31 Aralık 2008 Çarşamba

2009'u Anlamlandırmak

Bilgisiz, 2009 yılı vaatlerini anlatan bir yazı yayınlamış ve benimkileri sıralamam için pası bana atmış. Bir süre vaat edilebilecek bir şeyler aradım durdum. Fark ettim ki vaatsizlik-belirsizlik halinin temelinde umutsuzluk yatıyor. Umudun olmadığı yerde vaatlerden bahsetmek ise anlamsızlaşıyor. Yaşadığım şu dünyada, şu zamanlarda hayatta neleri anlamlandırmam gerektiğiyle ilgili iç-bedeller ödüyorum fazlaca. Çünkü o kadar çok anlamsızlık içerisinde anlam bulmak zorunda kalıyorum ki, anlam yüklemek istediğim değerlerin hangilerinin uğrunda ne kadar bedel ödemem gerektiğine karar vermek zorunda kalıyorum. Üstelik bu karar verme mekanizmasını çalıştıracak birikimden, herkes gibi ben de yoksunum. 10 adımda hayatı kolay yaşamanın yollarını anlatan kitaplar yazılamayacak çünkü. Hayatı kendi başına yaşamak zorundasın. Bu, vicdani yükün altında tek başına kalmak demek oluyor aynı zamanda.

Geride bıraktığımız yılın toplumsal buhranları, kavgaları, inatlaşma ve atışmaları, baskılar, hiç uğruna ölümler, ekonomik krizler, emeklerin sömürülmesi, uğraşların karşılığını bulamaması gibi kötü anılar deposuna gönderilebilir tüm yaşanmışlıklar önceki senenin yorgunluk yükü altında sırtıma biniyor. Her sene bu tür kötü anıların önceki yılda kalması ve yeni yılın bunlardan uzak kalmasını arzularız. Her sene aynı dilekler dile getirildiğine göre aslında bu temenniler boşa gidiyor diyerek umut katletmek istemiyorum. Fakat ne yazık ki dünyanın neresinde olursa olsun, hangi toplum kesimini ilgilendirirse ilgilendirsin birey bazında daha esnek olabilen hoşgörü sınırları, toplumsal direnç ile birlikte sertleşiyor ve gittikçe keskinleşiyor. İşte böyle bir dünyada umut etmek ütopik hayaller hanesine durmadan sayı kaydediyor. Ama umut etmek yine de güzeldir, bilirim. Ayakta kalmanın her şeye rağmen umut etmekle mümkün olduğu bir gerçektir. Ama umudun tüm olumlu çağrışımlarına rağmen ne kadar acı verebileceği de bunun karşısında duran başka bir gerçektir. Umut ile hayat arasında yaşanan güç gösterisinde, umut etmenin hayatta bıraktığı acı tat hepsine üstün gelir ve umut etmeye devam edilir.

Yeni bir yıl için beklentilerimin gerçekler karşısında ezildiği, 40 kuruş daha ucuz ekmek almak için sabah 04:00’te sıraya girip ayazda kalp krizi geçirip ölen işçi emeklisinin, kriz halinde ilk kovulacaklar arasına girenlerin, her kriz zamanı “Bana sıra gelene kadar kovulması gerekenler” listesi oluşturan çalışanların, bu listelere giren en yakın arkadaşların, karanlıkta oturarak tasarruf yapanların, doğalgaz faturaları yüzünden sobaya dönüş yapanların, yorgan altında ısınanların, borcu yüzünden kendini öldürenlerin, çocuğunu dersaneye göndermek için üç kuruşa çalışmak zorunda kalanların, kontrol edemeyecekleri değişimler yüzünden işsiz kalanların, sınırda soğukta gece nöbeti tutan askerlerin, Filistin’de katledilen insanların, öldürülen çocukların, yok edilen hayatların, hayatta kalma mücadelesi verenlerin, nefes almak için çırpınanların, mahalle baskıları ile ötekileştirilenlerin, sistematik baskılar ile görmezden gelinenlerin gerçekleri altında ezilen umudumun nefes almaya çalıştığı bu kaos ortamında, tek vaadim mücadeledir.
Vaat edebileceğim tek şey hak davasına kısık da olsa fazladan bir ses daha katmaktır. Haksızlığın ve adaletsizliğin karşısında durmak, tüm bu anlamsızlıklar dünyasında hayata anlam kazandırmak, mücadeleye dair ufak bir adım dahi atmak, işi bitince sırtını dönüp gidecek olan çıkarcı gruplara ve baskıcı uygulamalara terk edilemeyecek kadar değerlidir. Ve bu mücadele, bir o kadar da vicdanidir.

Yine de herkese iyi bir yıl dilerim.
Acıyı göze alıyorsak, umut etmeye devam edelim.

Özgün İçerik Kodu: AE99EB449F7D4BDD37BBFA2302C115A3A32D74FE

26 Aralık 2008 Cuma

bekir_coskun.xls

Bekir Coşkun, Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısında Türkiye’de çatışan bazı değer ve kavramları karşılaştırmalı olarak vermiş. (26.12.20008, Hürriyet Gazetesi) Hatta bu yazı bir de “Laik-İslamcı sözlüğü” ile Vatan Gazetesi’ne haber olmuş. (26.12.2008, Vatan Gazetesi)
Bekir Coşkun’un gördüğüm en uzun yazısıydı; bu vesileyle kendisini tebrik etmek isterim. Belli ki kapasiteyi zorlamış. Yazı uzarken bir yandan da biraz enine daralma olmuş; ama en azından boşluklarıyla beraber gazete sayfasında kaplanan alanda dikkat çekici bir artış sağlanmış. Yazıda Coşkun’un karşılaştırmalarının bir kısmına, affedersiniz sözlüğün içeriğinin küçük bir kısmına arada atlamalar yaparak aşağıda yer veriyorum:

Farkında olsanız da olmasanız da, için için sürüp giden bir
büyük çatışma var.
Vuruşma "selamünaleyküm" ile "merhaba" arasındadır.
"Cemaat" ile "cemiyet"in çatışmasıdır bu.
"Hoşgörü" ile "cihat" karşı karşıyadır.
"Türban" bir yanda, "toka" karşı yandadır...
"Şerbet" bir yandaysa, karşı tarafa yerleşen "rakı"dır...
"Gülyağı" ile "losyon"un..
"Gazoz" ile "şerbet"in...
"Sevişmek" ile "halletme"nin...
"Gusül" ile "duş"un...
"Köylülük" ile "kentlilik"...
"Akıl" ile "ezber"...
"Bilim" ile "hurafe"...

İyi bakın; bir kavganın tam ortasındayız, bu "aydınlık" ile "karanlığın" çatışmasıdır...
(Bekir Coşkun, 26.12.20008, Hürriyet Gazetesi)

Yazının tamamını okuyanlar sol taraftaki sözcüklerle sağ taraftaki sözcüklerin arasındaki ilişkinin, yazının ortalarından sonra hafifçe bozulmaya başladığını fark edeceklerdir.

"Şerbet" bir yandaysa, karşı tarafa yerleşen "rakı"dır...
"Gazoz" ile "şerbet"in...
Yazının başında sayfanın sol kısmına düşen gerici hareket simgesi “şerbet”, ortalarına doğru sağa geçiş yapıp modern hayatın içine girebilmiştir. Kendisini tebrik ediyoruz. Eğer geçemediyse yani şerbet hala gerici ise, o halde şerbeti gazoz ile karşılaştırmanın ne anlamı vardır? Çünkü zaten rakı, gazozdan üstündür/moderndir/popülerdir. Ya da ben bu yazıdan hiçbir şey anlamamış da olabilirim.

Sözlükte en çok dikkatimi çeken karşılaştırma “Hoşgörü” ile “Cihat” karşılaştırması oldu. O satırda diğerlerine oranla biraz daha fazla oyalandım. Düşündüm, taşındım, debelendim, durdum. Sonra dedim ki kendime “Bu kadar uğraşa ne hacet. Belli ki yazan senin düşündüğün kadar düşünmemiş üzerinde. Bırak düşünmeyi, gazete bile okumamış herhalde.” Zihnimde hoşgörü kelimesinin üzerine bir çizgi attım orta yerinden, üstüne CİHAT yazdım. Büyük harflerle yazdım “Hoşgörü”nün yerine “CİHAT”ı; diğerinden ayrılsın diye, yani illa ki ikilik çıksın diye.

Sizi temin ederim yazımın buradan sonrasını anlamak; Bekir Coşkun’u, sözlüğünü, karşılaştırmalarını, “üç kelime, üç nokta, alt satıra geç” formatında olacaksa neden o yazıların zahmet edilip de yazıldığını, kağıt/mürekkep ziyan edilip basıldığını anlamaktan çok daha kolay.

Öncelikle Coşkun’un yazısını alıp masaüstüne açtığımız bir metin dosyasının içerisine kaydediyoruz. Daha sonra kendimize bir Excel çalışma dosyası açıyoruz. Dosya menüsü içerisinden “Aç” komutunu seçerek masaüstünden metin belgemizi açıyoruz. İçe aktarırken boşlukları ayraç olarak seçip soldaki sözcükler A sütununa; ortadaki “ile, karşısında” gibi karşılaştırma sözcükleri B sütununa; sağdaki modern sözcükler de C sütununa gelecek şekilde yazıyı düzenliyoruz. Sonra B sütununu tamamen silerek karşılaştırma sözcüklerinden kurtuluyoruz. Bu durumda elimizde A sütununda genelde gerici sözcükler, B sütununda da genelde çağdaş sözcükler kalacaktır. Buraya kadar olan adımları eksiksiz tamamlayanlar bir sonraki adıma geçebilirler.
Düzenleme işlemleri tamamlandıktan sonra başlıyoruz bütün sözcükleri okumaya. Kendimize yakın bulduğumuz, kendimize yakıştırdığımız, hoşumuza giden, hayatımızda kendine yer eden, bizi ifade eden sözcükleri istediğimiz renklerle renklendiriyoruz. Bulunduğu sütuna bakmaksızın kelimelerimize renk veriyoruz. Sonra bu Excel dosyamızı, adı “Ben kimim” olacak şekilde kaydediyor ve Bekir Coşkun’a e-posta olarak gönderiyoruz. E-postamızın konusuna “Sen kimsin?” sorusunu yazmayı da unutmuyoruz.

Bekir Coşkun, kendisine yöneltilen “Ben buyum, peki ya sen kimsin?” sorusu ve meydan okuması ile afallayacaktır. Muhtemelen o Excel dosyasını da açamayacaktır. Zira kendisi yalnızca bir tek sütun içeren Excel programı kullanmaktadır. O sütun da zaten önceden tanımlanmıştır. Dolayısıyla, fazla üzerine gitmeyiniz.
Yazıktır, günahtır.
Cezanızı bulur,
Sözlüklere düşersiniz.

Özgüç İçerik Kodu: 3F9A440004CD53260F8FC5350425CE3A06BDE260

23 Aralık 2008 Salı

Modern Türk Kadını

Gazetenin dijital ortam sayfasından kin kusuyor yine birisi. Canan Arıtman diyor ki "Yüce milletimize pek çok milletin özür borcu vardır ama bizim kimseye özür borcumuz yoktur." (23.12.2008, Radikal Gazetesi). Çağdaş Türkiye'nin temsilcisi, Atatürk'ün partisinin mirasından yedikleriyle laikliği kendilerine has bir biçimde tozdan sakınmakla görevli neferlerden biri, çağdaş Türk kadını, kadın hakları savunucusu, modern bir Türk kadını göğsünü gere gere diyor ki "Bizim kimseye özür borcumuz yoktur." Çünkü biz küçük - büyük fark etmez hiç bir suç işlemeyiz. Biz, Türk Milleti, o kadar yüceyiz ki geçmişimizde bir tanecik hata bulmanız mümkün değil. Biz özür dilememizi gerektirecek bir şey yapmaya yeltendiğimizde, ilahi güçler tarafından durduruluruz. Biz peygamber-milletiz. İnsanoğlu değiliz. Hata yapmayız. Biz Türkler, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesiyiz. Bu yüzden hata yapmak bizim gibi üstün bir ırka değil; bizim haricimizdeki ırklara ve milletlere verilmiştir.

Bilimsellik, laiklik, çağdaşlık, modernlik diye yakınanların moderniteye uyum çabalarının röfleden civcivliğe geçiş boyutunda kaldığı çok açık. İlerlemek ne kelime; tabana kuvvet geriye gidiş söz konusu. Bırakın yıllardır aynı ezberi tekrarlıyor olmayı, en eski Türk inanışlarından birine geri dönüyoruz: Türk hükümdar Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir. Çıkış noktasına bakılırsa varacağımız yer eski Türk medeniyetlerinden öteye gidemeyecek. Hükümdarı Tanrı'nın gölgesi olan bir halk elbette ki üstün ırktır. Hata yapmaz. Yapmamıştır. Yapmayacaktır. Hatta Türkçe'de özür dilemek diye bir söz öbeği de yoktur. Bu söz öbeği bize yabancı dillerden geçmiştir. Bir dilin gelişim sürecinde kelime dağarcığı, günlük hayatın ihtiyaçlarına paralel olarak gelişir. İşte bu yüzden özür dileyecek bir şey yapma ihtmali dahi taşımayan Türk halkının diline bu sözcükleri katanlar da kesin dış mihraklardır!

Kendi kriterlerine göre modifiye edilmiş laiklik anlayışı bekçisinin, modernite sembolünün, Çağdaş Türk kadınının son günlerdeki tavırları karşısında oturup da yazı yazmışım. Halbuki Mutlu Tönbekici ne demiş yazısında? "Canan Arıtman'ın lafını kimse ciddiye almazken..." (23.12.2008, Vatan Gazatesi). Sonradan tekrar modern Türk kadınının bilimsel yaklaşımlarını ve yeni hipotezlerini okuyunca gülesim geldi. Bir de sonunda "Arkamda duran, beni destekleyen yüce milletime minnettarım." demiş. Hedeflediği kesimden ona destek veren kimseyi göremedim ben.
Gören var mı? Kendisine nacizane tavsiyem taraflı pardon kapsamlı bir araştırma yapması ve arkasında duranların profilini belirlemesidir. Biz de görelim Arıtman'ın arkasında duranları; "Türk milleti hata yapmaz" diyenleri?
Sonra da o hata yapmaz diyenlerin ne hatalar yaptığını bir görelim.
Allah güldürenden razı olsun.

--- --- ---

Yazılanlara bakarak bu blogun sahibi de Ermeni Soykırımı'nın olduğunu destekleyen satılmış (ama kime?), paragöz bir liboştur diyenler için açıklama: Ermeni Soykırımı iddiasını kabul etmiyorum. Açıklamasına şimdi girmeyeceğim. Ama gerçeklerden de kaçmıyorum. Düşünmekten ve tartışmaktan kaçmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Canan Arıtman ile ilgili bu yazıları yazmaktaki amacım ise Ermeni diasporasına (orası da nereysiyse?) satılmış olmam değil; toplumun hassas değerlerinin arkasına sığınmış belki inanarak belki göstermelik Atatürkçülük taslayanların bilimsel, toplumsal, sosyalist yaklaşımlarının tıkanma noktalarına işaret etmektir. Yani Canan Arıtman bu noktada ağa takılanlardan yalnızca birisidir. Çok daha fazlası, çok daha kötüleri vardır. Ama daha da kötüsü bunların yan komşumuzun evinde hatta kendi evimiz içerisinde ikamet ediyor olmalarıdır.

Aynı hatalara tekrar tekrar düşmemek için hafızaları yoklamakta, çapraz okumalar yapmakta, sorgulamakta her zaman fayda vardır. Düşünmekten zarar görenler yalnızca düşünecek hiçbir şeyi olmayanlardır. Çünkü eğer düşünürlerse sahip oldukları doğruluğu meçhul bir avuç bilgi kırıntısını da kaybedecek ve çıplak kalacaklardır.

Uyanık kalın. Uyuyorsa uyandırın.

Özgün İçerik Kodu: E00DF4DAF5CC5156F20ECE70DB8145465FAEACF2

19 Aralık 2008 Cuma

Neyiz Biz?

Bir grup aydının Ermeni soykırımı iddası ile ilgili olarak başlatmış olduğu özür diliyorum kampanyasıyla ilgili çok sayıda fikre, sinir krizine, buhranlara, yazılara hemen hemen her gazetede rastlamak mümkün. Bu konuyla ilgili fikirlerimi belirtmek istediğim bir yazı yazmayı planlıyordum. Fakat sabah işyerinde kahvaltımı yaparken okuduğum bir haber, bu planımın önüne geçti. CHP'li milletvekili Canan Arıtman bugüne kadar yaptığı enteresan çıkışlarla hep ilgimi çekmişti. Çıkışlarına, savunduklarına zaman zaman katıldıklarım oldu; fakat aynı görüşü paylaştığımız meselelerde bile bir yolunu bulup enteresan davranmayı başardı. Özür diliyorum kampanyasını son derece zararlı bulduğunu ifade eden Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül'ün "Her görüşün tartışılabilmesi devlet politikasıdır" şeklindeki şaşırtıcı (çünkü ve yani Erdoğan'dan farklı) yorumunu da değerlendirmiş. Gül'ün etnik kökeni hakkında öğrendiği gerçekleri biz zavallı bilgisiz, dünyadan habersiz halka ifşa etmiş ve Ermeni soykırımı savını destekleyenlere "SEN ERMENİ MİSİN?" diye sorarlar demiş. Gazetede yayınlanan haberde tüm bu gelişmelerin ardından Murat Yetkin'in Canan Arıtman ile yapmış olduğu telefon görüşmesinin ayrıntılarına yer verilmiş (19.12.2008, Radikal Gazetesi). Canan Arıtman sorulan soru üzerine cumhurbaşkanının etnik kökenin önemli olmadığını söylemiş. Murat Yetkin buna karşılık "Neden gündeme getirdiniz?"sorusunu sormuş. Canan Arıtman'ın ise cevabı ibretlik: "Bu bilgiye uzun süredir sahip olmama rağmen dile getirmedim. Hatta 'dindar cumhurbaşkanı kampanyasında' bile dile getirmedim. Ama şimdi getiriyorum."

Yani diyor ki Canan Arıtman, dindar bir Cumhurbaşkanı'na bile tahammül edebilirim ama Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı'na tahammül edemem. Dini inancını ortaya koyarak siyasette tutunduğunu düşündüğüm birine Cumhurbaşkanlığı'na kadar çıkan yolunda, Ermeni kökenli olduğunu açıklayarak çelme takmam. Bu durum Ermeni kökenini korumaya kalkışırsa değişir! Dindar bir Cumhurbaşkanı'nı Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı'na tercih ederim. Gerekirse bu topraklarda bir şeriat devleti kurulmasına bile göz yumarım; ama bir Ermeni'den özür dilenmesini kabul edemem, hemen açıklarım! Sanırım şu aralar Canan Arıtman, Gül'ü dini kullanarak alt etmenin Türk halkında ters teptiğini anlamış olmalı. Şu an ise şansını etnik kökenden yana kullanıyor.

Devlet eliyle, Atatürk'ün arkasına sığınılarak habire sınırları genişletilen dayatmalar rol model alınan AKP'li vekiller ve bakanlar üzerinden dini inanç yoluyla dayatılamayınca, benimsenen yaygın mantık işleyiş tarzına göre etnik kökene saldırılması kaçınılmazdı zaten. Halkımız dinine sahip çıktığı gibi etnik kökenine de sahip çıkacaktır. Böylece hayali kurulan, gece gündüz durmadan düşünülen, uykuları kaçıran büyük ideal için önemli adımlar atılmış, darbe için gerekli ortamı oluşturma imkanı elde edilmiş olacaktır. Halkın sahip çıkmayacağı bir darbe ile sıkı yönetim yasalarının darbeden yıllar sonra bile rahatça uygulanabileceği bir ortam yaratılamayacağı çok açıktır. Darbeye sıkı destekçiler bulunabilecek bir ortam, ancak halkın dinine ya da etnik kimliğine saldırıları susturabilen güçlerin sorunlara "el atmasıyla" oluşabilir. Ancak bu şekilde sorun çözücü güçler kurtarıcı gibi algılanabilir. Kurtarıcılık sevdasına kapılmış olanlar da, din konusuda kurtarıcı değil aksine saldırgan konumuna düştüklerinin farkında. Ama etnik kökenle bunu başarabileceklerini de biliyorlar. İlk destekçi grupları çıktı sayılır. Devamı da gelir. Ama şunu unutmamalılar: Tarih onları affetmeyecek. Bugüne kadar kimseye kıyak geçmedi, onlara da geçmeyecek. Ve ben, yaptıklarının tarih tarafından bir bir ortaya çıkarıldığını kendi gözlerimle göremeyecek olsam dahi biliyorum ki benden sonra birileri mutlaka görecek. Tıpkı benim öncekileri gördüğüm gibi.

Not: Bu yazı çürük elmalara ve onların destekçilerine, düşünmekten yoksunlara, ezbercilere, tabu inşaa uzmanlarına, tabu duvarlarına çarpa çarpa kafatası parçalananlara, dinlemesini bilmeyenlere, kitap yalamış cahillere, güç sevdasında olanlara, gösteriş meraklılarına, kuklalara, kopyalara, önyargı sevdalılarına, farkındalığı düşük yuvarlanıp gidenlere, her okuduğunu gerçek sananlara, bir doğru söyleyeni hep doğru söyler sananlara ve benzerlerine adanmıştır. Yani üzerine alınıp alınmamak sana kalmıştır. Yazıyı okuyunca vereceğin tepkiyi bir ölçüm cihazına bağlayarak hangi gruba dahil olduğunu ya da bir gruba dahil olup olmadığını rahatça anlayabilirsin. Yani, ben demedim. Sen anladın.

Özgün İçerik Kodu: EAE5BC4C8CD214F2BD1C825238FEDDA6C67B48BC

18 Aralık 2008 Perşembe

Çemberin Merkezinde

Ateşten bir çember sarmış her yanımı. Ne yana dönsem öfkesini kusuyor üzerime kalabalıklar. Kime elimi uzatsam kiniyle yanıyorum. Kime anlatmak istesem derdimi, kiminle paylaşmak istesem fikrimi ağzından alev saçan ejderhalarla çevriliyor etrafım. Çemberin merkezinde habire ötekileştiriliyorum. İşte böyle bir ahval ve şerait içerisinde, merkezde yanarken kendi halimde; kaleme sarıldım. Yazdım. Hissederek, isteyerek, yazmadan duramadan yazdım. Güçten korkmadan yazdım. Ama insanı kırmaktan korkarak iki kere düşünerek yazdım. Çünkü çok iyi bilirim ki kendini ne kadar yerine koyarsan koy “o” olmadan bilemezsin kimin neler yaşadığını. Kimsenin kırılma noktası olmak istemediğimden iki kere düşündüm de yazdım. Kırılma noktasında yaşayanların acılarına beraber ağlamak, susturulanın kısık sesine çığlık olabilmek için yazdım. Dünya üzerindeki hiçbir güç içimdeki yazma isteğini ve ihtiyacını bastıracak kadar büyük değil. Yanan vicdanımın sesini ancak ve ancak haksızlığa ve adaletsizliğe karşı durup onu durduracak insan susturabilir. Çünkü hiçbir güç çözümden daha güçlü değildir.

Özgün İçerik Kodu:
DF6F8F017657F959A086D645B3E370BB16635E4E

15 Aralık 2008 Pazartesi

Hatırla Sevgili'den Ayrılmak

68 bölümlük yakın tarih gezintisine çıktık Hatırla Sevgili dizisi ve ekibiyle. Zamanında çok söylenip kızmış olsam da merakıma yenilip gecikmeli olarak dizinin ilk bölümünü izlemiştim. Ve daha ilk bölümünü izlemişken sonunu getireceğimi anladım. Yeri geldi bir buçuk saati bulan süresine kızdım, zamanı geldi uzun uzun şarkılı boş sahnelere söylendim, olaysız geçen ve sırf zaman doldurmak için eklenmiş sahneler yüzünden sıkıldım; ama bol bol ağladım, düşündüm, sorguladım ve sonunu getirdiğim her hikaye gibi diziyle aramda duygusal bir bağ oluştu. Bu durum özellikle seri halinde devam eden filmlerde ya da kitaplarda da başıma gelir. Öyle ki hala bazı filmlerden ya da dizilerden bir sahne gördüğümde, bir kitabın bir sayfasını okuduğumda olaylarla ilgili tüm fikirlerim, gördüklerim, okuduklarım başıma üşüşür; sanki ortak anılarımız varmışçasına, hiç başıma gelmeyen şeyler bile olsa, sanki her şeyi ben yaşamışım gibi hüzünlenirim. Bu bakımdan Hatırla Sevgili dizisi de arşivimde ve anı köşemde kendine bir yer edindi. Öyle günler oldu ki bütün gün yalnızca dizinin bölümlerini izledim; bir bölüm biter bitmez uykuya bile aldırış etmeden sonrakine başladım. Hayatımın bir bölümünü tarih, hatıralar, geçmiş ve bol bol gözyaşı eşliğinde beraber geçiriverdik diziyle ve sonuna geldik. Artık bu bağlılıktan sıkılıp bitmesini iple çekmiş olsam bile sonunda kendi ailemden ayrılıyormuş gibi acı çekerek ayrıldım.
Konuşacak, tartışacak çok şey var aslında ama yalnızca bir cümle daha söyleyeceğim:

İlginiz, sabrınız
ve dahası cesaretiniz varsa
sonuna kadar izleyin.

12 Aralık 2008 Cuma

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan

Hatırla Sevgili dizisini ilk çıktığında isminin yarattığı önyargıdan dolayı hiç ciddiye almamıştım. Sonra hatta çok sonra izleme kararı aldığımda bu kadar ilerleyeceğimi de düşünmemiştim.
58. bölümün sonunda, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam sahnesini az önce izlemiş bulunmaktayım. Halen dumanlarım tütmekte. Zaten şimdi ne desem öfke kusuyor olacağım.
Bir Adnan Menderes'in idamını bir Deniz Gezmiş'in idamını izliyor ve sormamam gereken soruları soruyorum yine?
Daha çok okuyup daha çok közlenince gelirim.

11 Aralık 2008 Perşembe

Sen hiç gördün mü lahmacun olmak isteyen bir inek

İstesek böyle denk gelmezdi herhalde. Merkezden bildiri bölümüne duyarlı köşe yazarları hakkında bir cümle yazdığım zamana denk gelmiş Sivilay Abla'nın Taraf Gazetesi'ndeki yazısı. "Kurban olam taşına toprağına" başlıklı yazısında şöyle diyor:
"Kurban Bayramları aramızda ne çok hayvanseverin olduğunu görme fırsatı veren zamanlardır. Kurban kesilmesini barbarlık, canavarlık olarak tanımlayanlar vejetaryen olsalar ciğerimi pardon enginarımı yesinler. Ülkemizde bir avuç vejetaryen var zaten.
Bugünlerde hayvan dostu kesilenlere sormak lazım. Tereyağlı iskender ağaçta mı yetişiyor ya da şiş kebaba malzeme olan hayvanlar intihar mı ediyor. Ben bu güne kadar ‘beni kesin, lahmacun olmak istiyorum’ diye ağlaşan bir inek görmedim. Yaşlılıktan ölen bir koyunun etini kim yemek ister."

Bütün gazetelerde sağlıksız kesim koşulları, denetimlerin yetersizliği, çocuklara kurban sahnelerinin izletilmesi gibi haberlere yer veriliyor; fakat tüm köşeler bir hayvana kıymanın vahşetinden ağlaşan acayip yazarlarla dolu. Halkı aşağılayıp daha popüler konularla yaranmak ve kibre kapılmak varken gerçekçi şeyleri kim, niye tartışsın?
Kimin ne olduğunu, kimin amacının ne olduğunu açıkça görmek için son 6 günün köşe yazılarını bir karıştırın yeterli.

10 Aralık 2008 Çarşamba

Ikınsu Aramıza Dönüyor

Çok kültürlü bir millet olmanın seçme bolluğu içerisindeyken yüzümüze ihtiyaç duyduğumuz boyaları sürüp yeni bir kültür için hazırlandık. Gelin görün ki bu yeni kültürü içselleştiremedik, benimseyemedik, özümseyemedik, eskisiyle hiç birleştiremedik. Haliyle giyindiğimiz yeni kültür Batı’nın kötü bir imitasyonu olarak üzerimizde kalakaldı. Şu an da halen çenelerimizden bizi sıkı sıkı kavrayan bir kuvvetle makyajı akmış yüzümüzü zorla Batı’ya sergiliyoruz. Fakat Batı’yı gördüğümüz söylenemez. Yalnızca kitlelerin kendisinden olmayanı hızla ötekileştirdiği bir dünyada dış görünüşüyle aşağılanmaya mahkum bir fil-adam gibi sergileniyor ve pazarlama malzemesi haline geliyoruz. Tüm bu bölünmüşlük içerisinde hala bir kültür arayışı içerisindeyiz. Öyle ki bu arayış ve sorgulama, herhangi bir konu üzerinde düşünmekten aciz kimseleri bile bir yerde durma çabasına itti.

Önceleri ağzımızdan salyalar akarak tükettiğimiz Batı kültürü artık tıkanma noktasına geldi. Entegrasyon hataları meyvelerini verdi ve artık Batı kültürü Türk toplumunda travmalar yaratmaya başladı. Bu sebepledir ki hayatta sahip olduğu tek şeyle; parayla kültür satın alanlar bile yavaş yavaş günlük hayatlarını, eğlence kültürlerini, varlık sebeplerini bir kalıba sokma ihtiyacı içerisine girdiler. Önceleri kendi eğlence anlayışlarına yönelik Batı tipi eğlence merkezlerine, barlara gitmeyi tercih eden Ikınsu’lar, Batıkan’lar her gün Cadde’ye inmekten sıkıldılar. Paralarını harcarken diğerlerinden farklı bir şeyler yapabilecekleri ortam arayışına girdiler. Bu arayış sonunda tavla-nargile ekseninde pahalı ve karma bir kültür yarattı. Osmanlı motifleri kafelerde yer almaya; modern tasarımlı masalar, sandalyeler yerini taburelere, divanlara terk etmeye başladı. Tophane, nargile kafeleriyle pahalı bir eğlence merkezi haline geldi. Sultanahmet ise caddeci gençliğin beklentilerinin altında kalacak kadar alaturkaydı. Ayrıca çok kültürlülük arasında sığınacak bir liman arayışında, Sultanahmet bu arayış için fazla kültürü kapsıyordu. Batı kültürüne bir cadde boyunca hakim olup onu hızla tüketen gençlik, kültür yozlaşmasına direncin son ayağını oluşturarak kendi Tophane kültürünü yarattı. Bu da zaten “Neden Tophane?” sorusunun müdavimleri tarafından karşılanabilen mantıklı bir cevabı olmamasını açıklamaya yetiyor. Gözlemlerime ve fikrime dayanarak söylüyorum: Tophane çünkü Selinsu kendi kültürünü arıyor; Keremcan özüne dönmek istiyor. Ikınsu haftanın 6 günü Converse giyerken en azından bir günü boynuna ananesinden kalma bir tülbent bağlayıp artık kendi olmak istiyor.
Yani Tolgacan artık aramıza dönüyor.

Bugün tavla ve nargile kültürünü paylaştığımız Ikınsu ile yarın başka değerleri paylaşmayacağımızı kim bilebilir?

Yoksa değişim mi başlıyor?

Özgün İçerik Kodu: 0848ACA60419AC8D17BEDD7AEB666D7D664A4E7B

7 Aralık 2008 Pazar

Bir Dananın Gözünden "Dünya"yı İzlemek

Bekir Coşkun döktürmüş bugün köşesinde. Aslında her yazısında incilerini döküyor ama ben kendisini pek ciddiye almadığım için yazdıklarını çok da umursamıyorum. Fakat bugün çok güldüm.
Bugün dünyaya bir dananın gözüyle bakmış Bekir Coşkun. Kurban Bayramı'na gönderme yapacak, göbeğini kaşıyan adamın göbeğinden bir kıl koparacak ya illa; bugün hayat görüşünü paylaştığı ve yarın kesilecek bir danayı konu almış yazısında. Aklı sıra gönderme yapmış kurban kesmenin gereksizliğine. Bunu da dananın ruh halinin arkasına sığınarak yapmış ki empati yapalım, danaya acıyalım, üzülelim bundan sonra kurban kesmeyelim. Bundan sonra et yemeyelim. Allah'ım biz ne vahşi insanlarız. Biz ne kadar düşüncesiz yaratıklarız. Otlaklarından koparılmış bir danayı pervasızca öğlen yemeklerinde, eş-dost yemeklerinde midemize indiriyoruz, acımadan. Göbeğini kaşımayanlar dahi bir danayı düşüncesizce midesine indiriyor. O kadar açgözlü, görgüsüz, kültürsüz ve haysiyetsiziz ki daha fazla yemek ve kıllı göbek büyütmek için çiftliklerde hayvanlar besliyor sonra onları yiyoruz. Üstelik bunu yalnızca biz yapmıyoruz. Ağzının içine baktığımız AB bile bizim kadar açgözlü ve kültürsüz; çünkü onlar da dana yiyor!
Dünyayı dana perspektifi ile görenler ile birlikte AB kapısında bekleyenler yarın AB'ye dünya haber kanallarında gösterilecek "Dana Kaçtı" haberlerinden utanıyorlar. Bense Türkiye'nin çok okunan ve her yana birlik-beraberlik mesajları saçan gazetelerinden birinde, bir dananın gözünden dünyayı görüyor olmamıza göbeğimi kaşıyarak gülüyorum.
Siz de AB kapısına duygusal ve de hayvansever yazarımızla gidiyor olmaktan utanmıyorsanız lütfen Bekir Coşkun'un Hürriyet gazetesinde yayınlanan 07.12.2008 tarihli yazısını okuyunuz.
Hadi gülümseyin; Avrupa Birliği göbeğinizi izliyor!

Özgün İçerik Kodu: 6141DE64F8A896B7145A94ACF0EB40EC42074897

Faraday'ı Kim Takar?

"Einstein'in Büyük Fikri: E=m.c2" belgeselinde Einstein'dan önce yapılan çalışmalara da yer veriliyor. Bu önceki çalışmaların anlatıldığı kısımda Michael Faraday ile ilgili bir bölüm de mevcut. Belgeseli izlerken çalışmalarının yanında Faraday'ın verdiği toplumsal sınıf mücadelesi de çok ilgimi çekti ve Faraday'ın hayatıyla ilgili araştırma yapmaya karar verdim. Faraday'ın hayatı ve çalışmalarıyla ilgili Türkçe kitap bulamayacağımı zaten biliyordum fakat araştırmalar sonucunda ulaştığım ingilizce kitaplara da Türkiye'den ulaşma imkanımın olmadığını gördüm! Ne yani şimdi Faraday'ın hayatını araştırmak için kitapları gidip yurtdışından mı almam gerekiyor? Buna karşılık Einstein'in hayatıyla ilgili çok sayıda kitaba ulaşmak mümkün. Bu beni çok acı bir gerçekle yüzyüze getirdi. Aslında bir adım bile ilerlememişiz. Ülkemizde çevrilen kitaplar demek ki çok satanlar listesine girenler ve çok satmayan kitapları okuma şansımız hiç yok. Türkiye gibi satın almacı ilerlemiş ülkelerde her türlü teknolojik yeniliğe ulaşma şansınız var. Paranız varsa ön siparişlerle kimsede olmayanı kullanma şansına sahipsiniz. Yoksa da bir kaç ay sabredin, kredi kartına 12 taksit yapılacağı günler de gelecektir. Pazarı geniş çünkü. Ama Faraday'ın hayatını kim merak etsin? Onlar da haklı tabi.
O kitapları getirmek ya da çevirmek isterseniz Faraday'ın hayatını kime pazarlayacaksınız?
Pazarlama malzemesi haline gelecek kadar büyük değilse (Einstein gibi) bilmeyelim Faraday'ın hayatını. Ne çıkar? Kime kaç yazar?
Faraday'ı kim takar?

Özgün İçerik Kodu: 9CD5FC440752863948750CF3C255187DA59F9668

29 Kasım 2008 Cumartesi

Ya Baykal bir de dinci olursa?

Baykal bir açıldı pir açıldı. Etrafındaki çemberin gitgide daraldığını, ne yana dönse burnunu kendisine karşı olan birine çarpınca anlamış olmalı. Baykal'ın çarşaflı bir kadına rozet takması haberiyle ilgili kısa bir yazıyı bloguma koyduğumda düzgün bir resim bulmakta zorlanmıştım. Sonra yine olanlar oldu. Bu haber allandı, pullandı, süslü cümlelerle makyajlandı, paketlendi, pazarlandı, skandal olup gündeme düştü. Onaylayanlar, şiddetle reddedenler, şaşıranlar yine birbirine girdi. Baykal bulunduğu yerlerden çok yükseklere uçtu; dün hayır dediklerine bugün resmen evet diyerek ve hatta taze fikirlerini hararetle savunarak açılımına çok feci sahip çıktı. Zaten biliyorsunuz Baykal bir şeyi benimserse o sevdiği şeyle çok fena bütünleşir. Kendinden bir parça bilir. Bir süre sonra da tamamen mülkiyet haklarını ele geçirir. Fakat Baykal bu kez gökte biraz fazla yükseldi. O kadar yükseldi ki şu an yukarılarda oksijen azlığından kafası bir güzel hallere girdi. Hayata başka bir gözle bakmaya başladı.
Kemikleşmiş düşünceler 30 yıldır bir gıdım erimediyse artık taşlaşmıştır. Seçimlerin yaklaştığını da göz önüne alırsak ben şaşırmıyorum. Sanmam ki Baykal da bu davranışının bu kadar olay yaratacağını düşünmüş olsun. Benim tartışmak istediğim ve tartışılmasını da hala safça ümit ettiğim Baykal'ın açılımı değil toplumun ve CHP'lilerin bu açılım karşısındaki tutumları. Muhafazakar kesim şaşkın. İnanmakla inanmamak arasındaki yolda oldukları yerde çakılı kaldılar. Kabul etmeye gönül yok, itiraz etmeye sebek yok. CHP'li olup da orta noktada buluşabilenler için çok ciddi bir zihniyet değişimi değildi bu. Çünkü bizzat hayatları içerisinde yaşadıkları, çok sık karşılaştıkları sahneler siyaset kisvesi altında başkalaşım geçiriyordu. Kalanlar ise ayılanlar ve bayılanlar olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu açılım ayılanlarda dürtü etkisi yarattı. Bu zamana kadar bu soruna karşı algı, reaksiyon ve hareket mekanizmalarını durdurmuş olanlar biraz irkildiler, ayıldılar ve hemen yeni duruma uyum sağladılar. Olan zaten bayılanlara oldu. Bu arbedede en çok onlar yara aldı, yine canları yandı, ihlal ve iğfal edildiler, sinirlendiler, köpürdüler, fenalıklar geçirip bayıldılar. Dumanları hala buradan görülüyor. Dumanlar Baykal'a da ulaşmış olacak ki oksijen yetmezliğine karbondioksit şoku da eklenince iyice coştu. "Size birisi gelip, 'partinizin ilkelerini benimsiyorum' diyorsa ve kendisi de 'kılık kıyafetimden kaynaklanan bir engel düşünür müyüz?' diye soruyor ise, benim ona 'sen git kıyafetini değiştir, öyle gel' demem ne sosyal demokrasiye sığar, ne CHP'nin insana saygı anlayışına sığar. Ne de laikliğin icabıdır" demeye başladı. Güzel cümleler; ama keşke gerçek olsa. Televizyonda görünce bir an Baykal nihayetinde Erdoğan'ı devirmiş ve AKP'nin başına geçmiş sandım. Bir yanına Kemalizm'i bir yanına dini almış bir Baykal, kürsüde büyüdü de büyüdü. Sonra gördüm ki insanlar Kemalizm kılıfına uydurarak neler neler yapmaya muktedir?! Korktum. İran olmaktan, Malezya olmaktan hatta tarihte bir ilk olmaktan korktum. Televizyonu kapadım. Kaçtım yani. Yeni Baykal'dan biraz da ürktüm tabi.
Allah muhafaza Baykal bir de dinci olursa, vay o zaman halimize!

Özgün İçerik Kodu: 99314854686E73217AEB0EF8C95E799752BD2138

27 Kasım 2008 Perşembe

Beygir Sürücüleri Terbiye Etmek

11T'ye binme şerefine erişebildiğim günlerden biriydi bugün. Bilenler bilir; 11T'nin güzergahında hemen hemen tüm yollarda tek şerit gidişe ayrılmış olduğu için trafik sıkışmaya çok müsaittir. Fakat bugün trafik, sıkışma vs yoktu. Yol alabildiğine açıktı. Ama yine de trafik sıkıştı, birikmeler yaşandı, kornalar, bağırış, çağırış sabah sabah herkesi kendine getirdi. Peki alabildiğine açık bu yolda nasıl trafik türedi? Arabasını motorunun beygir gücüyle değil kendi beygir gücüyle kullanamayan sığır şoförler sayesinde açık yol kapanıverdi birden. Yollar yukarıda da belirttiğim gibi gidiş ve gelişe ayrılmış yalnızca 2 şeritten ibaret olduğu için sığır bir sürücü değilseniz şeridinizde seyreder, sollama yapmaya kalkışmaz ve bütün araçlar dururken 2 araba geçmek için karşı yöne girip aracınızın burnunu araya sokmaya çalışmazsınız. Bugün bazı beygir sürücüler adım başı aracının burnunu karşı şeride soktuğu için bağırışlar, kavgalar, gürültüler yaşandı hatta bir ara otobüsün şoförü camdan beygir servis şoförüyle kavga etti. Hemen o kavga peşinden başka bir sığır hareket halinde olmamıza rağmen üzerimize üzerimize gelip yine araya sıkışmaya çalışırken yolu kilitledi. Şoför yine bağırdı. Sığır sürücü ise "Ne var ya" gibisinden bir el hareketiyle cevap verdi ve işte o an yol boyunca birikmiş bütün sinirlerim sığırlara yöneldi.
Dedim ki kendi kendime "Bu beygirleri toplasak. Bir yere tıksak ve eğitsek trafik sorunun çözer miyiz?" Gönlümden geçen gerçek ise bundan çok uzaktı. İtiraf ediyorum dostlarım: Evet bugün o sığırları gaz odalarına tıkmak, diri diri yakmak, türlü işkencelerden geçirmek istedim. Birkaç kere tahammül edilen bir durum bir patlama noktasında olmayacak çözümlerle çıkabiliyormuş demek ki.
Beni ne hale getirdiniz!
Faşist mi oluyorum ne?!

Özgün İçerik Kodu: D4012E9DCDE4C47111BB1C7BC4F2C26F95EE71F9

26 Kasım 2008 Çarşamba

Duyuru: Kesinti

Tanıyanlar biliyor; bir süre hayatı "stand-by" modunda yaşadım. Neyse ki o günleri de aştım ve hayatım bir düzene girmeye başladı. İşe yeni girdiğim için zamanımı ayarlamakta zorlanıyorum. Bir yandan yeni hayata uyum sağlamak bir yandan da işte işi öğrenmek zamanlama problemi oluşturmaya başladı. Yeterince okuyamadığımdan gördüm ki yazdıklarımdan yetersiz ve hatta kısır kaldı. Yeni hayatıma adapte olup zaman dengelemesi yapana kadar üreticilik konusunda kıtlık çekebilirim. Kim bilir belki de daha güzel projelerle geri dönerim.
Bilginize...

17 Kasım 2008 Pazartesi

Bu Ne Rezalet? Bu Ne Saçmalık?


Vatan Gazetesi'nde Burundi'de zenginlik iksiri yapmak için uzuvlarının kullanıldığı 6 yaşında albino hastası kızın haberinin verildiği "Albino Kızı Vahşice Öldürdüler" başlıklı habere yapılan yorumlar arasında işaretlediğim yorum şaka mı?

16 Kasım 2008 Pazar

Otobüs Yolcu Modelleri

Memur ve emekli çocukları belediye otobüsleriyle genç yaşta tanışırlar ve hayatları şansın bir köşesinden aceleyle dönmezse toplu taşımacılık tanışıklığı babadan oğula, anneden kıza geçerek kalıtsal hale gelir. Bir emekli çocuğu olarak toplu taşıma araçlarının her çeşidiyle tanışma imkanı buldum ve aylık akbil ile dilediğince gezme rahatlığından faydalanmış biri olarak otobüslerde takılı kaldım. Takdir edersiniz ki günde en az altı kez otobüs kullanan birinin bu yolla biriktirilmiş çok sayıda anısı vardır. Sinir katsayısı yüksek bir insan olduğumdan çeşitli cins, renk ve boylarda yolculara mütemadiyen çatar ve söylenirim. Geçtiğimiz günlerden birinde otobüste trafiğe takılmışken bu çok çeşitli yolcuları zihnimde bir araya topladım, grupladım, sınıfladım, böldüm, bölüştürdüm; bazı otobüs yolcu modelleri elde ettim.

1. Saygılı Modeller:
En sık rastlanan yolcu modeli saygılı modellerdir. Bu tip otobüs yolcuları son derece saygılıdır; fakat sadece kendilerine. Hayatları boyunca sıraya girmelerini gerektirecek hiçbir şey olmadığından “sıraya girmek” ne demektir; haberleri bile yoktur. Bu yolcular durağa geldiklerinde bekleyen ve sıraya girmiş bir kalabalık görünce kendileri bu bekleyen salak kalabalıktan üstün olduklarından diğer yolculara çaktırmayacak bir pozisyonda, durağın reklam alınan platformunun dış kısmında bekleyerek arkadaki yolcuların görüş alanından çıkarlar. Bu şekilde itiraz eden olursa “Ben bekliyordum, şuradaydım” deme imkanı bulabilirler. Ayrıca otobüsün kapısı açıldığında itişme karmaşasında araya karışıp otobüse ilk binenlerden olurlar.

2. Çakma Modeller:
Bu modeller otobüse bindikten sonra uygun gördükleri boş bir alanda (orası otobüsün orta yeri bile olsa) ani fren yapmış gibi zınk diye dururlar. Bu noktadan sonra şoförün ya da yolcuların “İlerleyelim” naraları bunları yerinden milim oynatmaya yaramaz. Yanından/arkasından bir yolcu geçmeye çalıştığında başında dikildiği yolcunun üzerine abanarak diğer yolcunun arkasından geçmesine izin verecek kadar boşluk açmaya çalışır. Yanından geçen kişi “Hanımefendi/ beyefendi ilerleyebilir misiniz?” derse “Geçin işte, burası boş buradan geçebilirsiniz herhalde” diyerek hem azarlar hem üste çıkar. Şuursuz çakma modeller ise bu modelin bir alt türüdür. Bunlar otobüse binerken kendi cinslerinden yolcuları ite kaka ilerlerler fakat kendileri de buldukları ilk boş yere çakılırlar.Hem çakmadır hem şuursuzdur; çok tehlikelidir.

3. İtici Modeller:
Bu modeller otobüse binerken zaten aradan havanın bile geçmesine izin vermeyecek kadar yaklaştıkları önlerindeki yolcuyu kapı ağzında iyice ittirerek ön-yolcuyla %100 yüzey teması sağlamaya çalışırlar. Bu şekilde iki çift bacağının arasından bir yolcunun peyda olma ihtimalini sıfırlarlar. “İttirmesenize lütfen” deyince de “Ben ittirmiyorum, arkamdaki ittiriyor” diyecek kadar da pişkindirler.

4. Binici Modeller:
Otobüsün çok kalabalık olması halinde orta ve arka kapılardan yolcu alımı yapılabilir. Fakat bunun için önce o durakta inecek olan yolcular inmelidir. Bu model yolcular, o durakta inecek olan yolcular inmeden aracın fazladan bir kişi dahi alamayacağını asla kabul edemezler ve inmekte olan yolcuların üzerine çullanırlar. İnmeye çalışanlarla çarpışırlar, aşağı inerler sonra tekrar binerler.

5. Salınım Modelleri:
Bu modele ait yolcular arkadan hiç insan gelmiyormuşçasına oturacak 2 boş koltuk dahi olsa sağa sola salınım hareketi yaparak ve normalin çok çok altında bir hızla bir o koltuğa bir bu koltuğa yönelir nereye oturacaklarına bir türlü karar veremezler. Bunlar otobüste popolarına layık bir koltuk buluncaya kadar otobüs girişinde darboğaz oluşur; yolcular yığılır; kapı ağzındaki yolcu elinde akbili ile kalır; bir türlü akbil cihazına ulaşamaz. Salınım tipi yolcu koltuğuna oturunca da set açılmışçasına otobüs içinde yolcu akımı yeniden başlar.

6. Temas Modelleri:
En sevdiğimi sona sakladım. Bu model yolcuların çocukluklarında hatırlamak istemedikleri, ruhlarının derinliklerinde gömülü temas sorunu vardır. Temas tipi yolcuların bir başka canlıyla ya da canlıya ait bir eşyayla teması kesinlikle yasaklanmıştır. Otobüs tıka basa doluyken; insanlar biran önce eve gidebilmek için konserve kutusu içine doluşup trafikte dur-kalklar, ani frenler eşliğinde ayakta durma çabası verirlerken pek kıymetli poposunu koltuklardan birine yerleştirmiş temas tipi yolcu ayakta duranların gölgesinden bile rahatsız olur. Rahatsızlığını sık ve sert bakışlarla dile getirir. Ayaktaki yolcunun montu yüzüne gölge yapar, sinirlenir; çantası sallanır, sinirlenir; ayakkabısı kendi ayakkabısının ucuna değer, krize girer; ayaktakinin bacağı dizine sürtünür, şok geçirir; kolu önünden, yanından başının üstünden geçer, delirir. Kafasına vurup takıldığı yerden ilerletiniz zira ya otobüste olduğunu unutmuştur ya da cam fanusunu evde unutmuştur.

Hayatta en büyük ve uzun süreli teması kötekle olmalıdır. Gördüğünüz yerde itinayla terbiye ediniz.
Temas etmekten asla çekinmeyiniz.
İyi yolculuklar dileriz.


Özgün İçerik Kodu: E1F4EC9DDA915CA9AAE0626C3038C3AD4D088F2C

13 Kasım 2008 Perşembe

Kumanda Üzerinden İdare

İngiltere’nin büyük gazetelerinden Daily Telegraph Amerika'nın yeni başkanı Obama hakkında çok büyük ve önemli bir şey keşfetmiş. İlgili haber şöyle diyor:

“Sonuçların kendisi için hayati önemde olmasına rağmen, televizyonun uzaktan kumandası Obama değil Michelle’de duruyor. Telegraph, bu ayrıntıyla ilgili “Uzaktan kumandanın sahibi geleneksel olarak evin erkeğidir. Evin doğal olarak lideri erkek kabul edilir ve ailenin eğlencesi de ondan sorulur. Obama dünyanın lideri olarak seçilmesine rağmen anladığımız kadarıyla ailesinde Michelle’in borusu ötüyor” dedi. Telegraph’ın bu haberinden sonra da Amerikan internet sitelerinde “Obama kılıbık mı” tartışması başladı. Forumlarda ve bloglarda, “Kılıbık başkana nükleer silahlar teslim edilir mi? İran’a saldırmadan önce Michelle’den izin mi alacak” yorumları yapıldı" (13.11.2008, Vatan Gazetesi)

Tartışma da haber de Avrupa ve Amerika üzerinde iğreti duruyor farkındaysanız. İstemeden yapılmış bir yorum zorla yazılmış bir haber izlenimi veriyor zira Türkiye’de bile “Kumanda? Ne alaka?” sorusunu sordurtabildi. Gördük ki dünyada da kadın ve erkeklerin hak eşitliliği konusunda sıkıntılar var. Dünya genelinde yapılan bir araştırma sonucunda araştırmaya katılanların %57'sinin birini işe alırken dış görünüşe dikkat ettiği ortaya çıkmış. Özellikle kadınlar için bu işin ucu nerelere varıyor hepimiz biliyoruz. Yani geleneksel ataerkil toplum yerini farklı coğrafyalarda başka şeylere bıraksa da hala “kabullenememek durumu” söz konusu. Kadının aşağılanması günümüzde “kadın kısmı çalışmaz, 3 eş” boyutundan "kadının her yerde pazarlama aracı olarak kullanılması" boyutuna sıçramıştır. Bu bakımdan yol aldık mı; tartışılır.

Çok sevilen ve görülmemiş biçimde dünyaca coşkuyla karşılanan bir başkan karşısında atıp tutmayı yadırgamıyoruz artık. Daha önemsiz durumlarda daha önemsiz liderlere kadın üzerinden saldırı alışık olduğumuz şeyler. Fakat haberi okurken aklıma bazı sorular geldi:

1. Kılıbık olmayan bir adet Bush’un eline ülke teslim ettiniz. Burnunuzdan getirip "Keşke kılıbık olsaydı" dedirtmedi mi?

2. Seçilen başkan kadın olsaydı kumandanın kimin elinde olması gerekiyordu?

Lütfen

Bir zahmet,

Halt yiyip öyle geliniz.

Özgün İçerik Kodu: 1A858BDAE002C9BBA7C1D568E77FB4D497D05317

Masumiyet Müzesi: Bir Aşk Romanı

Mutlu Tönbekici’nin Orhan Pamuk’un son romanı “Masumiyet Müzesi”ni anlatan yazısını okuduktan sonra kendimle yaptığım hesaplaşmalar sonucu Mutlu’nun önerilerine yenik düştüm ve gidip kitabı aldım. Bu satırları yazmaya başlamadan az önce de “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” cümlesiyle sona eren romanı bitirdim. Daha iddialı bulduğum için resim olarak bu yazıya kitabın afişini koydum ve başlamak istediğim yer de burası. İlk izlenim olarak kitabın kapak tasarımını beğenmemiştim. Daha sonra roman sırasında dönüp dönüp kapağa baktıkça bu fikrim daha da kuvvetlendi. Afişi ise roman bittikten sonra gördüm. Yani afişte yazılı olan “Yalnız aşk değil, evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkındaki düşüncelerinizi de derinden etkileyecek bir roman…” cümlesini okumamıştım ve romanı okurken bu cümlenin etkisinde değildim. Okuduktan sonra ise bu cümlede sayılı hiçbir kavrama ait düşüncelerim değişmedi. Aksine kitabın mesajlarına çoğu yerde karşıt duran fikirlerim güçlendi. Bu durum Pamuk’un fikirleri ve mesajları yetersiz anlatışından değil; anlatılanların çok kişisel olmasından kaynaklanıyor.

Romanın kurgusunu oldukça beğendim. Kitapta anlatılan müzenin açılmasını da merakla bekliyorum. Pamuk’un, cümlelerin arasına açtığı parantezlerle “o dönemde böyleydi” şeklindeki açıklamalarını, olayların dönemi ve özelliklerini anlatmak açısından yetersiz buldum. Orhan Pamuk 70’li yılların ruhunu işlemeye çalışsa da yazarın bu konuda pek başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Özellikle siyasi olayların kişiler, olaylar ve afişte belirttiği kavramlar üzerindeki etkilerine neredeyse hiç yer verilmemişti. Fakat toplumsal açıdan doyurucuydu. Özellikle kahramanların içinden seçildiği kesimin yani toplumun yeni Batılılaşan kesiminin 70’li yıllardaki haline, davranış biçimlerine romanda genişçe yer verilmişti.

Aşk Romanı

Orhan Pamuk kitabı hakkında şu yorumda bulunmuş:

“Masumiyet Müzesi bir aşk romanı. Tıpkı Kar’ın siyasete, Benim Adım Kırmızı’nın resme odaklandığı gibi, bu roman da aşka odaklanıyor.”

Yazarın söylediklerini ve afişin mesajını dikkate alırsak kitabı yalnızca bir aşk romanı olarak değerlendirmemiz gerekir. Peki bu kitap bir aşk romanı olarak nasıl? Bence kuru kuruya bir aşk romanı olmuş. İçinde aşk geçen ya da tamamen aşkı anlatan okuduğum romanlar/hikayeler içerisinde bu kadar ruhsuz bir kitaba daha rastlamadım. Kitap sanki bir aşk romanı değil de bol sayfalı bir makine bakım kılavuzu gibi. Sıkıcılık ya da uzunluktan bahsetmiyorum. Roman merkezine “aşk”ı alıyorken ve aşk kelimesi bu kadar duygu yüklü iken aşkı anlatan bir romanın bu kadar ruhsuz olmasını garipsedim. Öyle ki Mutlu Tönbekici’nin, Masumiyet Müzesi hakkındaki yorumları ve romanın aşk konusunda kendisinde yaptığı çağrışımları anlattığı -etkisiyle benim kitabı almama vesile olan-yazısı bile kitabın kendisinden daha ruhlu ve aşk doluydu.

Sonuç olarak kitabı okuduğuma pişman değilim; ama beklentilerimi de karşılamadı.

Siz okumalı mısınız?

Bilmiyorum. Ona da artık, yukarıda yazdıklarımı göz önüne alarak, siz karar verin.

Özgün İçerik Kodu: 550C76C29C0C990F9467C69DC6ACFEA09ED0AB34


10 Kasım 2008 Pazartesi

Kopyala Yapıştır Siyaseti

Zıtlıklar aleminde takiyeci tezatlıklara rastlamadağımız gün geçmeye görsün sevgili okumayanlarım. Yandaki gördüğünüz resim çok sevdiğim gazetem; favorim, okumaktan kendimi alamadığım basın organım "Çarşaflı Kadına CHP Rozet"i başlıklı haberinde şöyle diyor:
"Eyüp'ten 5 AK Partili Belediye Meclis Üyesi ile 2 AK Parti Eyüp İlçe Yönetim Kurulu Üyesinin yakınları ve çevreleriyle birlikte CHP'ye geçtiğini belirten Baykal, geçen seçimde AK Partili olan 3 bin 500 Erzurum kökenli Eyüp seçmeninin, Türkiye'ye sahip çıkmak adına CHP'ye katıldığını ifade etti.
Baykal, konuşmasının ardından çarşaflı bir kadının da aralarında bulunduğu yeni partililerin yakasına CHP rozetini kendi elleriyle taktı."
(10 Kasım 2008, Vatan gazetesi internet sitesi)*


22 Temmuz seçimlerinden önce otobüslerin üzerine - genç olmamasına özellikle dikkat ederek - yerleştirdiğin başörtülü teyze yetmedi bir de başörtüsü dağıttın. Karşılığını alamadın; biz de üzüldük, kahrolduk. Emeklerin boşa gitti diye. Karşı davranışları seçimlerden sonralara yerleştirdiğini göz önüne alarak seçim çalışmalarının başladığı şu dönemde sormak lazım:
Sayın Baykal şimdi aklından neler geçiyor?
Tutmadı, yemedi, olmadı.. Çuval çuval kömür, poşet poşet erzak dağıtsan da sende bu yöntem tut-ma-ya-cak.
Artık yeni bir şeylerle gel ne olur!
"Bırak artık şu işi" de diyemiyorum. Anladık ki son nefesini orada vermeye yeminlisin.
Taş olsan üstünde durduğun toprağa iz bırakırsın.
Takiye yapıcaksan bari onu kopyalayıp yapıştırma.
Vallahi tükendim!


Özgün İçerik Kodu: E93E4205F184674C94B05A4DF9082D752A6FE66B

7 Kasım 2008 Cuma

Mustafa, Toplum ve Tabular

Tartışmalarla, ağır eleştirilerle gündemde yer tutan Mustafa filmine (belgeseline) geçtiğimiz günlerde gitme şansını yakaladım. Bu filmde Can Dündar belgesellerinde  alışık olduğumuz tipik duygusal sahnelere ve gözyaşlarına şahit olmadım. Karşılaştığım bu üslup farkına şaşırdığımı söylemeliyim. Olumsuz eleştirileri okumuş olmama rağmen filme mümkün olduğunca tarafsız yaklaşmaya çalıştım.
Filmde kesinlikle yönlendirme, taraf tutma, çarpıtma sezmedim. Aksine; olaylara ve konulara tarafsız bir yaklaşımla ve düşündürücü bir etkiyle karşılaştım. Film boyunca düşünmekten kendimi alamadım. Olaylar ve belgeler, belgeselde çift taraflı düşünme; sorgulama; çapraz yargılama imkanı sağlayacak kadar eşit yaklaşımlı sunulmuştu. Bu belgeseli tabuların yıkılması ve sorunların çözümüne katkı sağlaması bakımından son derece faydalı, farklı ve değiştirici buluyorum. 
Değişime, gelişime direnenlerin çıplak kalma korkusu yüzünden bu filme bu kadar haksız eleştirilerle yaklaşmalarını anlamak çok güç değil. Ama kemalizmi din haline getirmiş ve bu dini yasalarla koruduğunu sananlar bilmeliler ki Atatürk'e en çok zararı kendileri veriyor. Kör savunucular görmeliler ki peşlerinden gittikleri sözde kemalist liderler Atatürk'ü ve kendilerini kullanıyor. Tabi ki bazı şeyler kimilerinin işine gelmeyecek, bazıları korkacak, bazıları kaygılanacak. Atatürk'ü kullanan, kemalizm arkasına sığınıp gerçek Atatürk dostlarını da peşlerinden sürükleyen içten pazarlıklı, fırsatçı kişilere açıklama yapmaya gerek yok aslında. Çünkü onlar da yaşanan durumun farkındalar ve bu ortam büyük oranda onlar tarafından oluşturuluyor. Sorgulamanın, hakaret etmeksizin soru sormanın kişinin değerini kaybettirmeyeceğini aksine daha faydalı olacağını; ölümünden 70 yıl sonra bile yaptıklarını, yapacaklarını, yapabileceklerini tartışmakla dahi ne kadar yol alınabileceğini bildikleri için direniyorlar gelişime. Çünkü çözmek bir yana sorun üretmek onların asıl işi. 
Bu ortamda seslenilecek ve konuşulacak kesim; bu tip insanlara inanıp Atatürk sevgilerinin, inançlarının ve kendilerinin kullanılmalarına izin veren Atatürk ve Cumhuriyet sevenleridir. Ördüğünüz duvarlarla, üzerinde düşünmekten kaçındığınız ve başkalarının düşünmesi halinde hainlikle suçladığınız tabularınızla Atatürk'e, onun yaptıklarına, bu ülkeye ne kadar zarar verdiğinizin bir farkına varabilseniz. Üzgünüm bilmelisiniz ki bugün Atatürk'ün içki içiyor olmasından anlamsız sonuçlara varan kesimi siz yarattınız. Peşinden sürüklendiğiniz çıkarcılar değil; bizzat siz yarattınız. Siz düşünmeye bu kadar direnirken başkalarından düşünmesini nasıl beklersiniz? Siz tabularınızı başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışırken başkalarından sizin tabularınızı sevmelerini nasıl beklersiniz?

Kendinizle yüzleşmenizin vakti çoktan geldi. Yarattığınız bu toplumla, gerçek olmaktan uzak hatasız lider anlayışınızla, sürekli toslayıp durduğunuz duvarlarınızla mutlu olabildiniz mi? Parçası olduğunuz bu bölünmüşlükler ülkesinde sınır bekçiliği yapmakla sorun çözebildiniz mi? Bu ülkeyi düşünmeyen, sorgulamayan, kabul eden ve 85 yıldır bir ezberi anlamını bile düşünmeden tekrarlayan yönteminizle daha yaşanılır bir hale getirebildiniz mi? Bahanelerle doldurduğunuz savunmalarınızı yüksek sesle okuyarak gerçekleri değiştiremediğinizi; yobaz dediğiniz kesimden hiçbir farkınızın kalmadığını hala göremediniz mi?

O zaman hepimize geçmiş olsun.

Özgün İçerik Kodu: DC5CB167A3A92F8313B3CC34363410AADFAB7CDD

30 Ekim 2008 Perşembe

Siyaset Ahlakı

Zamanında az çektirmedi, az zarar vermedi ülkeye. Koltuğu bırakması da çok güç oldu. Giderayak yapacağını yaptı; öyle ayrıldı aramızdan. Pek çok düşüncede anlaşamasak da Ecevit'e ait belki de bir tek şeyi özlüyorum:
Siyaset Ahlakı.

Her geçen gün, gazetelerde yer bulan her haber, bu çarpılmış düzenin çarklarını döndüren her kuvvet.. Akıp giden zaman bu özlemi o kadar uzaklaştırıyor ki sonunda bir gün hatırlanmayacak hale gelecek.
Gelen gideni aratıyor ne yazık ki..

Hala kızgınlığım geçmemiş olsa bile yaptıklarına
Sayın Ecevit, 
Siyaset ahlakın karşısında bir kez daha eğiliyorum.

Bu da anlamasını bilene..

Özgün İçerik Kodu: 14A6AD74C210AEE2AE46B0B66A1FB8F57FE20050

23 Ekim 2008 Perşembe

İtirazım Var Hakim Bey!

Vatan Gazetesi'nde "Hakimin alkış alan cümlesi" başlıklı bir habere rastladım. Şöyle diyor haber metninde:
"Ergenekon davasında usul tartışmaları yapılırken Kemal Kerinçsiz’in avukatı, avukatların baskı altında olduğunu, telefonlarının dinlediğini, e-postalarının izlendiğin belirterek, “Mahkeme avukatlarının görevini sağlayacak önlemleri almalı” talebinde bulundu. Bunun üzerine Mahkeme Başkanı Şengün “Hâkimin dinlenmediğini kim iddia edebilir” yanıtını verdi. Şengün’ün bu yanıtı salonda büyük alkış kopmasına neden oldu."*

İnsanın izlenmesinin, özellikle de izlenme koşullarının bu kadar keyfi olmasının savunulacak bir tarafı yok tabii ki. Bu konu ayrı bir yazıda incelenebilir. Peki o zaman ben bu yazıyı niye yazıyorum? Haberden çıkarmamız gereken sonuç ne?

Kendinizi dünyanın merkezinde sanmayın. 
Her yapılanı kişisel algılamayın. 
Herkes el birliği içinde size karşıymış gibi algılıyorsanız anlayın ki ya suçlusunuz ya da kendinizi iyi ifade edemediniz. 
Duygusal davranıp çocuklar gibi trip atmaktan vazgeçin.

Dünyanın merkezinden bildiri:
Tek değilsin. Artık büyü ve başkalarına saygı duymayı öğren.


*http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Hakim_sozu_alkis_aldi_205132_1&tarih=23.10.2008&Newsid=205132&Categoryid=1

Özgün İçerik Kodu: EB1FBC2AF58DF6FCEF8911B39439863DE53238AD

21 Ekim 2008 Salı

Çekip Gitmek

Herkesin aklına geliyordur arada bir çekip gitmek. Gitmek ama nereye kadar? Gitmek ama nasıl? Gitmek ama ne zaman?
En çok sevdiklerin yani gitmenin ve ayrılmanın en çok acı vereceği, onlarsız olamaz dediklerin bir yanda durur düşündükçe. Düşünürsün ki onlar olmadan ve geçmişi silemedikten sonra aklından; hayatın yenisi de iyisi de anlamsızlaşır. O zaman istersin ki işte sevdiklerim kalsın yanımda. Evimi, işimi, okulumu, hayatımı, hayatımdaki şu aynı ve riyakar yüzleri değiştireyim. Hiç tanımadığım insanların olduğu bir hayata başlayayım. Her şeye yeniden, her ilişkiye ve her arkadaşlığa yeniden başlayayım. Ama geçmişimi de unutmayayım. Acısı kalsın ki işlediği yerde, tecrübesi kalsın ki geriye yeni bir hayata başlamanın  verdiği hafifliğin bir anlamı olsun. Sıkıştığın yerden, boğulduğun, yok olduğun yerden uzaklaşmanın, ardında iz bırakmadan yok olmanın hafifliğini hissedebilesin ruhunda.

Şeytan zaman zaman bırak ve git der. Yaşadığın şehirden ne kadar uzaklaştığın önemli değildir. Sadece bu gidişe bir dur demek. Bu kontrolsüz koşuya son vermek için. Hayatını tekrar kendi ellerine almak için gitmek istersin. Sadece yenilemek istersin. Yeni bir sayfa açmak. 
Ve yazmak istemediklerini yazmak zorunda kalmadığın bir hikaye düşlersin. 
"Bu kez" dersin, "başarırsam bir daha asla istemediğim şeyleri yazmayacağım." 

Ama ne yeni bir sayfa açabilirsin
ne de kendi hikayeni yazabilirsin...
Geriye dönüp baktığında 
aynı satırların arasında sıkışmış aynı kişiyi görürsün yalnızca..

Özgün İçerik Kodu: 9995248775F0E5AB7987BEA09CAB227FC4BBA1BF

20 Ekim 2008 Pazartesi

Bu dünya da mı sizin değil?

Söyleyeceklerim var. Belki de susmam gereken. İsyanım var ama bildiğiniz isyanlardan değil. Acım var ama tattıklarınızdan değil. 

Beyhude değil ya çaba-larım. Kendimi anlatmak için çabalarım. 

Söylediğim her söz yansıyorsa aynanızdan ve yine beni yakıyorsa ateşi. 

Yoksa kelamımız da mı aynı değil? Kendimi kelimelerin, kafiyelerin melodisi arasında kaybettiğim, cümlelerimin altında ezildiğim bu dünya. 

Bu dünya da mı sizin değil?


Özgün İçerik Kodu: 80B0F005F61AB257A943F95DD9D4D898EF91EDE7

18 Ekim 2008 Cumartesi

Parayla Satın Alınamayanların Dünyası

Takma kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini süzen sevgilisine bakıp “Paranın satın alamayacağı şeyler de var Nalan” diyen erkeklerle bu gerçeği geç de olsa idrak eden kadınların başrollerini paylaştığı eski Türk filmleri vardı bir zamanlar. 60-70 kuşağı net biçimde, 80-90 kuşağı gülümseyerek hatırlar bu filmleri. O zamandan bu zamana Türk filmlerinin gösterdiği değişimden aşağı kalmayarak parayla satın alınamayanlar listesi de biraz değişim gösterdi haliyle. Eskiden para zamanı satın alamazdı; fakat şimdi, önemini korumakla birlikte, paranın açtığı pratik yollar zamanı satın alıyor ne yazık ki. Eskiden para sevgiyi de satın alamazdı mesela. Boğulduğumuz bu bulantılar dünyasında, gerçek sevgiyi olmasa da sevgiliyi gayet güzel satın alabiliyor para. Paramız yokken yanımıza kar kalan pek çok değerin önemini yitirdiğini ve parası olanlar için bizi biz yapan değerlerimizin tüketilebilir ürünler haline geldiğini izliyoruz acıyla. Ama hiçbir özelliğin ve hiçbir servetin yerini alamayacağı değerlerimiz var hala yanımızda.

Sen okuyucu; ne kadar güzel/yakışıklı olursan ol, ne kadar paran olursa olsun cebinde, sınıfın ve sıfatın nerede ve nasıl anılırsa anılsın, en lüks yerlerde jet sosyetelerde göstersen bile adını, okuyup bitirmiş olsan bile bütün okulları, kültürlü ailenin kültürlü çocuğu kıyafetini bile giyiyor olsan üstüne nereden geldiğin fark etmez; eğer yetişmediysen alçakgönüllülüğün, insaniyetin, düşünmenin ve üretmenin tarlalarında; öğrenmeyi ve acıyı tadarak büyümeyi yaşayacak kadar sahip çıkmadıysan hayata, görüntülerden ibaret şekilci bir hayatın döngüsünde kaybolmuş basit bir soluk kutususun. Vücudunun boş yere yer kapladığı bu salak dünyada. Ve bundandır bütün kavgan, hırçınlığın. Senin kavgan benimle değil kendinle ey okuyucu! Bilirim ki söylenenden üzerine alınman gerekenleri seçecek kadar kurnazlık kazandın bu yollarda! Ardına saklanmaya çalıştığın maske düşeli ne sular aktı köprülerin altından bir bilsen.Artık ikimiz de biliyoruz maskenin ardında sahip olamadıklarını…

Koş demiyorum sana; yetiş demiyorum. Yüzleş ve itiraf et hiç demiyorum.

Hayatında bir kez olsun bir şeyi öğren, bir şeyi bil, bir şeyi kabul et diyorum sadece.

Yerini bil

yeter…

Özgün İçerik Kodu: ED6C655159A345D89633311F3A678A948AA67C6A

17 Ekim 2008 Cuma

Vatan'ı Susturmayın..Söylemesi Gerekenler Var!

Aynı cümlelerin farklı biçimlerde ifade edilişlerinden oluşan haberlerine, birbiriyle alakasız haber resmi, haber başlığı ve haber içeriğiyle dolu sayfalarına alıştığımız Vatan Gazetesi’nin internet sitesine erişim hukuk dışı bir kararla geçtiğimiz günlerde engellendi biliyorsunuz ki. Elbette “internetime dokunma” kapsamında vatan gazetesine yapılan çirkin ve kınanması gereken bir davranış. Ayrıca sorgulanması da gerekir. Bunları bir yana koyup asıl meselemize gelelim. Vatan Gazetesi’nin  yayın müdürü gazete adına bir yazı yayınlamış bugün. Yazıda kapatılmasına tepki göstermeyen medya kuruluşlarına şöyle diyor:

CNNTürk ve Radikal, gazetevatan.com'un kapatılma haberini okurlarına duyururken "Türkiye'de internet haberciliğinin başındaki büyük tehlikeye" vurgu yaparak yayıncılık sorumluluklarını yerine getirdiler. 

Destekleri için hem okurlarımıza hem de meslektaşlarımıza bir kere daha teşekkür ediyoruz.

Ancak bu vesileyle anlam veremediğimiz bir durumu da okurlarımızla paylaşmadan edemeyeceğiz. Bazı rakip haber siteleri ne yazık ki bu haberi hiç görmedi.

Ülkemizde internet yayıncılığı alanındaki hukuksal altyapı eksikliklerden kaynaklanan bu sansür, bugün bize yarın sizedir.”*

Haklı mı? Evet haklı. Ama insan merak ediyor; Taraf gazetesi her gün başkalarının bulup da yayınlamaya cesaret edemediği belgeleri haber yaparken ve sürekli sert eleştirilerle, bildirilerle, açıklamalarla püskürtülmeye çalışılırken sizin gazeteciliğiniz nerdeydi? Sizin basın özgürlüğünüz kime takılmıştı? İşinize geldiği gibi yayınladığınız haberleri, atladığınız belgeleri en azından ben unutmadım. Bu yüzden de bugün başınıza gelen için size sizin sözünüzle cevap veriyorum:

“Dün onlaraydı, bugün size…”

Belki bundan sonra konuşmanız gereken yerlerde susmazsınız.

*http://www9.vatanim.com.tr/haberdetay.asp?detay=Bir_internet_yayincisi_bu_haberi_nasil_gormez_204046_1&tarih=17.10.2008&Newsid=204046&Categoryid=1

Özgün İçerik Kodu: BB76E18F5EAA2CDDB8B6446B8609E76426686664

15 Ekim 2008 Çarşamba

Dikkat: Bu Yazı Umutsuzluk Öğeleri İçerir!

Bu ülke her geçen gün yaşanılır bir yer olmaktan bir adım daha uzaklaşıyor sevgili okumayanlarım. Krizlerinden, ekonomisinden, bozuk siyasi ilişkilerinden tutun da işsizliğine kadar her kalemde insanları yıldıran taarruzlara maruz kalıyoruz. Her geçen gün geleceğe dair umutlar da daha fazla yerini sıkıcı bekleyişlere terk ediyor. Vatandaşın elkitabı; okuma, adam olma, çal, çırp, dolandır, itaat et, düşünme; öyle yaşa diyor. İçimizdeki insan, birilerinin bir türlü olmayı beceremediği 21. yüzyıl insanı , o Avrupalı(!) ille de dürüst ol diyor. İlle de salak ol. Ve fakat biri sizi ısrarla iterken, tüm iyi niyetinizi ve yardımınızı sunmanıza rağmen illa ki sizi ezmeye çalışırken bağlılık olur mu? Sadakat iyi, hoş ama nereye kadar? Sizi sevmeyeni sever misiniz? Sizi istemeyeni ister misiniz? Sabır da bir yere kadar. Hoşgörü de. 

Dört köşesinden çekip çekip yediniz güzelim memleketi. Tehlike kapıda. Aklınızı başınıza alın desem de boşa gidecek. Buralarda pek ümit kalmadı. Sizde varsa kullanın sonuna kadar. Ama o da bitecek haberiniz ola. Her şeyi ve herkesi tükettiğinizde; bakalım hükmedecek kiminiz kalacak ayaklarınızın altında.

Özgün İçerik Kodu: 952DB019D32F98CEF8D2E9CB33E44E86736552C0

10 Ekim 2008 Cuma

Tabularıma İtaat Et!

Tahammülsüzüz. Milletçe illet bir hastalığın pençesinde kıvranıyoruz. Farklı olana tahammül edemiyoruz. Tabularımızı bırakın yıkmayı onlara laf edilmesine, tabularımızın üzerinde başkasının düşünmesine dahi katlanamıyoruz. Bu hastalığa yakalanma aşamasında uyanmış şanslı azınlıktan biriyim neyse ki. Bazı tabular var ki toplumca benimsenmenin yanında hakaret kapsamında sus-pus-otur dayatması yapıyor yukarılarda bir yerlerden. Osmanlı Cumhuriyeti filminin başındaki Atatürk’ün ölüm sahnesi için Toktamış Ateş “münasebetsiz sahne” deyivermiş. Bu satırları yazarken Toktamış Ateş’in adını Google’a yazmak suretiyle geçmişine bakmıyorum. Önyargı oluşmasın bende diye. Belki de çok iyi, pek akademisyen bir şahs-ı muhteremdir kendileri fakat ilgilenmiyorum. Sahnede hakaret yok, aşağılama yok. Sadece “ya öyle olsaydı: O zaman ne olurdu?” sorgulaması içeren bir filme dahi tahammül edemiyor. Toktamış Ateş yalnız değil elbet. Haberin altındaki yorumlar da hoşgörüsüzlüğün sınırlarını açıkça ortaya koyuyor. Ölmüşüz, toprağın altına da girmişiz haberimiz yok. Nedir yani bu ketumluk? Zaten bir adım ilerleyemeden 301 kere 301 engeline takılıyoruz. Düşünmeyelim, hiçbir şey yapmayalım, sorgulamayalım; beyinleri isterseniz buzdolabına koyup saklayalım? Tabuları sorgulamayalım da düşünmesek de olur değil mi? Nasılsa profesör olmak için tabulara itaat etmek yeterli.

Gani Müjde de – tebrik ediyorum kendisini – sahneyi asla kesmeyeceğini söylemiş ve şöyle demiş:

Bunun yanlış yorumlanacağını hiç sanmıyorum. Çünkü biz sonrasında değişen tarihi sorguluyoruz, dalga geçmiyoruz. Bu sahne aslında bir dramın başlangıcı. Kimse benim ne denli Atatürkçü olduğumu sorgulayamaz.” Destek çıkıyorum. Biz mi safız sizin mi içiniz fesat? Filmin fragmanını aylar önce izlediğimde “Ya o olmasaydı” dendiğinde düşünmüştüm ki etkileyici bir giriş olmuş. Kıymet bilin der gibi. Bizde bu çağrışımı yapan, hakaretin yanından geçmeyen bir konu neden sizin tabularınızı delik deşik ediyor? Anlamaya çalışıyoruz ama biri de çıkıp söylese ya nasıl olacak. Hep size saygı. Hep sizin tabulara itaat. Buluttan nem kapmayasınız diye konuşmamak gerek. Nasıl yaşayacağız sizinle bir arada? Biz size tahammül edebiliyoruz ama siz tabularının gölgesinde yaşayanlar kendinize bile tahammül edemiyorken kendinizden başka biriyle aynı ortamı, aynı şehri, aynı ülkeyi nasıl paylaşabilirsiniz? Nasıl bir dünya hayal ediyorsunuz bu şekilde? Nasıl yaşanılası bir ülke var düşüncelerinizde? Çok soru oldu değil mi? Ben de öyle tahmin etmiştim. Başka sorum yok hakim bey. Dava, düşünme zahmeti gösterdiğiniz başka bir tarihe ertelenmiştir.

Özgün İçerik Kodu: AEE9CC291ECFF442138A1E0944CACC7A88E9E406