türk Kadını

Gazetenin dijital ortam sayfasından kin kusuyor yine birisi. Canan Arıtman diyor ki "Yüce milletimize pek çok milletin özür borcu vardır ama bizim kimseye özür borcumuz yoktur." (23.12.2008, Radikal Gazetesi). Çağdaş Türkiye'nin temsilcisi, Atatürk'ün partisinin mirasından yedikleriyle laikliği kendilerine has bir biçimde tozdan sakınmakla görevli neferlerden biri, çağdaş Türk kadını, kadın hakları savunucusu, modern bir Türk kadını göğsünü gere gere diyor ki "Bizim kimseye özür borcumuz yoktur." Çünkü biz küçük - büyük fark etmez hiç bir suç işlemeyiz. Biz, Türk Milleti, o kadar yüceyiz ki geçmişimizde bir tanecik hata bulmanız mümkün değil. Biz özür dilememizi gerektirecek bir şey yapmaya yeltendiğimizde, ilahi güçler tarafından durduruluruz. Biz peygamber-milletiz. İnsanoğlu değiliz. Hata yapmayız. Biz Türkler, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesiyiz. Bu yüzden hata yapmak bizim gibi üstün bir ırka değil; bizim haricimizdeki ırklara ve milletlere verilmiştir.

Bilimsellik, laiklik, çağdaşlık, modernlik diye yakınanların moderniteye uyum çabalarının röfleden civcivliğe geçiş boyutunda kaldığı çok açık. İlerlemek ne kelime; tabana kuvvet geriye gidiş söz konusu. Bırakın yıllardır aynı ezberi tekrarlıyor olmayı, en eski Türk inanışlarından birine geri dönüyoruz: Türk hükümdar Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir. Çıkış noktasına bakılırsa varacağımız yer eski Türk medeniyetlerinden öteye gidemeyecek. Hükümdarı Tanrı'nın gölgesi olan bir halk elbette ki üstün ırktır. Hata yapmaz. Yapmamıştır. Yapmayacaktır. Hatta Türkçe'de özür dilemek diye bir söz öbeği de yoktur. Bu söz öbeği bize yabancı dillerden geçmiştir. Bir dilin gelişim sürecinde kelime dağarcığı, günlük hayatın ihtiyaçlarına paralel olarak gelişir. İşte bu yüzden özür dileyecek bir şey yapma ihtmali dahi taşımayan Türk halkının diline bu sözcükleri katanlar da kesin dış mihraklardır!

Kendi kriterlerine göre modifiye edilmiş laiklik anlayışı bekçisinin, modernite sembolünün, Çağdaş Türk kadınının son günlerdeki tavırları karşısında oturup da yazı yazmışım. Halbuki Mutlu Tönbekici ne demiş yazısında? "Canan Arıtman'ın lafını kimse ciddiye almazken..." (23.12.2008, Vatan Gazatesi). Sonradan tekrar modern Türk kadınının bilimsel yaklaşımlarını ve yeni hipotezlerini okuyunca gülesim geldi. Bir de sonunda "Arkamda duran, beni destekleyen yüce milletime minnettarım." demiş. Hedeflediği kesimden ona destek veren kimseyi göremedim ben.
Gören var mı? Kendisine nacizane tavsiyem taraflı pardon kapsamlı bir araştırma yapması ve arkasında duranların profilini belirlemesidir. Biz de görelim Arıtman'ın arkasında duranları; "Türk milleti hata yapmaz" diyenleri?
Sonra da o hata yapmaz diyenlerin ne hatalar yaptığını bir görelim.
Allah güldürenden razı olsun.

--- --- ---

Yazılanlara bakarak bu blogun sahibi de Ermeni Soykırımı'nın olduğunu destekleyen satılmış (ama kime?), paragöz bir liboştur diyenler için açıklama: Ermeni Soykırımı iddiasını kabul etmiyorum. Açıklamasına şimdi girmeyeceğim. Ama gerçeklerden de kaçmıyorum. Düşünmekten ve tartışmaktan kaçmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Canan Arıtman ile ilgili bu yazıları yazmaktaki amacım ise Ermeni diasporasına (orası da nereysiyse?) satılmış olmam değil; toplumun hassas değerlerinin arkasına sığınmış belki inanarak belki göstermelik Atatürkçülük taslayanların bilimsel, toplumsal, sosyalist yaklaşımlarının tıkanma noktalarına işaret etmektir. Yani Canan Arıtman bu noktada ağa takılanlardan yalnızca birisidir. Çok daha fazlası, çok daha kötüleri vardır. Ama daha da kötüsü bunların yan komşumuzun evinde hatta kendi evimiz içerisinde ikamet ediyor olmalarıdır.

Aynı hatalara tekrar tekrar düşmemek için hafızaları yoklamakta, çapraz okumalar yapmakta, sorgulamakta her zaman fayda vardır. Düşünmekten zarar görenler yalnızca düşünecek hiçbir şeyi olmayanlardır. Çünkü eğer düşünürlerse sahip oldukları doğruluğu meçhul bir avuç bilgi kırıntısını da kaybedecek ve çıplak kalacaklardır.

Uyanık kalın. Uyuyorsa uyandırın.

Özgün İçerik Kodu: E00DF4DAF5CC5156F20ECE70DB8145465FAEACF2

19 Aralık 2008 Cuma

Neyiz Biz?

Bir grup aydının Ermeni soykırımı iddası ile ilgili olarak başlatmış olduğu özür diliyorum kampanyasıyla ilgili çok sayıda fikre, sinir krizine, buhranlara, yazılara hemen hemen her gazetede rastlamak mümkün. Bu konuyla ilgili fikirlerimi belirtmek istediğim bir yazı yazmayı planlıyordum. Fakat sabah işyerinde kahvaltımı yaparken okuduğum bir haber, bu planımın önüne geçti. CHP'li milletvekili Canan Arıtman bugüne kadar yaptığı enteresan çıkışlarla hep ilgimi çekmişti. Çıkışlarına, savunduklarına zaman zaman katıldıklarım oldu; fakat aynı görüşü paylaştığımız meselelerde bile bir yolunu bulup enteresan davranmayı başardı. Özür diliyorum kampanyasını son derece zararlı bulduğunu ifade eden Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül'ün "Her görüşün tartışılabilmesi devlet politikasıdır" şeklindeki şaşırtıcı (çünkü ve yani Erdoğan'dan farklı) yorumunu da değerlendirmiş. Gül'ün etnik kökeni hakkında öğrendiği gerçekleri biz zavallı bilgisiz, dünyadan habersiz halka ifşa etmiş ve Ermeni soykırımı savını destekleyenlere "SEN ERMENİ MİSİN?" diye sorarlar demiş. Gazetede yayınlanan haberde tüm bu gelişmelerin ardından Murat Yetkin'in Canan Arıtman ile yapmış olduğu telefon görüşmesinin ayrıntılarına yer verilmiş (19.12.2008, Radikal Gazetesi). Canan Arıtman sorulan soru üzerine cumhurbaşkanının etnik kökenin önemli olmadığını söylemiş. Murat Yetkin buna karşılık "Neden gündeme getirdiniz?"sorusunu sormuş. Canan Arıtman'ın ise cevabı ibretlik: "Bu bilgiye uzun süredir sahip olmama rağmen dile getirmedim. Hatta 'dindar cumhurbaşkanı kampanyasında' bile dile getirmedim. Ama şimdi getiriyorum."

Yani diyor ki Canan Arıtman, dindar bir Cumhurbaşkanı'na bile tahammül edebilirim ama Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı'na tahammül edemem. Dini inancını ortaya koyarak siyasette tutunduğunu düşündüğüm birine Cumhurbaşkanlığı'na kadar çıkan yolunda, Ermeni kökenli olduğunu açıklayarak çelme takmam. Bu durum Ermeni kökenini korumaya kalkışırsa değişir! Dindar bir Cumhurbaşkanı'nı Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı'na tercih ederim. Gerekirse bu topraklarda bir şeriat devleti kurulmasına bile göz yumarım; ama bir Ermeni'den özür dilenmesini kabul edemem, hemen açıklarım! Sanırım şu aralar Canan Arıtman, Gül'ü dini kullanarak alt etmenin Türk halkında ters teptiğini anlamış olmalı. Şu an ise şansını etnik kökenden yana kullanıyor.

Devlet eliyle, Atatürk'ün arkasına sığınılarak habire sınırları genişletilen dayatmalar rol model alınan AKP'li vekiller ve bakanlar üzerinden dini inanç yoluyla dayatılamayınca, benimsenen yaygın mantık işleyiş tarzına göre etnik kökene saldırılması kaçınılmazdı zaten. Halkımız dinine sahip çıktığı gibi etnik kökenine de sahip çıkacaktır. Böylece hayali kurulan, gece gündüz durmadan düşünülen, uykuları kaçıran büyük ideal için önemli adımlar atılmış, darbe için gerekli ortamı oluşturma imkanı elde edilmiş olacaktır. Halkın sahip çıkmayacağı bir darbe ile sıkı yönetim yasalarının darbeden yıllar sonra bile rahatça uygulanabileceği bir ortam yaratılamayacağı çok açıktır. Darbeye sıkı destekçiler bulunabilecek bir ortam, ancak halkın dinine ya da etnik kimliğine saldırıları susturabilen güçlerin sorunlara "el atmasıyla" oluşabilir. Ancak bu şekilde sorun çözücü güçler kurtarıcı gibi algılanabilir. Kurtarıcılık sevdasına kapılmış olanlar da, din konusuda kurtarıcı değil aksine saldırgan konumuna düştüklerinin farkında. Ama etnik kökenle bunu başarabileceklerini de biliyorlar. İlk destekçi grupları çıktı sayılır. Devamı da gelir. Ama şunu unutmamalılar: Tarih onları affetmeyecek. Bugüne kadar kimseye kıyak geçmedi, onlara da geçmeyecek. Ve ben, yaptıklarının tarih tarafından bir bir ortaya çıkarıldığını kendi gözlerimle göremeyecek olsam dahi biliyorum ki benden sonra birileri mutlaka görecek. Tıpkı benim öncekileri gördüğüm gibi.

Not: Bu yazı çürük elmalara ve onların destekçilerine, düşünmekten yoksunlara, ezbercilere, tabu inşaa uzmanlarına, tabu duvarlarına çarpa çarpa kafatası parçalananlara, dinlemesini bilmeyenlere, kitap yalamış cahillere, güç sevdasında olanlara, gösteriş meraklılarına, kuklalara, kopyalara, önyargı sevdalılarına, farkındalığı düşük yuvarlanıp gidenlere, her okuduğunu gerçek sananlara, bir doğru söyleyeni hep doğru söyler sananlara ve benzerlerine adanmıştır. Yani üzerine alınıp alınmamak sana kalmıştır. Yazıyı okuyunca vereceğin tepkiyi bir ölçüm cihazına bağlayarak hangi gruba dahil olduğunu ya da bir gruba dahil olup olmadığını rahatça anlayabilirsin. Yani, ben demedim. Sen anladın.

Özgün İçerik Kodu: EAE5BC4C8CD214F2BD1C825238FEDDA6C67B48BC

18 Aralık 2008 Perşembe

Çemberin Merkezinde

Ateşten bir çember sarmış her yanımı. Ne yana dönsem öfkesini kusuyor üzerime kalabalıklar. Kime elimi uzatsam kiniyle yanıyorum. Kime anlatmak istesem derdimi, kiminle paylaşmak istesem fikrimi ağzından alev saçan ejderhalarla çevriliyor etrafım. Çemberin merkezinde habire ötekileştiriliyorum. İşte böyle bir ahval ve şerait içerisinde, merkezde yanarken kendi halimde; kaleme sarıldım. Yazdım. Hissederek, isteyerek, yazmadan duramadan yazdım. Güçten korkmadan yazdım. Ama insanı kırmaktan korkarak iki kere düşünerek yazdım. Çünkü çok iyi bilirim ki kendini ne kadar yerine koyarsan koy “o” olmadan bilemezsin kimin neler yaşadığını. Kimsenin kırılma noktası olmak istemediğimden iki kere düşündüm de yazdım. Kırılma noktasında yaşayanların acılarına beraber ağlamak, susturulanın kısık sesine çığlık olabilmek için yazdım. Dünya üzerindeki hiçbir güç içimdeki yazma isteğini ve ihtiyacını bastıracak kadar büyük değil. Yanan vicdanımın sesini ancak ve ancak haksızlığa ve adaletsizliğe karşı durup onu durduracak insan susturabilir. Çünkü hiçbir güç çözümden daha güçlü değildir.

Özgün İçerik Kodu:
DF6F8F017657F959A086D645B3E370BB16635E4E

15 Aralık 2008 Pazartesi

Hatırla Sevgili'den Ayrılmak

68 bölümlük yakın tarih gezintisine çıktık Hatırla Sevgili dizisi ve ekibiyle. Zamanında çok söylenip kızmış olsam da merakıma yenilip gecikmeli olarak dizinin ilk bölümünü izlemiştim. Ve daha ilk bölümünü izlemişken sonunu getireceğimi anladım. Yeri geldi bir buçuk saati bulan süresine kızdım, zamanı geldi uzun uzun şarkılı boş sahnelere söylendim, olaysız geçen ve sırf zaman doldurmak için eklenmiş sahneler yüzünden sıkıldım; ama bol bol ağladım, düşündüm, sorguladım ve sonunu getirdiğim her hikaye gibi diziyle aramda duygusal bir bağ oluştu. Bu durum özellikle seri halinde devam eden filmlerde ya da kitaplarda da başıma gelir. Öyle ki hala bazı filmlerden ya da dizilerden bir sahne gördüğümde, bir kitabın bir sayfasını okuduğumda olaylarla ilgili tüm fikirlerim, gördüklerim, okuduklarım başıma üşüşür; sanki ortak anılarımız varmışçasına, hiç başıma gelmeyen şeyler bile olsa, sanki her şeyi ben yaşamışım gibi hüzünlenirim. Bu bakımdan Hatırla Sevgili dizisi de arşivimde ve anı köşemde kendine bir yer edindi. Öyle günler oldu ki bütün gün yalnızca dizinin bölümlerini izledim; bir bölüm biter bitmez uykuya bile aldırış etmeden sonrakine başladım. Hayatımın bir bölümünü tarih, hatıralar, geçmiş ve bol bol gözyaşı eşliğinde beraber geçiriverdik diziyle ve sonuna geldik. Artık bu bağlılıktan sıkılıp bitmesini iple çekmiş olsam bile sonunda kendi ailemden ayrılıyormuş gibi acı çekerek ayrıldım.
Konuşacak, tartışacak çok şey var aslında ama yalnızca bir cümle daha söyleyeceğim:

İlginiz, sabrınız
ve dahası cesaretiniz varsa
sonuna kadar izleyin.

12 Aralık 2008 Cuma

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan

Hatırla Sevgili dizisini ilk çıktığında isminin yarattığı önyargıdan dolayı hiç ciddiye almamıştım. Sonra hatta çok sonra izleme kararı aldığımda bu kadar ilerleyeceğimi de düşünmemiştim.
58. bölümün sonunda, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam sahnesini az önce izlemiş bulunmaktayım. Halen dumanlarım tütmekte. Zaten şimdi ne desem öfke kusuyor olacağım.
Bir Adnan Menderes'in idamını bir Deniz Gezmiş'in idamını izliyor ve sormamam gereken soruları soruyorum yine?
Daha çok okuyup daha çok közlenince gelirim.

11 Aralık 2008 Perşembe

Sen hiç gördün mü lahmacun olmak isteyen bir inek

İstesek böyle denk gelmezdi herhalde. Merkezden bildiri bölümüne duyarlı köşe yazarları hakkında bir cümle yazdığım zamana denk gelmiş Sivilay Abla'nın Taraf Gazetesi'ndeki yazısı. "Kurban olam taşına toprağına" başlıklı yazısında şöyle diyor:
"Kurban Bayramları aramızda ne çok hayvanseverin olduğunu görme fırsatı veren zamanlardır. Kurban kesilmesini barbarlık, canavarlık olarak tanımlayanlar vejetaryen olsalar ciğerimi pardon enginarımı yesinler. Ülkemizde bir avuç vejetaryen var zaten.
Bugünlerde hayvan dostu kesilenlere sormak lazım. Tereyağlı iskender ağaçta mı yetişiyor ya da şiş kebaba malzeme olan hayvanlar intihar mı ediyor. Ben bu güne kadar ‘beni kesin, lahmacun olmak istiyorum’ diye ağlaşan bir inek görmedim. Yaşlılıktan ölen bir koyunun etini kim yemek ister."

Bütün gazetelerde sağlıksız kesim koşulları, denetimlerin yetersizliği, çocuklara kurban sahnelerinin izletilmesi gibi haberlere yer veriliyor; fakat tüm köşeler bir hayvana kıymanın vahşetinden ağlaşan acayip yazarlarla dolu. Halkı aşağılayıp daha popüler konularla yaranmak ve kibre kapılmak varken gerçekçi şeyleri kim, niye tartışsın?
Kimin ne olduğunu, kimin amacının ne olduğunu açıkça görmek için son 6 günün köşe yazılarını bir karıştırın yeterli.

10 Aralık 2008 Çarşamba

Ikınsu Aramıza Dönüyor

Çok kültürlü bir millet olmanın seçme bolluğu içerisindeyken yüzümüze ihtiyaç duyduğumuz boyaları sürüp yeni bir kültür için hazırlandık. Gelin görün ki bu yeni kültürü içselleştiremedik, benimseyemedik, özümseyemedik, eskisiyle hiç birleştiremedik. Haliyle giyindiğimiz yeni kültür Batı’nın kötü bir imitasyonu olarak üzerimizde kalakaldı. Şu an da halen çenelerimizden bizi sıkı sıkı kavrayan bir kuvvetle makyajı akmış yüzümüzü zorla Batı’ya sergiliyoruz. Fakat Batı’yı gördüğümüz söylenemez. Yalnızca kitlelerin kendisinden olmayanı hızla ötekileştirdiği bir dünyada dış görünüşüyle aşağılanmaya mahkum bir fil-adam gibi sergileniyor ve pazarlama malzemesi haline geliyoruz. Tüm bu bölünmüşlük içerisinde hala bir kültür arayışı içerisindeyiz. Öyle ki bu arayış ve sorgulama, herhangi bir konu üzerinde düşünmekten aciz kimseleri bile bir yerde durma çabasına itti.

Önceleri ağzımızdan salyalar akarak tükettiğimiz Batı kültürü artık tıkanma noktasına geldi. Entegrasyon hataları meyvelerini verdi ve artık Batı kültürü Türk toplumunda travmalar yaratmaya başladı. Bu sebepledir ki hayatta sahip olduğu tek şeyle; parayla kültür satın alanlar bile yavaş yavaş günlük hayatlarını, eğlence kültürlerini, varlık sebeplerini bir kalıba sokma ihtiyacı içerisine girdiler. Önceleri kendi eğlence anlayışlarına yönelik Batı tipi eğlence merkezlerine, barlara gitmeyi tercih eden Ikınsu’lar, Batıkan’lar her gün Cadde’ye inmekten sıkıldılar. Paralarını harcarken diğerlerinden farklı bir şeyler yapabilecekleri ortam arayışına girdiler. Bu arayış sonunda tavla-nargile ekseninde pahalı ve karma bir kültür yarattı. Osmanlı motifleri kafelerde yer almaya; modern tasarımlı masalar, sandalyeler yerini taburelere, divanlara terk etmeye başladı. Tophane, nargile kafeleriyle pahalı bir eğlence merkezi haline geldi. Sultanahmet ise caddeci gençliğin beklentilerinin altında kalacak kadar alaturkaydı. Ayrıca çok kültürlülük arasında sığınacak bir liman arayışında, Sultanahmet bu arayış için fazla kültürü kapsıyordu. Batı kültürüne bir cadde boyunca hakim olup onu hızla tüketen gençlik, kültür yozlaşmasına direncin son ayağını oluşturarak kendi Tophane kültürünü yarattı. Bu da zaten “Neden Tophane?” sorusunun müdavimleri tarafından karşılanabilen mantıklı bir cevabı olmamasını açıklamaya yetiyor. Gözlemlerime ve fikrime dayanarak söylüyorum: Tophane çünkü Selinsu kendi kültürünü arıyor; Keremcan özüne dönmek istiyor. Ikınsu haftanın 6 günü Converse giyerken en azından bir günü boynuna ananesinden kalma bir tülbent bağlayıp artık kendi olmak istiyor.
Yani Tolgacan artık aramıza dönüyor.

Bugün tavla ve nargile kültürünü paylaştığımız Ikınsu ile yarın başka değerleri paylaşmayacağımızı kim bilebilir?

Yoksa değişim mi başlıyor?

Özgün İçerik Kodu: 0848ACA60419AC8D17BEDD7AEB666D7D664A4E7B

7 Aralık 2008 Pazar

Bir Dananın Gözünden "Dünya"yı İzlemek

Bekir Coşkun döktürmüş bugün köşesinde. Aslında her yazısında incilerini döküyor ama ben kendisini pek ciddiye almadığım için yazdıklarını çok da umursamıyorum. Fakat bugün çok güldüm.
Bugün dünyaya bir dananın gözüyle bakmış Bekir Coşkun. Kurban Bayramı'na gönderme yapacak, göbeğini kaşıyan adamın göbeğinden bir kıl koparacak ya illa; bugün hayat görüşünü paylaştığı ve yarın kesilecek bir danayı konu almış yazısında. Aklı sıra gönderme yapmış kurban kesmenin gereksizliğine. Bunu da dananın ruh halinin arkasına sığınarak yapmış ki empati yapalım, danaya acıyalım, üzülelim bundan sonra kurban kesmeyelim. Bundan sonra et yemeyelim. Allah'ım biz ne vahşi insanlarız. Biz ne kadar düşüncesiz yaratıklarız. Otlaklarından koparılmış bir danayı pervasızca öğlen yemeklerinde, eş-dost yemeklerinde midemize indiriyoruz, acımadan. Göbeğini kaşımayanlar dahi bir danayı düşüncesizce midesine indiriyor. O kadar açgözlü, görgüsüz, kültürsüz ve haysiyetsiziz ki daha fazla yemek ve kıllı göbek büyütmek için çiftliklerde hayvanlar besliyor sonra onları yiyoruz. Üstelik bunu yalnızca biz yapmıyoruz. Ağzının içine baktığımız AB bile bizim kadar açgözlü ve kültürsüz; çünkü onlar da dana yiyor!
Dünyayı dana perspektifi ile görenler ile birlikte AB kapısında bekleyenler yarın AB'ye dünya haber kanallarında gösterilecek "Dana Kaçtı" haberlerinden utanıyorlar. Bense Türkiye'nin çok okunan ve her yana birlik-beraberlik mesajları saçan gazetelerinden birinde, bir dananın gözünden dünyayı görüyor olmamıza göbeğimi kaşıyarak gülüyorum.
Siz de AB kapısına duygusal ve de hayvansever yazarımızla gidiyor olmaktan utanmıyorsanız lütfen Bekir Coşkun'un Hürriyet gazetesinde yayınlanan 07.12.2008 tarihli yazısını okuyunuz.
Hadi gülümseyin; Avrupa Birliği göbeğinizi izliyor!

Özgün İçerik Kodu: 6141DE64F8A896B7145A94ACF0EB40EC42074897

Faraday'ı Kim Takar?

"Einstein'in Büyük Fikri: E=m.c2" belgeselinde Einstein'dan önce yapılan çalışmalara da yer veriliyor. Bu önceki çalışmaların anlatıldığı kısımda Michael Faraday ile ilgili bir bölüm de mevcut. Belgeseli izlerken çalışmalarının yanında Faraday'ın verdiği toplumsal sınıf mücadelesi de çok ilgimi çekti ve Faraday'ın hayatıyla ilgili araştırma yapmaya karar verdim. Faraday'ın hayatı ve çalışmalarıyla ilgili Türkçe kitap bulamayacağımı zaten biliyordum fakat araştırmalar sonucunda ulaştığım ingilizce kitaplara da Türkiye'den ulaşma imkanımın olmadığını gördüm! Ne yani şimdi Faraday'ın hayatını araştırmak için kitapları gidip yurtdışından mı almam gerekiyor? Buna karşılık Einstein'in hayatıyla ilgili çok sayıda kitaba ulaşmak mümkün. Bu beni çok acı bir gerçekle yüzyüze getirdi. Aslında bir adım bile ilerlememişiz. Ülkemizde çevrilen kitaplar demek ki çok satanlar listesine girenler ve çok satmayan kitapları okuma şansımız hiç yok. Türkiye gibi satın almacı ilerlemiş ülkelerde her türlü teknolojik yeniliğe ulaşma şansınız var. Paranız varsa ön siparişlerle kimsede olmayanı kullanma şansına sahipsiniz. Yoksa da bir kaç ay sabredin, kredi kartına 12 taksit yapılacağı günler de gelecektir. Pazarı geniş çünkü. Ama Faraday'ın hayatını kim merak etsin? Onlar da haklı tabi.
O kitapları getirmek ya da çevirmek isterseniz Faraday'ın hayatını kime pazarlayacaksınız?
Pazarlama malzemesi haline gelecek kadar büyük değilse (Einstein gibi) bilmeyelim Faraday'ın hayatını. Ne çıkar? Kime kaç yazar?
Faraday'ı kim takar?

Özgün İçerik Kodu: 9CD5FC440752863948750CF3C255187DA59F9668